Türkiye Ayakbağlarından Kurtulurken Miadını Dolduran Başörtüsü Yasağı '04.12.2010

Türkiye'deki başörtüsü yasağı nereden bakılsa, ders kitaplarına konu olacak, ibretlik bir vakıadır.

Tarih boyunca çeşitli toplumlarda görülmüş ayrımcı, engizisyoncu, yasakçı, tektipçi zihniyetin modern Türkiyedeki izdüşümü, başörtüsü yasağını ısrarla sürdürmek isteyen zihniyettir. Bu zihniyetin Türkiye'ye verdiği zararı hiçbir düşman vermemiştir. 

Yasağın kökeninde yatan faktörlerden biri, devletin vatandaşın hayatını istediği gibi biçimlendirme hak ve yetkisine sahip olduğu inancıdır. Devletin böyle bir yetkisi olduğu inancı, modern ulus-devletin düçar olduğu bir yanılsamadır. Diktatörlük rejimleri için bu anlayış geçerli olabilir, ama temel insan hak ve hürriyetlerine saygılı, demokratik devlet olma iddiasındaki bir devlet için böylesi bir yasak çağdışıdır, anti-demokratiktir, din ve vicdan özgürlüğüne de, ifade özgürlüğüne de aykırıdır. 

Bu yasağın bir yönüyle Türkiye'deki iktidar kavgasının bir parçası olduğunda kuşku yoktur. Tanzimat'tan beri, özellikle de İttihat ve Terakki devrinden bu yana süregelen, bu ülkede Anayasayı kim yapar, yasakları kim koyar, bu ülkenin patronu kimdir kavgasının modern dönemdeki uzantılarından biri, başörtüsü üzerinde sürdürülmek istenen yasaktır. İttihat ve Terakki'den devraldığı zihinsel-kültürel mirasla Cumhuriyetin jakoben modernleştirmeci iktidar elitleri halkı adam etme projesinin bir parçası olarak türlü yasaklar dayatmışlar, tektip vatandaş yetiştirmek için türlü baskı ve eziyetlere girişmekten çekinmemişlerdir. 

Ancak derelerin altından çok sular akmış, Batının 19. Yüzyılda moda olan katı pozitivist laiklik anlayışında ve dine bakışında ciddi değişme, evrilme ve yumuşama olmuş, insan hak ve özgürlükleri konusunda önemli gelişmeler ortaya çıkmıştır. Türkiye de bu değişim sürecinden gecikmeli de olsa payını almaya başlamış, ciddi bir toplumsal-siyasal değişim ve dönüşüm sonucunda bu anlamsız yasak artık sürdürülemez hale gelmiştir. Türkiye'de iktidar dengeleri değişmiş, asker-sivil ilişkileri eskiye kıyasla bir hayli normalleşmiş, dindar-muhafazakar orta sınıflar yükselmiş, bu sınıfların omuz verdiği bir iktidar Türkiye'nin yönetimini üstlenmiştir. Dünya konjonktürü de içine kapanık, darbelerin gölgesinde yaşayan, istikrarsız ve yasakçı bir Türkiye'den değil, dışa açık, kendisiyle ve komşularıyla barışık, güvenli ve istikrarlı bir Türkiye'den yanadır. Başka bir deyişle, iç ve dış dinamikler bu anlamsız ve çağdışı yasağın sürdürülemez olduğuna işaret etmektedir. 

Yapılan kamuoyu araştırmaları Türkiye'de kadınların %65-70'inin başörtüsü taktığını, halkın %80'e yakın bölümünün başörtüsü yasağını anlamsız bulduğunu ve kalkmasını istediğini, başörtüsünün siyasi sembol olduğunu düşünenlerin %1 gibi ihmal edilebilir bir düzeyde kaldığını ortaya koymaktadır.[1] İlke olarak temel bir insan hakkı olduğu için, başörtüsü yasağının sürüp sürmemesini halkoyuna sunmak bile doğru değildir. Yine de böyle bir yola başvurulacak olsa, halkın ezici bir çoğunlukla yasağın kaldırılmasından yana olduğu çok açıktır; bu yönüyle de yasak artık sürdürülebilir değildir. Anayasa ve yasalarda açıkça başörtüsünü yasaklayan bir hüküm mevcut değildir. Anayasa açıkça din ve vicdan özgürlüğünü ve eğitimde fırsat eşitliğini emretmektedir. Buna rağmen, hukuki dayanaktan tamamen yoksun olan bu yasağın sürdürülebilmesi zorlama yorumlarla ve bürokratik oligarşinin dayatmalarıyla mümkün olabilmişti. Son yıllarda demokratikleşme yönünde atılan adımlar, askerin siyasete müdahale imkanlarının sınırlanması, yargının vesayetçi rolüne son veren reformların yapılması sözkonusu yasağın dayandığı bürokratik zemini de zayıflatmıştır. Nihayet 12 Eylül 2010'da yapılan reformlarla darbe anayasasının artık miadını doldurması gerektiği yönünde halkın verdiği açık mesajı iyi okuyan CHP üst yönetiminin de sorunun çözülmesi gerektiğini ifade etmesi ve YöK'ün İstanbul üniversitesinde yaşanan bir olaydan hareketle sergilediği çözümden yana tavır, psikolojik eğişin aşılmasını mümkün kılmıştır. Zaten yasağı içine sindiremeyen, doğru bulmayan, ancak bürokratik baskılardan çekinen üniversitelerin ezici bir çoğunluğunda sorun 1-2 gün içinde aşılmıştır. Bu Türkiye'nin normalleşme sürecinde önemli bir dönüm noktasıdır. Artık Türkiye'de üniversiteler insanların saçıyla, sakalıyla, başörtüsüyle, türbanıyla, ideolojik ve siyasi yönelimiyle değil; asıl yapmaları gereken işlerle, bilim ve araştırmayla ilgilenebilecek bir konumdadırlar. 

Altı çizilmelidir ki, yıllardır sürdürülen ve ırkçı zenci-beyaz ayrımcılığından niteliksel olarak hiçbir farkı olmayan başörtüsü yasağı Türkiye'ye her bakımdan çok pahalıya malolmuş bir yasaktır. Bu çağdığı yasak yüzünden onbinlerce genç kız yüksek öğrenim imkanından mahrum kalmış; yüzlercesi ikna odalarında veya okul kapılarında psikolojik işkencelerden geçmiş; her şeye rağmen okumak isteyen binlerce genç kız -kampüste başka, evde başka biri olarak- bölünmüş kişilikle yaşamak zorunda kalmış, büyük acılar çekmiştir. Bu yüzden Türkiye beşeri sermayesinin önemli bir kısmını kaybetmiş, genç nüfusunun azımsanamaz bir bölümü nitelikli elemanlar olarak işgücüne katılma imkanlarını kaybetmiş; bu durum Türkiye'nin üretim kapasitesini düşürmüş, makroekonomik dengelerini olumsuz etkilemiştir. Sonuçta Türkiye insan kaynaklarını heba etmiş, iç barışını ve istikrarı sağlamakta zorlanmış, olabileceğinden daha düşük bir üretim ve refah düzeyine mahkum olmuştur. Kendi iktidar hırsları için memlekete bu kötülüğü yapmış olan devletlülerin yasağa doğrudan maruz kalmış insanlara ve ülkeye bu anlamda büyük bir özür borcu vardır. 
Son olarak, başörtüsü yasağı bağlamında hizmet alan-veren ayrımı yapmak, yasağın kalkmasını örtünün şekline vb. birtakım koşullara bağlamak son derece anlamsızdır. Kılık-kıyafet temel bir insan hakkıdır; devletin hiçbir gerekçeyle vatandaşlara kıyafet dayatma hakkı yoktur; temel hak ve özgürlükler hizmet alanlar kadar hizmet verenleri de kapsar. Artık Türkiye yüzyıldır kendisine ayak bağı olan bu tür takıntılardan tez kurtulmalıdır. Yasakların olmadığı, demokratik, sivil, özgür bir Türkiye sadece yasakların mağdurları değil, bu yasakların sürdürülmesini kendi yaşam alanlarının korunması için elzem görenler için de çok daha rahat edecekleri, daha rahat nefes alacakları bir Türkiye olacaktır.

Akademik İzdüşüm, 04.12.2010 

[1] Daha ayrıntılı sonuçlar için örneğin TİKAD tarafından Kasım ayında araştırma şirketi MetroPoll'e yaptırılan “Başörtüsü ve Toplumsal Uzlaşma” adlı çalışmaya bakılabilir (Zaman, 25.11.2010).