Görmeyen Gözler, Alevden Mızrak Gibi Kelimeler: Cemil Meriç Deyince…

Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 6 Aralık 2014 tarihinde, kuruluşunun 10. yıldönümü vesilesiyle bir sempozyum düzenledi. Muhafazakâr Düşünce Sempozyumunun ana teması Türkiye’de Muhafazakâr Düşünceyi Etkileyen Düşünürler idi. Bendenizin payına Cemil Meriç düştü. Kendisiyle üniversite yıllarımızda (1980’lerin ilk yarısı), ömrünün son demlerinde tanıştığımız, eserlerini yutarcasına okuduğumuz, entellektüel dağarcığımızın dolmasında, ufkumuzun genişlemesinde çok büyük emeği olan o mümtaz şahsiyeti anlatmak, rahmetle anıp minnettarlığımızı ifade etmek fırsatı bulduk. Ondan çok şey öğrendik, düşünce ummanında onunla gezindik, onun kelimeleriyle kanatlandık, Doğudan Batıya, Osmanlıdan Cumhuriyete seyahatler yaptık. Üstadın doğum tarihi 12 Aralık 1916. Dolayısıyla sempozyum tarihi doğum tarihiyle neredeyse çakışmış, doğumunun seneyi devriyesinde anmış gibi olduk. Allah gani gani rahmet eylesin, nur içinde yatsın.
 
     Kimdir Cemil Meriç? Kendi deyimiyle, “Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Ne muhteşem terkip, ne derin bir tasvir, tam da ona yakışan türden. Peki irfan nedir? Üstad’dan dinleyelim: “İrfan insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak, önyargıların köleliğinden kurtulmaktır, önyargıların ve yalanların (Kİ,9). Kendisiyle ilgili tasvirler çok: şair, filozof, yazar (M. Tekin); kendisi “sosyoloji okuttum, yani edebiyatçıyım” der. Kimilerine göre “bulutları delen kartal”dır o (M. Armağan, S. Coşkun), kimine göre “bir mabed işçisi” (D. Cündioğlu), kimine göre “Türkçe’nin en büyük hatibi” (Ü. Meriç), kimine göre “düşüncenin gökkuşağı” (M. Armağan).
 
     Enteresan, çalkantılı bir hayat hikâyesi var Meriç’in. Dimetoka’dan (Rumeli) Balkan Savaşları sırasında önce Halep’e, oradan Hatay’a hicret eden göçmen bir ailenin çocuğudur. Hatay’ın kozmopolit kültürel ortamında yetişir. Ötekileştirilmenin, dışlanmanın sancılarını yaşar. “Hatay Hükümetini devirmek” suçundan idamla yargılanır; mahkemede “Evet ben Marksistim” diye haykırır. Nahiye müdürlüğü yapar (Hatay), Fransızca öğretmenliği yapar (Elazığ), okutmanlık yapar (İstanbul). İlk gençlik yıllarında milliyetçidir, oradan sosyalizme savrulur; her şeyden kuşkuya düşer, ateizmin sınırlarında gezinir. Hind edebiyatıyla ilgilenmeye, Vedalar ve Upanişadlar’ı[1] keşfettikten sonra yeniden imanına kavuşur, Osmanlı’ya döner, kendini bulur. Erken sayılabilecek bir yaşta gözlerini kaybeder, dünyası kararır, ama azimlidir; yanıbaşındaki vefakâr ve fedakâr insanların yardımıyla okumaya, yazmaya devam eder. En güzel eserlerini ömrünün “gündüzünü kaybettiği” döneminde verir. 1916’da Reyhaniye’de başlayan yaşam macerası 1987’de İstanbul’da son bulur.

     Cemil Meriç deyince, acaba bugünün nesillerine ne söyleyebiliriz? Ondan bize kalan entellektüel miras nedir? Cemil Meriç’ten neler devşirmeliyiz? Çok şey söylenebilir… Ancak uzun hikâyeyi kısa keserek söylersek, benim aklıma 5 şey geliyor:  1) Yetiştiği kozmopolit kültürel ortam, 2) Etkileyici şiirsel üslûp, 3) Görmeyen gözlerden fışkıran irfan hazineleri eserler, 4)Tumturaklı terkipler, zekânın imbiğinden süzülmüş vecizeler, 5) Doğu ile Batıyı kucaklama, Sol ile Sağı barıştırma ve yerli olma çabası. Her biri ayrı bir makale konusu olabilecek bu hususlar üzerinde kısaca duralım.

1. Yetiştiği kozmopolit kültürel ortam: Hatay’ın çok çeşitli dinlere, dillere, mezheplere ve etnik unsurlara evsahipliği yapan kozmopolit kültürel ortamı bence Cemil Meriç’in geniş ufuklu, sınır tanımaz, kucaklayıcı entellektüel kimliğinin oluşmasında belirleyici bir öneme sahiptir. O yıllarda Hatay Fransız mandası altındadır. Türkler, Türkmenler, Fransızlar, Araplar, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Aleviler ve Sünnilerin yan yana, iç içe yaşadıkları son derece kozmopolit bir sosyo-kültürel ortam vardır. Siyasal ve kültürel ortama rengini veren ana olgu, çeşitliliktir. Türkiye’de “kütüphaneleri dilsiz bırakan” harf inkılâbı Hatay’ı etkilemiş değildir. Osmanlıca, Fransızca, Arapça ve öteki yerel diller serbestçe konuşulmaktadır. Meriç Arap, Türk ve Fransız hocalardan ders almış, Batılı Klasiklerle o yıllarda tanışmıştır. “150’likler” olarak bilinen, harf inkılabı neticesinde Medresede müderrislik yapamaz hale gelmiş birçok hoca da Hatay’a sığınmıştır. Velhasıl, çeşitliliğin damga vurduğu o zengin kültürel ortamın Meriç’e kazandırdığı çok şey vardır.

2. Büyüleyici Şiirsel Üslûp: Meriç’i özel kılan en önemli özelliklerinden biri de etkileyici hattâ büyüleyici şiirsel üslûbudur. Onun yazıları, denemeleri adeta “nazım gibi nesir”dir. Şiirle düzyazıyı harmanlayan, kulağa musıkî gibi gelen, kelimelerin mükemmel bir uyum içinde, semavi bir şevkle dansettiği, “şiir giydirilmiş” düzyazılardır. Okuyucunun Meriç’e bağlanmasında, ilk eserini okumaya başlar başlamaz “öteki eserlerini de okumalıyım” demesinde, bazı pasajlarını dönüp dönüp bir daha okumasında Cemil Meriç’in o müthiş şiirsel üslûbunun büyük etkisi vardır.

3. Görmeyen Gözlerden Fışkıran İrfan Hazineleri: Cemil Meriç’ten almamız gereken derslerin en önemlilerinden biri de, başarısızlık için mazeret üretmemek, herhangi bir açıdan –günümüzün moda tabiriyle- “engelli” olmamızın ardına sığınmamak gerektiğidir. Meriç 38 yaşında gözlerini kaybetmiş, kısa bir sarsıntı döneminin ardından, [dehâ ve fazilete düşman Bakire Tanrıça]  Nemesis’e inat, “körlüğün nârını ilmin ışığına çeviren adam” (H. Tuncer) olmuştur. Görmenin ne demek olduğunu, tersinden söylersek, gündüzünü kaybetmenin ne demek olduğunu şu satırlardan daha iyi ne anlatabilir: “Görmek, yaşamaktır; vuslattır görmek. Her bakış, dış dünyaya atılan bir kementtir, bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış… Şehrin bütün kadınları gören gözler için süslenir” (J1, 41). Gözlerini kaybetmiş, ama hayata küsmemiştir Cemil Meriç; bütün önemli eserlerini, -başta kızı, muhterem Hanımefendi, Prof. Dr. Ümit Meriç olmak üzere- fedakâr insanların yardımıyla, gözlerinin dış dünyaya kapalı, ama zihin ve gönül dünyasına açık olduğu dönemde vermiştir. Her biri düşünce ufkumuzu genişleten, dünyayı daha geniş bir pencereden görmemizi sağlayan, önyargılarımız ve “idrakimize vurulan prangalar”dan kurtulmamızı sağlayan eserlerdir bunlar:  
 
  • Bir Dünyanın Eşiğinde, İstanbul, 1976, Ötüken Neşriyat (İlk baskı: Hint Edebiyatı, İstanbul, 1964, Dönem Yayınları).
  • Saint-Simon: İlk Sosyolog-İlk Sosyalist, İstanbul, 1967, Çan Yayınları.
  • Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon (1809-1865) İstanbul, Türkiye Harsi Araştırmalar Derneği Yayınları.
  •  Bu ülke, İstanbul, 1974, Ötüken Neşriyat. [BÜ]
  • Umrandan Uygarlığa, İstanbul, 1974, Ötüken Neşriyat. [UU]
  • Mağradakiler, İstanbul, 1978, Ötüken Neşriyat. [M]
  • Kırk Ambar, İstanbul, 1980, Ötüken Neşriyat. [KA]
  • Bir Facianın Hikâyesi, Ankara, 1981, Umran Yayınları. [BFH]
  • Işık Doğudan Gelir, İstanbul, 1985, İnsan Yayınları. [IDG]
  • Kültürden İrfana, İstanbul, 1992, İletişim Yayınları. [Kİ]
  • Jurnal 1/2 , İstanbul, 1992/93, İletişim Yayınları. [J]
  • Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İstanbul, 1993, İletişim Yayınları. [SNVK][2]
4. Tumturaklı Terkipler, Zekânın İmbiğinden Süzülmüş Vecizeler: Cemil Meriç’in gönlümüzde taht kurmasını sağlayan unutulmaz özelliklerinden biri de, hiç kuşkusuz, motto gibi, slogan gibi, akılda tutulması ve ezberlenmesi kolay vurucu cümleler, keskin bir zekânın ve engin bir birikimin imbiğinden süzülmüş terkipler, özlü sözler, vecizelerdir. Kelimeleri “alevden bir mızrak” gibidir Üstadın. “Düşünce fâtihi,” “cihangir zekâ,” “serâzâd düşünce,” “âraftaki dâhi,..” gibi terkipler kelime dağarcığımıza onun armağanıdır. İslam dünyasının yetiştirdiği en çaplı âlim ve düşünürlerden biri olan İbn-i Haldun’u “kendi semasında tek yıldız” olarak selâmlar (UU). İşte size her biri üzerinde derin derin düşünmemiz gereken bu zekâ ve birikim semeresi vecizelerden bazıları:
  • Şuur uçurumların önünde uyanır, düşünce buhranların çocuğu. (UU)
  • İdeolojiler yol gösteren bir harita değil, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. (BFH, 1)
  • Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır. (CMD, 205)
  • Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede düşünce adamı nasıl çıkar? (J)
  • Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. (BÜ, 28)
  • Tercüme bir yaratış, bence … şiir gibi, deneme gibi, ama onlardan çok daha güç. Evet tercüme sanatların en gücü: başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi. Tercümede lâfza teslimiyet, ihanetlerin en büyüğü. (BÜ, 41)
  • Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. (BÜ, 80)
  • Mukaddeslerin emrinde olmayan her düşünce, şuursuz bir debeleniş, fikri bir istimna (kendini tatmin). (M, 70)
  • 19. asra kadar Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardı: İslamiyet vahye dayanan bir hakikatler bütünü… Yunus’un mısralarını kanatlandıran İmanla, Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nurdan. İslâmiyet Süleymaniye’de kubbe, Itri’de name, Bakî’de şiir. (M 29)
  • Zilletten kurtulmanın yolu, hassasiyetimizi ispattır. Hassasiyet, şuur ve fedakârlık demek. Şuur, hiçbir kiliseye bağlanmamak, her vesayeti reddetmek, kapılarını her ışığa açmak demek. Fedakârlık ise inandığı değerler uğruna her çileyi göze almak, hatta ölümü bile. Saygıya lâyık insan, kendi kafasıyla düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir. (M, 29-37)
  • Rejimlerin en güzeli, zekâyı karanlığın tasallutundan koruyan ve beyni mahalle köpeklerine peşkeş çekmeyendir. (J1, 307)
  • Türk düşüncesinin en büyük düşmanı, dildeki istikrarsızlıktır. Dilde ırkçılık yapmaya kalkışmak, çılgınlık. (M, 23)
  • Dilde inkılâp olmaz. İhtiyar tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır. (M, 25)
  • Uydurma dil, tarihten kaçanların, şuursuzluğun, hafızasını kaybeden bir neslin, ülkesizlerin dilidir (BÜ, 84).
  • Harf inkılâbı kütüphanelerimizi tuğla yığınına çevirmiş, irfanımızı düne bağlayan köprüleri uçurmuş, (M, 24) kütüphanelerimizi dilsizleştirmiştir. (M, 34)
  • Bir toplum dilini kaybederse hafızasını kaybeder; bugünü düne bağlayan köprüler dinamitlenir. (KA1, 453)
  • Tenkit (eleştiri) hakkının mutlak olmadığı her ülkede, alkış bir yalandır. (Kİ, 387)
  • Batı Taklitçiliği: Üç kıtaya hakim olmuş bir medeniyetin, dünyaya adalet ve kardeşlik dağıtmış bir ülkenin hiçbir zıpçıktı “uygarlığı” taklide ihtiyacı yoktur. (Kİ,392)
  • Osmanlı toplumsal düzeni: Osmanlı’nın asırlarca gerçekleştirdiği ictimai nizam, bütün sosyalist ütopyaları aşan bir cennet. (J2, 204)
  • Sanat için sanat, sanatkârın gerçeğini sahtesinden ayıran şaşmaz ölçü. Cemiyet için sanat, “köylü efendimizdir” yalanının az daha efendicesi. ( J1, 174)
  • Kökü mazide olmayan her insan, memleketine ve başka memleketlere yabancıdır. (SNVK, 192)
5. Doğu-Batı, Sağ-Sol çatışması ve Yerlilik Kaygısı: Cemil Meriç’in kulak vermemiz, ders almamız gereken önemli bir yönü de, ondaki Doğu ile Batıyı kucaklama, Sol ile Sağı barıştırma ve yerli olma çabasıdır. Der ki Üstad: “Batı, Batı… Fakat zavallı dostum, Batıyla Doğu insan beynin iki yarım küresi. Vehimlerinden sıyrılan ruh için ne Doğu var, ne Batı. Doğu’yu incelemeyen Batı’yı nasıl anlar? 20. yüzyılın her yeni fikir abidesinde Hint mâbedlerinden getirilmiş sütunlar var. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) Upanişadlar’ı okuyanların çoktandır aşinası oldukları bir âlem” (J1, 147). Doğu gönlün, aşkın, hayalin vatanı; Batı aklın, tekniğin, realitenin (SNVK, 74). Toplumsal enerjimizin büyük ölçüde heba edilmesine sebep olmuş Sağ-Sol ayrımının saçmalığını dile getirir bir yerde: “Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız… Hıristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne? Bu maskeli haydutları hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcu” (BÜ, 77). Üstad gerek Batı tarihinde, gerekse kendi tarihimizde birbirine düşman gibi görünen, görülen ya da gösterilen şahsiyetleri barıştırma, aynı bütünün parçası, aynı ailenin çocukları olarak görme arzusundadır. Marx ile Weber, Tevfik Fikret ile Mehmet Akif, Cevdet Paşa ile Namık Kemal bunlar arasındadır. Her biri kendi devrinde ve kendini çevreleyen şartlar içinde kendi rolünü oynamış ve kendi katkısını yapmış bu şahsiyetleri birbiriyle vuruşturmanın ve düşmanlaştırmanın anlamı yoktur. Bu çerçevede örneğin, birbirine zıt fikirler ileri süren iki tarihi şahsiyet olarak, “Cevdet Paşa’yla bir dönemin kapandığını, Namık Kemal’in ise yeni bir dönemin müjdecisi olduğunu” söyler (Kİ, 93). “Cevdet Paşa muhteşem bir guruptur (batış), Kemal coşkun bir tulû (doğuş)” (Kİ, 96).

       Bu çaba, sağ ile solu barıştırma ve Doğu ile Batıyı aynı anda kucaklama çabası, bizce son derece önemli bir çabadır. Meriç’in açtığı çığırdan gidebildiğimiz takdirde tarihle köprüler kurmamız kolaylaşacak, Gazali ile İbn-i Rüşd’ü İslam düşüncesinin iki abidevi şahsiyeti olarak kucaklayabilecek, oradan günümüze uzanıp Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i, Cem Karaca ile Barış Manço’yu, Uğur Işılak ile Ahmet Kaya’yı aynı medeniyetin evlatları ve kültürümüzü zenginleştiren parlak memleket çocukları olarak görebilecek, çok aradığımız toplumsal barış, huzur ve sükûna kavuşabileceğiz.

     Son sözü “Bunca çaba niye? Ne olmak isterdiniz Üstad?” sorusunu sorarak, yine Meriç’e bırakalım: “Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü.” (M, 284) Meriç’ten öğrenecek çok şeyimiz var; rahmetle, hayırla ve minnetle yâd edelim. Okuyalım, okutalım, anlayalım, anlatalım; zira idrakimize vurulan zincirlerden kurtulma mücadelesi, mücadelelerin en güzeli, vesselam.

[1] Hind edebiyatının başucu eserleri, Hind Klasikleri.

[2] Meriç’in bütün eserleri, öldükten sonra, İletişim Yayınları tarafından yeniden basılmıştır.