Gezi Parkı Üzerinden Erdoğan’a ve Türkiye’ye Vurmak '27.06.2013

İnsanların kafası karışık: merak ediyorlar, endişeleniyorlar. Şu tür sorular sıkça soruluyor: Gezi Parkı protesto eylemleri bir komplo mu, Erdoğan hükümetinin başarısızlığının sonucu mu? İslamcılar Türkiye’de başarısız mı? Erdoğan popülaritesini yitiriyor mu? Türkiye ekonomisi bu olaylardan etkilenir mi? Türkiye bundan sonra nereye doğru gidebilir, vs.. Bu arada insanların bir kısmı zamanlarının çoğunu sosyal medyadaki, özellikle de twitter’daki tartışmaları takip etmekle meşguller. Türkiye-Mısır ekonomik ilişkilerini konu alan konuşmam sırasında bu tür sorular bana da soruldu. Bu vesileyle bu konudaki düşüncelerimi yazıya dökmek vacip oldu.

Son söyleyeceğimizi baştan söylemek gerekirse, Gezi Parkı olayları kısmen masum gerekçelerle başlamış olmakla birlikte, kısa sürede karanlık odakların devreye girdiği, Gezi Parkı üzerinden Erdoğan’a ve Türkiye’ye vurma eylemleridir. Komplo teorilerine çok prim veren biri değilim; her taşın altında bir bit yeniği aramanın sağlıklı olmadığını düşünürüm. Ancak bazı gerçekleri de görmek, olayların seyrini Türkiye ve dünyada olup bitenlerle irtibatlandıran anlamlı bir çerçeveye oturtmak gerektiği kanısındayım. Atalarımızın tavsiyesine uyup, “sapla samanı birbirine karıştırmamak” için, Gezi olayları bağlamında yaşanan gelişmeleri ikiye ayırmalıyız: 1) Çevreci masum talepler, yaşam tarzına müdahale algısı üzerinden oluşan endişelerin dışavurumu, 2) Fırsatı ganimet bilerek, Erdoğan’ı seçim sandığıyla alt edemeyeceğini bilen yerel güçler ile Türkiye’nin çıkışından rahatsızlık duyan dış çevrelerin ittifak halinde Erdoğan’ı ve Türkiye’yi dize getirme çabası. Düğmeye basılmış gibi aynı anda illegal-marjinal örgütlerin alana üşüşmesi, Başbakan’a ve ailesine hakaret pankartları, sosyal medya üzerinden taarruz, birçok şehirde eşzamanlı eylemler, Washington Post dahil birçok yabancı gazeteye verilen ilanlar, “Erdoğan Türkiye’yi Yakıyor” türünden manşetler ve bunlara eşlik eden karalayıcı yorumlar, Tahrir ve Türk Baharı benzetmeleri, nihayet bazı İsrail’li yetkililerin olayların Erdoğan’ın istifasına kadar sürmesi temennileri hiç de masum olmayan, “organize işler” çağrışımı yapan gelişmeler.

Birinci konu samimiyetle yaklaşılması, kulak verilmesi gereken, demokrasilerde görmeye alışmamız gereken, doğal, masum taleplerle ilgili. Taksimi yayalaştırma projesinin, ağaçların kesilmesinin, vaktiyle yıkılmış Topçu kışlasının yeniden inşa edilmesinin hiç de isabetli olmayacağını düşünen bir kesim var; “Taksim Platformu” adı altında örgütlenmişler. Gezi Parkı’nın aynen korunmasını istiyorlar. Onlarla birlikte hareket eden, yaşam tarzlarına müdahale edildiğini, hareket kabiliyetlerinin azaldığını ve nefes alma alanlarının daraldığını düşünen endişeli bir kitle var. Bunlarla oturup konuşmak, muhatap almak, talepleri dinlemek, mümkünse bir orta yol bulmak, gerekirse bazı projeleri ertelemek veya vazgeçmek gerekir. Oysa ikinci konu o kadar masum değil.

Türkiye’nin Yükselişinden Rahatsızlık Duyanlar Var

Son on yılda Türkiye’nin gösterdiği gelişme, makroekonomik göstergelerini iyileştirmesi, bir bölge gücü olarak yükselmeye başlaması, (malum nedenlerle Irak ve Suriye dışında) komşularıyla ve çevresiyle ilişkilerini geliştirmesi, Balkanlara, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya açılması açıkça birilerini rahatsız ediyor. Suriye krizi üzerinden belli edilen tavırlar, rahatsızlıklar çok açık. Bunlara Mavi Marmara krizini, İsrail’in özür dilemek zorunda kalmasını, Erdoğan’ın çeşitli uluslararası ve ulusal platformlarda, BM’yi, AB’yi, İsrail’i, Almanya ve Fransa’yı, Suriye’deki katliamlara seyirci kalanları sert bir dille eleştirmesini ekleyelim. Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da haritaların değişme ihtimali, Arap Baharı’nın geleceği, ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı planlarında Türkiye’nin birilerinin hesaplarını bozduğu; savunma sanayinde kaydettiği gelişmelerin, nükleer santraller, Kanal İstanbul, 3. Köprü vs. projelerin bazılarını ürküttüğünü görmek mümkün. Gelelim yerli rantiyeler meselesine.

Türkiye’de devlet eliyle zengin yaratma ve rant dağıtımı mekanizmalarının işlemez hale gelmesi, yükselen muhafazakar burjuvazi, pazarı paylaşmak zorunda kalan İstanbul kökenli zenginler; faiz lobisinin çıkarlarının zedelenmesi ve bunlardan duyulan rahatsızlığın altını çizmek gerekir. Terör sorunu ve Kürt sorununun barışçı yollardan çözülmesi bugüne değin petrol kaçakçılığından, uyuşturucu kaçakçılığından, silah kaçakçılığından, insan kaçakçılığından sağlanan rantları bitirecek. Türkiye normal, demokratik, istikrarlı bir ülke olunca Hazine içerden ve dışarıdan yüksek faizlerle borçlanmak zorunda kalmayacak; faiz lobisi kaybedecek. IMF’ye borç bitti; yeniden borç alıp devlet eliyle, halkın sırtından zarar kapattırma devri bitti. Azınlık vakıflarının malları iade edildikçe bazılarının vaktiyle kimlerin servetine konarak zengin olduğu sorgulanır hale gelecek. Bütün bunlara bir de 28 Şubat’ın askeri ayağından sonra sivil ayağından da hesap sorulma ihtimalinin güçlenmesini ekleyelim. Bütün bu gelişmelerin birilerini fena halde rahatsız ediyor olması kuvvetle muhtemel. Darbelerin ve muhtıraların finansörlüğünü yapıp darbe sonrasında yapılan keyfi yeniden bölüşümlerden keseyi dolduranların bu devrin bittiğini görmekten rahatsız olmaları çok doğal. Toparlayalım.

Türkiye’de Başbakan’ı ve hükümeti istifaya çağırmanın hiçbir haklı zemini yok: makro göstergeler iyi, çevrilemeyen borç yok, IMF’ye borç sıfırlandı, bütçe açığı çok düşük düzeyde, enflasyon kontrol altında, işsizlik dünya ile kıyaslandığında makul seviyede, enflasyon kontrol altında, cari açığı finansman sorunu yok, reel faizler sıfıra yakın, ülke dış yatırımcı için cazip güzergahlardan biri, ekonomik büyüme yeniden yükselme trendine giriyor. Kitleleri sokağa döküp “Erdoğan istifa” dedirtmeyi haklı kılacak bir tablo ortada yok. Bunu dedirtenlerin derdi başka: yukarıda belirtildiği gibi içerde rantiye düzeninin bitmesi, dışarıda bölgesel bir aktör olarak yükselişin doğurduğu rahatsızlık. Ama eleştirilmesi gereken bir şeyler yine de yok değil.

Biraz Da Özeleştiri

Erdoğan ve ekibi 2002 yılından bu yana Türkiye’ye çok büyük hizmetlerde bulundu. Askeri vesayeti dize getirdi, birçok siyasi ve iktisadi başarıya imza attı, terör sorununu çözüm yoluna koydu. Ancak zaman zaman rahatsız edici boyutlara ulaşan bir üslup sorunu var. Sayın Erdoğan’ın birçoklarınca “dayatmacı” gibi görünen sert bir üslubu var. Çamlıca’ya Cami, Taksim’e kışla, kürtaj yasağı, içki satışıyla ilgili yeni düzenlemeler, çocuk sayısı, nasıl bir gençlik yetiştirileceği, vs. gibi, bir kısmı zamanlamanın isabetsizliği, bir kısmı üslubun sertliği ve topluma gerekçelerin yeterince izah edilememesi gibi nedenlerle oluşan rahatsızlıklar var. Devlet eliyle topluma biçim verme çabaları olarak algılanan çıkışlar üzerinden yaşam alanlarının giderek daraldığını düşünen, seçimlerle bir çıkış umudu görmediği için umutsuzluğa kapılan, hırçınlaşan, endişeli kesimler var. 28 Şubat adı verilen karabasan sürecinde dindar-mütedeyyin kesimlerin yaşadığı haleti ruhiyeyi bugün tersinden yaşayan Kemalistler, ulusalcılar, laikçiler, endişeli modernler var..

Yapılması Gereken

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye tavsiyelerini başucumuza asma zamanı. Sabırlı, itidalli, merhametli olma zamanı, herkesi kucaklama zamanı. Devlet eliyle topluma biçim verme çabası da, böyle bir görüntü vermek de sağlıklı değil; bu konuda yapılabilecek en iyi hizmet, sivil toplumu güçlendirmek. Çocuklarının, gençlerin nasıl yetiştirilmesi gerektiğine bırakalım ana-babalar karar versin; eğitim ve terbiye faaliyetlerini dernekler, vakıflar, sivil toplum yapsın. Bu ülkede doğruları ve değerleri bizimkinden farklı insanların yaşadığını da unutmayalım. Vaktiyle Kemalist rejimin mütedeyyin kesimlere yaptığı eziyetin benzerini şimdi biz başkalarına yapmayalım. Masumlara ve demokratik taleplere karşı duyarlı, merhametli, kucaklayıcı olalım; maksadı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olanlara karşı ise dik duralım, kararlı olalım, yaptıkları hukuksuzlukların hesabını soralım.

 

AYNAKLAR