Bir Ekonomik ve Siyasi Karabasan: 28 Şubat Süreci '28.02.2012


Geçtiğimiz günlerde 28 Şubat Süreci adıyla anılan siyasi ve ekonomik kâbusun onuncu sene-i devriyesini idrak ettik. Sağcısıyla solcusuyla, askeri ve siviliyle, dincisi ve laikçisiyle hemen her toplum kesimini derinden etkileyen, herkesin hesabını kitabını yeni baştan yapmasını sağlayan, Türkiye’ye her bakımdan büyük bir bedel ödeten, toplumsal hafızamızda derin izler bırakan bir karanlık süreçti 28 Şubat, bir kabustu. Özellikle ekonomik ve siyasi bedeli dikkate alındığında 28 Şubatın karabasan nitelemesini fazlasıyla hak eden bir süreç olduğu rahatlıkla söylenebilir. Onuncu yıldönümü vesilesiyle 28 Şubat sürecinin çeşitli yönleriyle soğukkanlı bir değerlendirmesini yapmakta yarar var. Hem geçmişe dönük olarak söz konusu sürecin toplumsal maliyetinin hesaplanması, hem de geleceğe dönük bazı dersler çıkarılması bakımından bu tür değerlendirmeler yapılması hayati bir önem taşıyor.
Her şeyden önce, 28 Şubat Süreci nedir? sorusunun tek bir cevabı yoktur; aksine pek çok farklı cevabı vardır. Olaya nereden baktığınıza, aktörleri arasında yer alıp almadığınıza, sürecin maliyetlerinden ne kadar etkilendiğinize, daha genelde de demokratik sürece dışarıdan müdahaleye ilke olarak sıcak bakıp bakmadığınıza bağlı olarak bu soruya vereceğiniz cevabın farklı olması kaçınılmazdır. Nitekim bu süreç, aktörlerinden bazılarına göre demokrasiye balans ayarı yapmaktır; bu sayede rayından çıkmakta olan demokrasi tekrar olması gereken çizgiye çekilmiştir. Aktörlerinden kimine göre 28 Şubat Süreci bir postmodern darbedir; silahlar konuşmadan askerler siyasete müdahale etmiş, iktidarı değiştirmiş, geleneksel darbe araçlarını kullanmadan aynı sonuç elde edilmiştir. Yine aktörlerden bazılarına sorarsanız 28 Şubat bir askeri darbeyi önleme hareketidir. Gelmekte olan askeri darbe alınan önlemler sayesinde önlenmiştir. Bazı taraftarlarına göre 28 Şubat Süreci bir sivil darbedir. Asker-sivil bürokrasi, medya ve işdünyası irtica tehdidi ve laikliğin elden gitme tehlikesine karşı el-ele vermiş, mevcut iktidara karşı direnişe geçmiş ve yönetimi değiştirmeyi başarmıştır. Sürece destek veren bazılarına göre ise 28 Şubat bir darbe değildir; zira Meclis kapatılmamış, partiler (bir-ikisi dışında) yerinde kalmış, Anayasa lağvedilmemiş, dolayısıyla bir darbenin tipik şartları gerçekleşmemiştir.
Öte yandan, 28 Şubatın mağdurları ve demokrasi dışı müdahalelere karşı olanlar açısından olay hiç de bu kadar masum görünmemektedir. Bu açıdan olaya bakıldığında 28 Şubat Süreci basbayağı bir darbedir; demokrasiye sistem dışından müdahaledir; siyasi iktidarın zorla değiştirilmesidir; hukuk devletinin hiçe sayılmasıdır; demokrasiyi kurtarmak adına demokrasiyi katletmektir; toplumu kamplara bölmektir; siyasi-ideolojik ayrımcılıktır; güçlenen Anadolu sermayesini boğma çabasıdır; irtica tehdidi bahanesiyle ülkenin kaynaklarının yağmalanmasıdır, bankaların içinin boşaltılmasıdır. Aradan on yıl geçmiştir, geriye dönüp bakıldığında, son on yılda yaşananlar ve medyaya yansıyan itiraflar birlikte değerlendirildiğinde, 28 Şubat Süreciyle ilgili anlatılan hikayeler ve tasvirlerden bu ikinci grubun daha doğruya yakın durduğunu, daha ikna edici göründüğünü söylemek mümkündür.
Kısaca hatırlamak gerekirse, 28 Şubat Sürecinin başlıca aktörleri arasında zamanın Cumhurbaşkanı (S. Demirel), Genel Kurmay II. Başkanı (Çevik Bir), Batı Çalışma Grubu (BÇG), bazı üst rütbeli subaylar (G. Erkaya, D. Aktulga, E. Özkasnak), bazı medya grupları (Sabah, Hürriyet, Star,..), bazı işadamları ve bazı siyasetçiler sayılabilir. Demirel pek inandırıcı olmasa da öteden beri 28 Şubat sayesinde bir darbeyi önlediğini ileri sürmüştür. Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş da aynı argümanı dile getirmektedir. Çevik Bir baştan sona orkestra şefi rolü oynamış, sürecin başlangıcını işaretleyen Sincanda tankların yürümesi emrini o vermiştir. G. Erkaya irtica dosyalarının hazırlanması ve MGK toplantılarında gündeme getirilmesinde aktif rol oynamış, Özkasnak müdahalenin bir postmodern darbe olduğunu söylemiştir. Olayların sıcağı sıcağına yaşandığı günlerde Genelkurmay Başkanlığı ardı ardına hakimlere, savcılara, medya mensuplarına ve sivil toplum kuruluşlarına irtica brifingleri vermiş, gazeteler topyekün savaş manşetleri atmış, televizyonlar vizyona konan Fadime Şahin-Müslüm Gündüz-Ali Kalkancı filmini tekrar tekrar gösterip kamuoyunda infial yaratma rolünü başarıyla oynamıştır. Yine askeriye kaynaklı andıçla bazı tanınmış gazeteciler PKK ajanı olmakla suçlanıp işlerinden atılmışlardır. Sonuçta Refahyol koalisyon hükümetinin başbakanı Erbakan istifa etmiş, Demirel teamüle aykırı olarak yeni hükümeti kurma görevini Refahyol hükümetinin başbakan yardımcısı illere vermek yerine, “siyasi hayatıma malolsa bile 28 Şubat kararlarını uygulayacağım” diyen Mesut Yılmaz’a vermiş; sonradan basına yansıdığı kadarıyla perde arkasında milyon dolarlık pazarlıklarla milletvekillerinin parti değiştirmesi sağlanmıştır. Ancak bu şekilde zorlamayla kurulan M. Yılmaz hükümeti kısa süre sonra yolsuzluk suçlamasıyla verilen gensoru sonucu düşürülmüştür. Ardından kurulan Ecevit liderliğindeki Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükümeti sırasında ülke Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizine sürüklenmiş; nihayet ekonomiyi krizden çıkarması için Amerika’dan getirtilen ve kısa sürede mevcut koalisyon hükümetiyle bazı reformların yapılmasının imkansızlığını gören Kemal Dervişin önerisiyle 2002 Kasım ayında yapılan erken genel seçimlerle de bu kabus dönemi sona ermiştir. Bazı Paşalar bin yıl süreceğini iddia etmiş olsalar da aradan birkaç yıl geçmeden sis perdesi önemli ölçüde aralanmış, birbiri ardına yapılan itiraflar o karanlık dönemin perde arkasının aydınlanmasını sağlamış, bugün artık istisnalar dışında 28 Şubat kabusunu pek savunan kalmamıştır.
İktisadın genel geçer ilkelerinden birine göre, piyasaya dışarıdan yapılan her müdahalenin görünen ve görünmeyen sonuçları, bireysel ve toplumsal maliyetleri vardır. Bu bağlamda 28 Şubat Sürecinin de Türkiye’ye birçok siyasi ve ekonomik maliyetinin yanısıra, öngörülmeyen ve arzu edilmeyen sonuçları da olmuştur. Bunlardan bazıları aşağıda değerlendirilmiştir. 

28 Şubat Sürecinin siyasi maliyetleri 

1.    Demokrasi sicilinin yara alması: 
28 Şubat Süreci her şeyden önce demokrasinin kesintiye uğratılmasıdır; işleyen demokratik sürece dışarıdan yapılan bir müdahaledir. Demokratik ülkelerde ülkeyi yönetenler serbest seçimlerle işbaşına gelen seçilmiş siyasetçilerdir. Yönetimin meşruiyetini sağlayan, halkın rızasıdır. Halkın rızasına dayanmayan, seçim sandığından alınmayan hiçbir siyasi yetki meşru değildir. Ne kadar hayırlı amaçlarla yapılırsa yapılsın, silah gücüne dayalı, yetkisini seçim mekanizmasından almayan, halkın yine seçimlerle işbaşından uzaklaştıramadığı güç kullanımı demokratik değildir, meşru olamaz. 28 Şubat Süreci de silahlı kuvvetlerin siyasi sisteme sistem dışı, hukuki temeli olmayan bir müdahaledir. Bu müdahaleyle Türkiye bir kez daha demokrasi özürlü hale getirilmiş, kırılgan demokrasimiz bundan yara almıştır. 

2.    Askeri müdahale geleneğinin devam etmesi: 
Türkiye’de siyasete askeri müdahalenin ve komitacılığın epey gerilere giden bir tarihi vardır. Osmanlının gerilemeye başladığı dönemlerde, 1826ta II. Mahmut tarafından lağvedilinceye kadar, Yeniçeri Ocağının zaman zaman kazan kaldırdığı, kelle istediği, Padişah devirdiği olmuştur. Ne yazık ki bu kötü gelenek Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla tarihe karışmamıştır. Geçtiğimiz haftalarda I. Meşrutiyete giden günlerde katledilmiş ama intihar ettiği öne sürülmüş olan Sultan Abdülaziz’in kanlı gömleğinin ortaya çıkarılması vesilesiyle kamuoyunda da tartışıldığı üzere, Abdülaziz’in ölümüyle sonuçlanan facia (1876) bir darbeden başka bir şey değildir. Daha sonraki dönemde İttihat ve Terakki’nin II. Abdülhamit’i tahtından indirmesi ve Bab-ı Ali baskını yine bir darbedir. İttihat ve Terakkiden kalan darbeci ve komitacı miras Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, özellikle Cumhuriyetin kuruluş yıllarında birçok faili meçhul cinayete tanık olunmuştur. Düzenli ordunun yaptığı darbeler geleneği ise 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlamış, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbesiyle sürmüştür. İster emir-komuta zinciriyle, isterse bu zincirin dışında bazı subayların oluşturduğu çeteler kanalıyla olsun, siyasi gidişatı zorla değiştirmeye yönelik her silahlı girişim bir darbedir; bu bağlamda 28 Şubat Süreci de bir tanınmış tarihçimizin şaşırtıcı aksi yöndeki kanaatine rağmen bir askeri darbeden başka bir şey değildir. Siyasetin doğal gelişim seyrinden çıkması: 28 Şubat postmodern darbesiyle birlikte, aynen önceki darbelerde olduğu gibi, siyaset bir kere daha doğal seyrinden sapmış, normal şartlarda iktidara gelemeyecek kişiler siyasi ikbal elde etmişler, iktidara gelmeye hak kazanmış başkalarının elinden ise bu hak zorla alınmıştır. Siyasetin doğal seyrine müdahale mağduriyet psikolojisi yaratmakta, bazılarının siyasi ömrünü uzatmakta, bazılarını sahneden zorla dışarı itmektedir. Bu ise siyasetin kendi doğal ayıklama mekanizmasını sekteye uğratmakta, siyasette kaliteyi düşürmekte, siyasete güveni azaltmakta, bu da tersinden, siyasete dış müdahalenin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Oysa Türkiyede siyasetin kalitesizleşmesinden, yolsuzluğa bulaşmış siyasetçilerin siyasi ömrünün uzamasında askeri müdahalelerin önemli bir rolü vardır. 

3.    Ülkenin imajının yara alması: 
Çağımız imaj çağıdır; nasıl olduğunuz kadar nasıl göründüğünüz de önemlidir. Siz ağzınızla kuş tutsanız, eğer adınız diktatörlüğe, cunta yönetimine, özürlü demokrasiye çıkmışsa, işiniz zordur. Ne yaparsanız yapın cümle alem sizi böyle bilmektedir. Bu anlamda her askeri darbeden sonra gelen sivil yönetimler ülkenin dış dünya ile ilişkilerini normalleştirmek için yıllarını harcamak, askeri darbenin yerle bir ettiği ülke imajını düzeltmeye çalışmaktadırlar. Bir ülke adının askeri darbelerle birlikte anılması kadar uluslararası alanda imaj zedeleyen başka bir özellik daha bulmak zordur. 

4.    Devlet-millet arasında güvensizliğin hakim olması: 
Bir ülkenin atılım yapabilmesi, ekonomik kalkınma merdivenini hızlı tırmanabilmesi, uluslararası alanda etkinlik ve saygınlığını artırabilmesinde en önemli faktör, devlet-millet bütünleşmesidir. Halkın belirli hedeflere doğru yönelmesi, kapasitesi yettiğince çalışıp üretmesi ve uygulanan ekonomik programlara destek vermesinin önkoşulu, halkın devlete güvenmesidir. Bu güven ortadan kalktığı zaman halk devlete küsmekte, gelecekten ümidini kesmektedir. Bu ise verimlilik düşüşü, üretim ve yatırım kaybı, büyümenin yavaşlaması, kalkınma hamlesinde başarının bir başka bahara kalması demektir. Bu anlamda 28 Şubat Süreci devlet ile millet arasına büyük nifak tohumları ekmiş, halkın devlete olan güvenini ciddi biçimde sarsmıştır. Kimin tarafından fişleneceğini, jurnalleneceğini, ihbar edileceğini, kimin iftirasına kurban gideceğini bilmeyen pekçok insanın psikolojisi bozulmuş, yaşama sevinci azalmıştır. Birçok insan bu yüzden ekmeğinden aşından olmuştur. 

5.    Kendine ve geleceğe güven sorunu: 
Genelde askeri darbelerin, özelde 28 Şubat Sürecinin önemli bir siyasi maliyeti de, insanların özgüvenini ve ülkenin geleceğine duyduğu güveni sarsmasıdır. Esasen her darbe topluma sivil siyasetçi işleri eline yüzüne bulaştırır, asker düzeltmeye gelir mesajı verir. Bu Türk milletinin kendi kendini yönetme ehliyetine sahip olmadığını, ülke menfaatinin nerede olduğunu, neyin faydalı neyin zararlı olduğunun hesabını kendi kendine yapamadığını, işler ters gittiğinde de durumu düzeltecek çıkış yolları bulamadığını ima eden bir olgudur. Bu ise milleti adam yerine koymamak ve ona çocuk muamelesi yapmaktan başka bir şey değildir. Oysa modern demokratik bir ülkede ülkeyi yöneten seçilmiş siyasetçidir; sorumluluk mevkiinde o olduğu için yetki de onda olmak durumundadır. Millet beğenmediği siyasetçiyi bir sonraki seçimde iktidardan uzaklaştırma hakkına sahiptir. İşler ters gittiğinde siyasetçi bunun bedelini seçim kaybederek öder, başka partiler ve başka programlar denenir. Yine modern demokratik bir toplumda değişmez kurallar ve tabular olmaz; halkın tercihlerine göre kurallar da, politikalar da, kurumlar da gerektiğinde değiştirilebilir. Siyaset alanının değişmez kurallarla, askeri vesayetle, darbe geleneğiyle, türlü dokunulmazlık ve tabularla çepeçevre kuşatıldığı bir ülkede insanlar kendine de, ülkenin geleceğine de güven duyamaz. Türkiyenin dünya bilim, sanat ve kültürüne potansiyelinin çok çok altında katkı yapabilmesinin, yeni ürünler piyasaya çıkarma ve patent alımında neredeyse adımızın hiç geçmemesinin bu olguyla yakından ilgisi vardır.
 
28 Şubat Sürecinin ekonomik maliyetleri 
 
28 Şubat Sürecinin kuşkusuz yalnızca siyasi maliyeti yoktur; en az bu kadar önemli birçok ekonomik maliyetinden de söz edilebilir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür. 

1.    Ekonomik krize giden yolların taşlarının döşenmesi: 
28 Şubat Sürecinin önemli bir iktisadi maliyeti, ülkeyi adım adım Cumhuriyet tarihinin en büyük krizine götüren yolların taşlarının döşendiği bir süreç olmasıdır. 2000 Kasım ayında ön sinyalleri alınan ve 2001 Şubatında 28 Şubat Sürecinin 4. yıldönümünde patlak veren ekonomik kriz gerçekten de tarihimizin en büyük ekonomik krizidir. Bu kriz sırasında faiz oranları, dünya tarihinin o güne kadar henüz kaydetmediği seviyeleri görmüş, %7500 lere fırlamıştır. Döviz kurları bir günde %80 artmış, Türk milleti yarı yarıya fakirleşmiştir. Bütün makro göstergelerin negatife döndüğü, kitlesel iflasların yaşandığı, yüzbinlerce insanın işsiz kaldığı bir kabus ülkenin ufkunu karartmıştır. 

2.    Yağma ve talan ekonomisi, bankaların içinin boşaltılması:
28 Şubat Süreci aynı zamanda bir banka soyma ve yağmalama sürecidir. O dönemde özelleştirme adı altında ahbap-çavuş ilişkileriyle birçok kamu bankası ahbap ve tanıdıklara hediye edilmiş, ihalelere fesat karıştırılmış, birileri devlet eliyle zengin edilmiştir. Mevduata %100 devlet garantisi gibi bir garabet uygulama sayesinde hesap-kitaba gelmez ölçüde yüksek faizle mevduat toplayan sözümona özelleştirilmiş bankalar, doğrudan veya dolaylı yollarla, ait oldukları holdinglerin şirketlerini geri dönmeyecek kredilerle finanse etmiş, Hazine murakıplarının alarm niteliğindeki raporları sümen-altı edilmiş, sonuçta otuzdan fazla banka zararını Hazineye yükleyerek batmıştır. Bu bankaların devlete, daha doğrusu Türk milletinin sırtına yüklediği maliyet 50 milyar doları bulmuştur. O dönemde bu bankaların kimler tarafından kimlere nasıl bir ihale süreciyle devredildiği, bu bankaların ve bağlı oldukları holdinglerin yönetim kurulu üyelerinin kimlerden oluştuğu ve 28 Şubat Sürecinin en hararetli destekçilerinin kimler olduğu üzerine yapılacak bir araştırma aradaki sıkı ilişkileri günyüzüne çıkaracaktır. 

3.    İnsanların ekmeğiyle oynanması: 
28 Şubat Süreci binlerce insanın ekmeğiyle oynamış bir süreçtir. Siyasi görüşü veya dini-ideolojik tercihi yüzünden işten atılanlar, bir işten ayrılmak zorunda kaldıktan sonra yeniden işe girmesi engellenenler olmuştur. Karakter zaafı olan ve gücün karşısında el-pençe divan durup üç kuruş menfaat için kırk takla atmayı marifet sayan insanların iftira ve jurnalleri yüzünden çok sayıda masum insan işinden ve ekmeğinden olmuş, bunalıma girmiştir. YAŞ kararları yargı denetimine açık olmadığı için 28 Şubat Sürecinde ordudan atılan subayların gerçekten disiplinsizlik yüzünden mi, yoksa başka gerekçelerle mi ordudan uzaklaştırıldıklarını öğrenme şansımız hiç olmamıştır. Ancak o dönemde bazı subaylar hakkında bu adamın sicilini bozun talimatının verildiği yönündeki iddialar düşündürücüdür. 

4.    Ülkenin insan kaynaklarına darbe: 
28 Şubat Sürecinin iyice kangren haline getirdiği yaralardan biri de başörtüsü sorunudur. Başörtüsünü bir anti-laiklik ve gericilik sembolü olarak algılayan 28 Şubat zihniyeti, üniversitelere başörtülü öğrenci sokulmaması, daha önce girmiş olanların uzaklaştırılması, hiçbir kamu kuruluşunda başörtülü bayan çalıştırılmaması, özel sektör kuruluşlarına da bu yönde baskı yapılması gibi yollarla onbinlerce başörtüsü mağduru yaratmıştır. Başörtüsüne karşı yürütülen bu topyekün savaş ise maalesef ülkeye ilk bakışta görülmesi zor ağır bir bedel ödetmiştir, ödetmeye de devam etmektedir. En başta eğitimde fırsat eşitliğini ve din ve vicdan özgürlüğünü ihlal eden, kadına karşı ayrımcılığın da bir diğer versiyonunu oluşturan bu yasak, otuzbin dolayında genç kız ve kadının okuldan veya işinden ayrılması veya atılmasıyla sonuçlanmıştır. Buna söz konusu yasak yüzünden hiç okula gitmemiş, veya gitmekten vazgeçmiş genç kızlar dahil değildir. Oysa ülkenin en önemli ekonomik sorunlarından biri nitelikli eleman kıtlığı sorunudur. 19. yüzyıldan kalma katı-pozitivist bir laiklik anlayışıyla yüksek öğrenim hakkından mahrum bıraktığımız bu kızlar sağlık ve eğitim başta olmak üzere birçok sektörde önemli bir yetişmiş eleman boşluğunu doldurabilirdi. Asgari ücret üzerinden yapılacak bir hesap bile, otuz bin insanın üretim sürecinden dışlanmasının ekonomiye ne büyük bir maliyet yükleyeceğini gösterecektir. Okula gidemeyen genç kızların ve ailelerinin yaşadığı psikolojik sorunlar ve bunalım, başını açmak zorunda kalanların yaşadığı çifte-kişilik sorunu, bu travmaların yarattığı verim düşüklüğü sorunu üst üste konduğunda maliyet daha da kabarmaktadır. Kısaca gazeteci Gülay Göktürk’e, olan bitenler karşısında isyan ettirip, “ben Tanrıya inanmam, ama eğer varsa, siz kesin Cehennemliksiniz!” dedirten, başörtüsü çevresinde dolanan yasaklar ve türlü haksızlıklardan bu ülkenin hiçbir kazancı yoktur; aksine siyasi, hukuki, kültürel maliyetini bir kenara bırakıp, sırf ekonomik maliyetine baksak bile çok büyük kaybı vardır. 

5.    Kaçan yerli sermaye, gelmeyen yabancı sermaye: 
28 Şubat Sürecinin traji-komik uygulamalarından biri de sermayeyi renklere ayırıp, yeşil sermaye adını verdiği sermayeye karşı topyekün savaş açmış olmasıdır. Anadoluda 1980 sonrası dönemde yükselen muhafazakar-dindar burjuvazinin İstanbul kökenli yerleşik burjuvaziyi rahatsız etmesi bir noktaya kadar anlaşılabilir. Pazarı kontrol eden yerleşik sermaye tekelci konumunu korumak, bunun için de yükselen rakipleri piyasaya sokmamak isteyebilir. Ancak sermaye ayrımcılığının, mafyavari yöntemlerle rekabeti engelleme girişiminin asker-sivil bürokrasi, yani devlet eliyle ve “milletin âli menfaatlerini korumak” adına yapılması hiçbir şekilde kabul edilemez, akla-mantığa sığmaz bir girişimdir. Artık iktisatçı olsun olmasın herkesin bildiği apaçık bir gerçek, kalkınmanın sermaye birikimi olmadan olmadığı, bu nedenle de bırakın yerli sermayeyi ülkeden kovmayı, ülkeye ne yapıp edip dışarıdan kalıcı yabancı sermaye de çekmek gerektiğidir. Oysa aynı dönemde örneğin ABD, faize karşı hassas Arap-Müslüman sermayeyi çekmek için New York borsasında alkol ve domuz eti üretim ve ticareti gibi dini açıdan gayrimeşru faaliyetlerle uğraşan şirketlerin hisselerini dışlayan Islamic Index oluşturmaya çalışırken 28 Şubat Sürecinin yaptığı, ülkedeki sermayeyi açıkça ülkeden kovmaya çalışmaktır. Bunun kalkınma ve gelişme arayışındaki bir ülke için anlaşılabilir hiçbir tarafı yoktur. Nitekim bu tür baskılar sonucu yerli sermayenin bir kısmı Avrupa ve Amerikaya kaçmış, yurtdışından beklenen yabancı sermaye de gelmemiştir. 1993-2003 arasında Çine 240 milyar dolar yabancı sermaye giderken, Türkiye’ye 10 milyar dolar bile gelmemiştir. Sonuçta 28 Şubat Süreci hiç de iddia edildiği gibi ülke kurtarmamış, aksine asker-medya patronu-işadamı-bürokrat-siyasetçi beşgeninde girişilen akıl-mantık ve hukuk dışı baskılarla, andıçlarla, yasaklarla, işten atmalarla, banka boşaltmalarla ve siyasette Bizans oyunlarıyla örülü, hem ekonomik hem beşeri sermaye anlamında ülke kaynaklarının heba edildiği bir süreç olmuştur. Bu, nereden bakılsa bir ülkenin ülke kurtarma adına gelişme yollarının tıkandığı bir kabus, bir karabasan sürecidir.
 
28 Şubat Sürecinin görünmeyen, niyetlenilmeyen sonuçları 
 
İktisadın hemen her zaman ve mekanda geçerli bazı evrensel yasaları vardır. Bunlardan biri de, piyasaya müdahalenin görünmeyen, niyetlenilmemiş ve arzu edilmeyen sonuçları olduğudur. Türk siyasetine askerin müdahalesinin de her defasında bu tür sonuçları olmuştur. Bunlardan belki en önemlisi, bazı istenmeyen siyasetçilerin siyasi ömrünün uzaması, bazılarının kahramanlaşmasıdır. Örneğin, 1960 ihtilali sonucunda idam edilmemiş olsa, Menderes muhtemelen bugünkü şöhretine hiçbir zaman ulaşamayacaktı. Benzer şekilde Demirelin altı defa gidip yedi defa gelmesinde askeri darbelere muhatap olup mağdur konuma düşmüş olmasının büyük payı vardır. Darbeler bazı siyasetçileri (buna Erbakan ve Ecevit de dahil) sahneden silmek için uğraşırken sonuç tam tersi olmuş, normal şartlarda çok daha erken siyasi ömrünü tamamlayacak olan insanlar, daha uzun süre siyaset sahnesinde kalmışlardır.
Bu açıdan bakıldığında denebilir ki, Başbakan Erdoğan’ın hızlı yükselişi ve AK Partinin daha birinci yılını tamamlamadan iktidara gelmesinde 28 Şubat Sürecinin belirgin bir katkısı olmuştur. Esasen Türkiye ve dünyadaki gelişmeler karşısında Refah partisinde eninde sonunda bir çözülme, dış dünya ve demokratik değerlerle daha barışık bir kuşağın ya parti yönetimini ele geçirmesi veya yoluna başka bir oluşumla devam etmesi, bu satırların yazarına göre, beklenen bir şeydi. 28 Şubat Süreci hiç istemese de bu sürecin hızlanmasına vesile olmuştur. Şiir okuduğu için hapse atılan ve mağdur konuma düşen Erdoğan çok daha hızlı bir yükselişe geçmiş, halk “inadına Erdoğan” diye bağırmaya başlamış, 28 Şubat Sürecinde askerle işbirliği yapan siyasetçileri ilk genel seçimlerde tümüyle tasfiye etmiştir. Halbuki Erdoğan’ın popülaritesinin bu hızla yükselmesi, AK Partinin daha ilk yılında iktidara gelmesi, İslamcı köklerden gelen bir siyasi ekibin AB’yi bu kadar ciddiye alması, ev ödevlerine sıkı çalışması ve Türkiye’yi AB’ye bu kadar yaklaştırması 28 Şubat ekibinin asla arzuladığı, niyetlendiği bir sonuç değildir.
28 Şubat Sürecinin niyetlenilmemiş sonuçlarından biri de Türkiye’deki kurulu düzenin zaaflarının ortaya çıkması sürecini hızlandırmış olmasıdır. Birbiri ardına sökün eden olaylar zinciri sonucunda halk, siyasi sistemin ne kadar merkeziyetçi ve otoriter bir yapıya sahip olduğunu, özelleştirmeye neden direnildiğini, sistem üzerindeki asker vesayetini, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve bankaların kimler tarafından nasıl mekanizmalarla soyulduğunu, askeri darbelere zemin hazırlanmasında derin odakların rolünü, psikolojik harekatın ne demek olduğunu daha yakından, daha net bir şekilde görmüştür. Bu yakınen şahitlik sayesinde halk psikolojik harekatlara karşı bağışıklık kazanmış, Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken birbiri ardı sıra sahneye konan kriz çıkarma, ortalığı bulandırma, askeri darbeye zemin hazırlama girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Bunda soğukkanlılığını koruyan ve sokağa dökülmeyen halk kadar, Danıştay saldırısı ve Hrant Dink cinayetlerinin hemen ardından katilleri yakalayan, kendi kendilerine devlet kurtarmaya kalkan çeteleri ortaya çıkarıp elebaşlarını ele geçiren güvenlik güçlerinin de payı büyüktür.
Aradan on yıl geçtikten sonra 28 Şubat Sürecinden geriye ne kaldı, veya bu süreç ülkeye ne kazandırdı diye sorulunca, ortaya “koskoca bir hiç” çıkmaktadır. 18 maddelik meşhur MGK bildirisinden sadece temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasını öngören madde hayata geçirilebilmiştir; o da birçok yerde okul yokluğu ve taşıma sisteminin iyi çalışmaması yüzünden güçlükle yürütülebilmektedir. Dolayısıyla, sevapları hanesine hemen hiçbir şey yazamayacağımız, ama günah galerisi oldukça kabarık yarı militer yarı faşist bir darbe sürecidir 28 Şubat. Mümtaz’er Türköne bunu son derece isabetli bir şekilde “Türk usulü nasyonal sosyalizm” olarak nitelendirmektedir. Ülkenin kıt kaynaklarını israf eden, sistemi boğazına kadar yolsuzluğa batıran, bankaların altını oyan, eğitimde fırsat eşitliğini bozup başörtülü kadınlara karşı ayrımcılık yapan, ülkeden sermaye kaçırıp yabancı sermayeyi ürküten, ülkenin gelişme yollarını tıkayıp tarihinin en büyük iktisadi krizine sürükleyen bir kabustur 28 Şubat. Aklımızı başımıza toplamanın zamanıdır; kendi kendimizin kolunu budunu koparmanın, kardeşi kardeşe düşman etmenin, memleket evladını kendi öz yurdunda garip duruma düşürmenin kimseye bir yararı olmadığını, aksine ülkeyi marjinalleştirdiğini ve insan kaynaklarını heba ettiğini görmek zorundayız. Vatan kurtarma sevdasının bu tür müdahalelerin meşrulaştırıcı gerekçesi olarak kullanıldığını, gerçek nedenin ise daha çok ayrıcalık, yetki, makam, mevki ve iktidar yönünden birikmiş çıkarları koruma endişesi olduğunu anlamalıyız.
İtiraf etmek gerekir ki, 28 Şubat Sürecinin dış ayağı konusunda pek fazla bir şey bilinmemektedir. 28 Şubattan önceki üç askeri darbede (1960, 1971 ve 1980) oynadığı rol azçok bilinen Derin Dış Güç’ün (1960 darbesinin Türkiye’nin bazı büyük çaplı yatırım projelerini finanse etmeyi Batılı ülkelerin reddetmesi üzerine Menderes’in Rusya ile ilişkileri güçlendirme arayışına girdiği sırada gerçekleştiğini; 1980 darbesinin de Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği, ABD’nin o dönemde Ortadoğudaki en iyi müttefiki olan İran’daki monarşinin devrildiği, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönme girişimlerinin de Türkiye tarafından engellendiği bir dönemde gerçekleştiğini hatırlayalım!), sözü edilen postmodern darbede de belirli bir rolünün olabileceği akla gelmektedir (Cezayirdeki olaylar, Filistin direnişi, İslamcıların Türkiye’de iktidarı ele geçirme tehlikesi vs.). Ayrıca o günlerde BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Türkiye asla Suriye olmayacak” şeklindeki çıkışı, postmodern darbenin mezhepsel bazı köklerinin de olabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu konularda daha net konuşabilmek için ortada yeterince somut delil yoktur.
Sonuç olarak yaşadığımız bu maliyetli deneyimden sonra şunu söylemek mümkündür: demokrasiye dışarıdan müdahale, sivil olsun askeri olsun her türlü darbe bir faciadır; bedeli ağır bir hukuksuz eylemdir. Siyaset de ekonomi de kendi doğal akışına bırakılmalı, toplumun kendi doğal dinamikleriyle değişip gelişmesine fırsat verilmelidir. İttihatçıların II. Abdülhamit’e karşı kullandığı “irtica” tehlikesi yüz yıldır ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülmekte; türlü baskı ve tehditlerin gerekçesi yapılmaktadır. Yaşanan tecrübe bu gerekçenin hiçbir inandırıcı tarafının olmadığını, irtica tehdidinin bazı iktidar seçkinlerinin ekmek kapısı, varlık sebebi haline getirildiğini göstermektedir. Devletin yapması gereken vatandaşı renklere ve ideolojik kamplara bölüp bazılarına üvey evlat muamelesi yapmak değil, hukuk devletinin gereğini yapmak, temel hak ve özgürlükler temelinde konacak kuralları herkese karşı eşit derecede uygulamak, zor ve şiddet kimden gelirse gelsin cezalandırıp, çalışkanlık ve verimliliği ödüllendirmektir. Aksini yapmak devleti güçlendirmez, zayıflatır; barışı tesis etmez, ortadan kaldırır; ülke bütünlüğünü korumaz, Allah korusun, bölünüp parçalanma riskini artırır. Prof. Eser Karakaş’ın da bir TV tartışmasında isabetle vurguladığı üzere, 80 yıldır Cumhuriyetin kurulduğu günlerdeki üç temel sorunun (Kürt sorunu, irtica sorunu, yoksulluk sorunu) bugün hala tartışılması, yani 80 yılda üç önemli sorunumuz konusunda bir arpa boyu mesafe katedilememiş olması, esasen yeterince öğreticidir.