Büyük Devletin Kavgası da Büyük Olur: Çare Devleti Küçültmektir

En son Cemaat-Hükümet kavgasında bir kez daha şahit olduğumuz üzere, Türkiye’de öteden beri bitip-tükenmek bilmez bir “devleti ele geçirme” mücadelesi olagelmiştir.

Osmanlı döneminde Tanzimat’tan itibaren başlayan bu kavga, önceleri bürokrasi ile Padişah arasında bir iktidar mücadelesi şeklinde sürmüş, son dönemde İttihat ve Terakki-Padişah arasında bir iktidar savaşı olarak zirveye tırmanmıştır. Sonunda II. Abdülhamid’i tahttan indirmeyi başarmış, dolayısıyla “devleti ele geçirmiş” olan İttihat ve Terakki, 1909-1918 arası on yıllık dönemde (tecrübesizlik, sonrası için bir plânı olmama, aşırı kin ve hırs, kuşatılmışlık hissinin verdiği hırçınlık, maceraperestlik gibi bir dizi nedenle) koskoca bir imparatorluğun çözülmesine ve paramparça olmasına sebep olmuşlardır. (Balkan faciası, Ermeni tehciri, I. Dünya Savaşı’na Almanların yanında apar-topar girilmesi, yenilgi üstüne yenilgi ve sonuçta Balkanların, Kuzey Afrika’nın, Hicaz’ın ve Kafkasların kaybedildiği, Anadolu’ya sıkışmak zorunda kalan, perişan bir devlet, büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin devleti ele geçirmiş olmasının sonucudur.)

Devleti ele geçirme mücadelesi Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, Mustafa Kemal ile Kurtuluş Savaşı’nda beraber hareket ettiği (aralarında Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele’nin de bulunduğu) şahsiyetlerle çok geçmeden yollar ayrılmış; “devleti ele geçirmiş” olan taraf, diğer tarafı tasfiye etmiş, Kurtuluş Savaşı kahramanlarını İstiklal Mahkemelerinde yargılamış, siyasetle uğraşmamak şartıyla canlarını bağışlamıştır.

Devleti ele geçirme mücadelesi tek parti dönemi bittikten sonra da devam etmiştir. Menderes döneminde başlayan halka açılma çabasının ve halkın taleplerinin önü, kendisini “devletin hamisi ve banisi” olarak gören güçlerce kesilmiştir. Perde gerisinde devleti kontrol eden vesayet güçleri devleti başkasına kaptırmamak için uğraşırken, sağcı-solcu-dinci hareketler mütemadiyen gerek birbirlerine, gerekse vesayet güçlerine karşı devleti ele geçirme mücadelesi içinde olmuşlardır. Bugün Hükümet ile Cemaat arasında bir süredir devam eden kavga, esas itibariyle bir “devleti ele geçirme” mücadelesinin tezahürüdür. Başka bir deyişle, yakın tarihimizde Türkiye’de sağcı olsun solcu olsun veya dini eğilimli olsun, hemen her kesim devleti ele geçirmeye çalışmakta, her seçim öncesinde kıyasıya, yer yer ölümüne bir mücadele yaşanmaktadır. Acaba bunun sebebi nedir? Neden biraz kendine güveni gelen, biraz taraftar toplayan her hareket devleti ele geçirmeye çalışmaktadır? Bu soru sosyal bilimcilerimizin üzerinde ciddiyetle durması, tartışması gereken bir sorudur.

Bu satırların yazarına göre, bizdeki müzmin “devleti ele geçirme mücadelesi”nin başlıca 3 sebebi vardır:

1. Devlete öteden beri büyük önem veren, ona yarı-kutsallık atfeden, “devlet-i ebed müddet” için her şeyin göze alınmasını telkin eden, milleti devlete kurban eden anlayış,

2. Cumhuriyet döneminde devletin, kendi kalıbına uymayan toplum kesimlerini ideolojik ve siyasi nedenlerle sık sık “tokatlaması,”

3. Devletin aşırı büyük, gücü her şeye yeten, “ele geçirilmesi ihmale gelmeyecek kadar güçlü” bir kurum, bir rant dağıtım mekanizması olması.

Bunlardan her biri esasen ayrı ayrı üzerinde durulması gereken, tarihi, felsefi ve siyasi implikasyonları olan olgulardır. Ancak bir köşe yazısının sınırları içinde kalarak kısaca değinmek gerekirse, şunu söylemek mümkündür:

Birinci sebep bağlamında, bu satırların yazarı “devletin bastığı yerde ot bitmez” diyen, dolayısıyla devleti gereksiz veya yararsız bulan anarşist ya da anarko-kapitalistlerden değildir. Ancak bunun yegâne alternatifi, -bizde çoğunlukla öne çıkan- devlete yarı-kutsallık atfeden ve milleti devletin hizmetkârı gören, bundan dolayı da devleti sınırsız yetkilerle donatan anlayış da değildir. İfrat ve tefrite gerek yoktur; orta yol “sınırlı ve sorumlu” devlettir. Devlet, son tahlilde varoluş amacı topluma hizmet olan, güvenliği ve adaleti sağlamakla yükümlü, tek tek bireylerce yapılması çok maliyetli bazı hizmetleri üreten, bunları yapabilmek için de vergi toplama ve gerektiğinde -meşru sınırlar içinde- zor kullanma gücü olan bir aygıttır. Bu çerçevede devleti ele geçirme mücadelesinin ölümüne olmaktan çıkması ve kabul edilebilir sınırlar içinde bir siyasi mücadeleye dönüşmesi için yapılması gereken şeylerden biri, devlet anlayışımızın bütün dinî, felsefî, iktisadî ve siyasî içerimleriyle birlikte sorgulanmasıdır.

İkinci olarak, Cumhuriyet döneminde devletin, kendi kalıbına uymayan toplum kesimlerini ideolojik ve siyasi nedenlerle sık sık “tokatlaması,” devletin tokatını yiyen kesimlerde bu dayaktan kurtulmanın yegâne yolunun onu ele geçirmek ve kendi kontrolü altına almak olduğu yönünde bir algı yaratmıştır. Bunun büyük ölçüde sorumlusu, imparatorluk bakiyesi heterojen bir topluma yeniden şekil verip tek-tip, homojen bir toplum yaratmaya çalışan devlettir. Devlet tarafından dışlanan, horlanan, aşağılanan, kamusal alandan kovulan, sık sık devletten dayak yiyen herkes, doğal olarak, devleti ele geçirmeye kafayı takmaktadır. Esasen Erdoğan liderliğinde 2000’li yıllarda tanık olduğumuz hareket, Anadolu’nun devletten hep ikinci sınıf insan muamelesi görmüş, devletin kaymağını yiyen kentsoylu seçkinlerce “göbeğini kaşıyan, bidon kafalı,..” olarak aşağılanan alt-orta sınıfların oluşturduğu “çevre”nin merkeze yürümesi hareketidir. Bu defa, son yıllarda ayağının altından iktidar zemini kaymış, ayrıcalığını yitirmiş ve devletin tokatını yemeye başlamış, kendisini “köşeye sıkıştırılmış kedi” gibi hisseden, siyasetten umutları tükenmiş kesimlerin devleti demokrasi dışı yollarla ele geçirme çabasına tanık oluyoruz. Sosyal medyada, yazılı ve görsel basında, sokakta şahit olduğumuz hoyratlığın, hırçınlığın, terbiyesizliğin, ahlâk ve edebe aykırı saldırıların son tahlilde nedeni, devletin normal yollardan ele geçirilme umutlarının yitirilmiş olmasıdır.

Üçüncü ve son olarak, Türkiye’de bitip tükenmek bilmez devleti ele geçirme çabasının altında yatan temel nedenlerden biri de, devletin iktisadi ve siyasi anlamda “aşırı büyük” olmasıdır. Devlet aşırı büyük ve sınırsız oranda güçlü olduğu için hukuk devleti ilkesine duyarsız kalabilmekte, faili meçhul cinayetler işleyebilmekte veya işlettirebilmekte, vatandaşı devlet eliyle terbiye etmeye kalkışabilmekte, adamına göre muamele yapabilmektedir. Yine aşırı güçlü olduğu için devlet, iktisaden piyasa mekanizmasına duyarsız kalabilmekte, rant yaratabilmekte, devlet eliyle servetin el değiştirmesini sağlayabilmekte, rant dağıtımı yoluyla kendi zenginlerini yaratmaya fırsat vermektedir. Bu anlamda Türkiye’de devleti ele geçiren çok şeyi, hattâ her şeyi ele geçirmiş olmaktadır. Bundan dolayı da kısa yoldan zengin olmak isteyenlerin, rant dağıtımından pay isteyenlerin, devlet eliyle vatandaş terbiye etmek isteyenlerin gözünde devlet, mutlaka ele geçirilmesi gereken, ele geçirilmemesi düşünülemeyecek bir “vahşi cazibe,” uğruna şampanya patlatılan bir aşüfte haline gelmektedir.

Oysa Lawrence Reed’in enfes ifadesiyle, “Size istediğiniz her şeyi verebilecek kadar büyük olan bir devlet, istediğinde her şeyinizi de alabilecek kadar büyüktür.” Yine Lord Acton’ın müthiş ifadesiyle “Güç yozlaşma eğilimindedir, mutlak güç mutlaka yozlaşır.” Dolayısıyla Türkiye’de her kesime tebelleş olan “devleti ele geçirme” hastalığından kurtulmanın yolu, devleti küçültmekten, onu sınırlı-sorumlu bir hizmet aygıtı haline getirmekten geçmektedir. Yetkileri sınırlı, hukukun üstünlüğüne dayalı, herkese eşit mesafede duran, kısa yoldan köşe dönmeye imkân vermeyen, büyük bir özveriyle çalışmayı gerektiren bir kamu hizmeti kurumu haline getirilmiş bir devlet, istisnalar dışında kimsenin ele geçirmeye çalışmayacağı, bunun için ölümüne mücadeleyi göze almayacağı bir devlet olacaktır. O zaman da Türkiye’de seçimler her defasında bir ölüm-kalım mücadelesi olmaktan çıkacaktır.