MHP ve CHP yi kendi haline bırakın '14.09.2009

Hükümet, daha ortada somut bir paket yokken, kategorik olarak bu açılıma karşı çıkan, bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmayan yıkıcı muhalefeti kendi haline bırakmalı; seviyeyi düşürmeden, yapıcı bir üslupla yoluna devam etmeli. 

Kürt sorununun esas itibariyle ne olduğu konusunda çok şey söylenebilir kuşkusuz; ancak meselenin farklı boyutlarını göz ardı etmeden, tek cümlede özetlemek gerekse, Kürt sorunu, biri iç biri de dış bağlantılı iki şeyin aracı olarak kullanılmış bir sorundur. Dış ayağı itibariyle Kürt sorunu onlarca yıldır dışarıda Türkiye'yi bölge dışı büyük güçlerin mutlak kontrolü altında yaşayan, bağımsız bir dış politika geliştirmeye cesaret edemeyen, iç barışını tesis edememiş, istikrarsızlık sorunuyla boğuşan, yoksul bir üçüncü dünya ülkesi olarak tutmanın bir aracıdır. İçerde ise aynı sorun askeri vesayet rejiminin devamının garanti edilmesi ve demokratikleşmenin engellenmesinin aracı olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'nin gerek iç barışının tesis edilebilmesi ve gerekse dış politikada kendi yörüngesini bulabilmesi için Kürt sorununun çözümü elzemdir, ertelenemez bir sorundur. Sorunun barışçı yollardan çözümü hem anaların gözyaşını ve yüreklerimizin acısını dindirecek, hem de Türkiye'yi uluslar arası alanda daha güçlü, daha saygın, daha gelişmiş bir ülke haline getirecektir.  

Ezbere muhalefet  

Hükümet, CHP ve MHP gibi -daha ortada somut bir paket yokken, daha yolun başındayken, hiçbir ayrıntı görmeden- kategorik olarak bu açılıma karşı çıkan, diyalog çağrılarına kapıları kapatan, polemikten ve bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmayan yıkıcı muhalefeti kendi haline bırakmalı; seviyeyi düşürmeden, yapıcı bir üslupla yoluna devam etmelidir. Daha iyi niyetli sayılabilecek başka bir itiraz cephesinin iki noktada endişeli olduğu anlaşılmaktadır: “Kürt sorununu çözelim derken bir de Türk sorunu çıkarmayalım; bu mesele bizi aşar, kendi başımıza altından kalkılacak bir mesele değildir.” Bu endişelerin biraz abartılı ve yersiz endişeler olduğunu söylemek mümkündür. Her şeyden önce Kürt sorununu çözmek “sıfır” toplamlı bir oyun değildir; Kürtlerin mağduriyetinin giderilmesi, bazı demokratik hak ve özgürlüklerinin tanınması Türklerin hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını gerektirmemektedir. Dolayısıyla bu süreçte bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybı değildir; bir tarafın kârı diğer tarafın zararı değildir; bir tarafın artısı diğer tarafın eksisi değildir. Başka bir deyişle bu oyun bir “kazan-kaybet” değil “kazan-kazan” oyunudur. Kürtlerin anayasal temelde eşit ve özgür vatandaş haline gelmesi aidiyet duygularını güçlendirecek, aradaki husumeti ve güvensizliği ortadan kaldıracaktır. öte yandan bu meselenin çok boyutlu, akşamdan sabaha içinden çıkılması mümkün olmayan, uluslararası boyutları da olan bir mesele olduğu doğrudur. Ancak bu durum sorunun çözülemeyeceği argümanını haklılaştırmaz. Bu konuda iki noktanın özellikle altını çizmek gerekir. Birincisi, sorunlarını kendi gayretiyle aşabileceği konusunda özgüveni olmayan bir ülke hiçbir sorununu çözemez, başkalarının şamaroğlanı olmaya devam eder; karamsarlığı bir kenara bırakıp kendimize güvenmenin zamanıdır. İkincisi ise, uluslararası konjonktürün şu anda bu sorunu barışçı yoldan çözmek için son derece elverişli olduğudur. 20. yüzyılda ulus-devletlerin birçoğuna musallat olmuş faşist-totaliter ideolojilerin devrini tamamladığı, Soğuk Savaş'ın bittiği, NATO'nun işlevinin değişmekte olduğu, bunun uzantısı olarak Ergenekon'un ikiz kardeşi Gladio tipi yarı-askeri illegal-yeraltı tedhiş örgütlerinin tasfiye edildiği, küreselleşmenin ülkeleri entegre olmaya zorladığı, bu çerçevede ekonomilerin boru hatlarıyla birbirine bağlandığı bir dünyada yaşıyoruz.  

Konjonktür avantajı  

Batı'nın enerji güvenliğinin her zamankinden daha fazla Körfez ve Kafkasya petrolü ile doğal gazına bağlı olduğu bir dünyada, boru hatlarının kavşak noktasında bulunan bir Türkiye'de silahlı militanların dağlarda dolaşmasına da, düşük yoğunluklu iç savaşa da, terörist faaliyetlerin devamına da, askeri darbelere de kimsenin tahammülü yoktur. Bu noktada Türkiye'nin menfaati ile dış dünyanın menfaati arasında bir çatışma değil, bir uyum sözkonusudur. Bu ise sorunun çözümünü kolaylaştıracak, çözüm sürecini hızlandıracak önemli bir faktördür. Sürecin başarı şansını artırmak üzere atılabilecek bazı pratik, küçük ama sembolik değeri olan adımlar şu şekilde sıralanabilir: Bölgedeki TSK operasyonlarının durdurulması, çocuklara terörist muamelesi yapılmasının önlenmesi, hapishanelerde anadilde konuşmanın sağlanması, orijinal yöre isimlerinin iade edilmesi, mahkemelerde tercüman sağlanması, anababaların çocuklarına istedikleri isimleri verebilmesine olanak sağlanması, anadilde yayına ve -ihtiyaç ve talep varsa- üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasına izin verilmesi. Orta vadede yapılması gerekenler arasında da, AB uyum sürecinin gerektirdiği yargı reformu ve sivil anayasanın yapılması, Ergenekon davasında sonuna kadar gidilmesi, PKK'nın silahsızlandırılması ve elemanlarının topluma kazandırılması için -genel af dâhil- birtakım adımlar atılması, bölgedeki GAP ve DAP gibi projelerin tamamlanarak istihdam olanaklarının artırılması sayılabilir. Star, 14.09.2009