Kökü dışarıda bir ideoloji olarak Türk ırkçılığının psiko-sosyal temelleri \'02.02.2013

Öteden beri kafama takılan bir konudur; Türkçülük ya da Türk ırkçılığı acaba Anadolu kökenli bir ideoloji mi, yoksa “kökü dışarıda” bir ideoloji midir? Doğrudan ve dolaylı sonuçlarıyla bu memlekete büyük bedeller ödetmiş bu fikriyatı icad edenler “Türkler” mi, yoksa dışarıdan gelen “göçmenler” mi? Uzunca bir zamandır giderek pekişen kanaatim oydu ki, Anadolu’yu “yabancı”lardan temizlemeyi, gayrimüslim unsurlardan arındırmayı, kalanları da belirli bir resmi kalıba sokmayı, devlete lazım olan bir millet icat etmeyi hedefleyen, Osmanlının son döneminde başlayıp Cumhuriyet döneminde resmi ideolojiye dönüşen bu heyülâ Anadolu kökenli bir olgu değildir, kökü dışarıdadır, bu toprakların yerlilerine yabancı bir ideolojidir..

Yazılarını epey bir süredir dikkatle ve beğeniyle takip ettiğim değerli Taraf yazarı Gürbüz Özaydınlı’nın “Sağlı Sollu” köşesinde 30 Ocak 2013 tarihli “Seçkinci ırkçılığın derin korkusu” başlıklı muhteşem yazıyı okuyunca bu düşüncemde yalnız olmadığımı gördüm. Her satırına katıldığım sözkonusu yazı tam anlamıyla “düşüncelerime tercüman oldu.” Özaltınlı’nın, son günlerde Türklerle Kürtlerin eşit sayılmasına isyan eden Mebus Hanım’ın şehri İzmir’in sırrı ile ilgili olarak “masanın gizli filozofu Ömer’den yıllar önce dinlediği şu tespit, benim de yıllar önce fark ettiğim, giderek daha dikkatli gözlemler yaptığım, her gözlemimin perçinlediği, dost meclislerinde sık sık paylaştığım bir tespit: “Cumhuriyet’in ideolojisi dediğimiz şey, aslında göçmenlerin varlık korkusundan başka bir şey değildir.” Başka bir deyişle, bu topraklarda en hararetle Türkçülük yapanlar, etnik ya da dini temizlik yapanlar, yaptıranlar, yapılanları onaylayanlar, kraldan fazla kralcı, Türkten fazla Türkçü davrananlar, Fransız Jakobenlerinden mülhem katı-pozitivist bir laiklik anlayışıyla devletin resmi kalıplarına herkesin uyması gerektiğini savunanlar, Anadolu’nun yüzlerce yıllık yerlileri değil, göçmenlerdir; bu topraklara sığınan, burada tutunmaya çalışan insanlardır, onların çocuklarıdır, torunlarıdır.

Nitekim son günlerin sıcak gündem konusu olan, “Biz Türkler meşru savunmadayız. Bunu siz yarattınız. Artık saldıracağız” diyen CHP’li Mebus Hanım Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu. Bir süre önce Anayasa tartışmalarıyla ilgili katıldığım bir sempozyumda “Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri olmamalıdır, toplumsal ihtiyaca göre zamanla Anayasa değiştirilebilir olmalıdır” dediğimde buna “bölünme tehlikesi, irtica..” gibi çok aşina olduğumuz laikçi argümanlarla hararetle karşı çıkan profesör göçmendi. 28 Şubat’ın heyheyli döneminde üniversitenin açılışına katılan ve devletin dini bastırması ve kontrolü altında tutmasının hiçbir sakıncası olmadığını, bunun tarihi pratiğimize de uygun olduğunu söyleyen pek meşhur bir tarihçimizin de esasen bir göçmen ailenin çocuğu olduğunu sonradan öğrendim. Kiminle bu memlekette yabancılara, gayrimüslimlere, dindarlara, Kürtlere insanca davranılmadığıyla, özgürlüklerin yok edildiğiyle ilgili tartışmalara girsem, baskıyı, yasakları, etnik ayıklamayı, asimilasyonu, yakın zamanlara kadar başımızda olan tanıdık devlet politikalarını hararetle savunanların, geçmişi Yörük Türkmenlere dayalı ve bu toprakların görece eski yerlileri olan orta Anadolu’nun köylü çocukları değil, geçmişi ancak yüz yıl geriye giden, dışarıdan gelen göçmenlerin, kendisinin “yabancı” olduğunun bilinmesini veya yabancı olarak görülmesini istemeyenlerin çocukları, torunları olduğu dikkatimi çekiyordu. Biraz yakın tarihe bakınca durum daha da vahimdi..

Tarih sahnesini terk ettiğinden beri bir asrı aşkın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ sırtımıza sardıkları kamburlardan kurtulamadığımız İttihat ve Terakki Anadolu değil, Rumeli kökenlidir. İttihatçılar ve onların düşünsel ve siyasi-askeri takipçilerinin çoğu Manastır’lıdır, Selanik’lidir, Makedonya’lıdır, Bosna’lıdır, Balkanlar’dan gelmiştir. “Türkçülüğün Esasları”nı yazanların Türk olmaması ilginçtir. Anadolu’da Türkçülüğün ideologluğunu veya aktivistliğini yapan Yusuf Akçura’lar, Zeki Velidi Togan’lar, onların izinden gidenlerin çoğu Kafkasya’lıdır, Kırım’lıdır. Bu insanların ortak yönü, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yaşanan savaşlar, kıyımlar ve kırımlardan kaçıp Anadolu’ya sığınmış, buralarda tutunmaya çalışan, buraları kendine yurt edinmek isteyen, buradan başka gidecek yeri olmayan insanlar olmalarıdır…

İmparatorluğun ellerinin altından kayıp gitmekte olduğunu, çöküşün kaçınılmaz olduğunu gören, Balkan bozgununu yaşayan, Balkanlardan Anadolu’ya akın akın gelen göçmenleri gören ve o zaman imparatorluğun dizginlerini ellerinde tutan İttihatçılar’ın “büyük korku”su, “yurdundan kovulmuş olmak, Anadolu da kaybedilirse gidecek bir yeri olmamak”tı. Anadolu’da tutunabilmek için, burada “rahat uyuyabilmek” için buraları “güvenilir olmayanlardan temizlemek” gerekiyordu. Bir yandan buranın yerlilerine kendilerini kabul ettirme, dost edinme ihtiyacı, bir yandan “büyük korku”nun etkisiyle buraları güvenilmez unsurlardan temizleme ihtiyacı, cehalet ve çarpık zihniyetle birleşince birbiri ardına çirkin, acımasız, zalimce işler yaptırdı. İttihatçıların başlatıp Cumhuriyetçilerin devamını getirdiği travmalar olarak Ermeni tehciri de, nüfus mübadelesi de, azınlık mallarına elkonulması da, Varlık Vergisi de, 6-7 Eylül olayları da hep bu büyük korkunun tezahürüdür.  Anadolu’da hakimiyet kurmanın, buralara kök salıp yerleşmenin ve büyük korkuyla baş etmenin yolu olarak yapıldı pek çok şey: Türk kimliği yaratmak, devlet kurup millet icat etmek, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi, dini kamusal alandan kovmak, irtica ile mücadele, İslâmi dönemi atlayıp Şaman dönemlerde kök aramak, gayrimüslimlerden kurtulmak, devlet eliyle yeni bir zengin sınıf yaratmak,…

Bugün bu ülkede olan-biteni anlamak için bir yandan Ergenekon’un Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantısını araştırmak gerektiği kadar, bir yandan da her türlü açılım-sivilleşme-özgürleşme sürecine karşı çıkan, “Kürt sorununa barışçı çözüm” denince ayağa kalkan, bölünme sendromuyla ırkçı bir söyleme sarılan kentsoylu-laik seçkinlerin göçmen geçmişlerinden tevarüs ettikleri, bu topraklarda varolma kaygısına da bakmak gerekir. Anlamaya çalışalım, ama oraya takılıp kalmayalım; zira Özaydınlı’nın da dediği gibi, “korku sahte, ırkçılık gerçek”tir. Korkunun sahteliğini ifşa etmeli, bu topraklarda hem kendilerinin hem de başkalarının rahat yüzü görmesinin yolunun, sahte korkuları kendine payanda yapan ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici zihniyeti terk etmekten geçtiğini vurgulamalıyız. Evet, iktidarını, ayrıcalıklarını ve seçkin konumunu kaybetmek zordur; saçmalattırır, hırçınlaştırır, saldırganlaştırır; ama zulüm ile âbâd olunmayacağı da ilahi bir kanundur. Türkiye artık korkularından da, tabularından da kurtulmak, hem kendisiyle hem de dünya ile barışmak durumundadır; süreç bu yönde ilerlemektedir

 

KAYNAK