Bir Samimiyet ve Şahsiyet Abidesi: Mehmet Akif Ersoy

    27 Aralık 2014 Mehmet Akif Ersoy’un ölümünün 78. yıldönümüydü. Vatan şairimiz, milli şairimiz, İstiklal Marşımızın yazarı Akif dünyadan göçeli 78 yıl olmuş. Rahmetle, minnetle anıyoruz. Akif denince bugünün nesline ne söylemeliyiz? Akif’ten bize kalan nedir? Akif’in yaşam öyküsünden ne tür dersler çıkarabiliriz?

     Kuşkusuz bu soruya herkesin mektebine ve meşrebine göre verecek bir cevabı vardır. Bendeniz Akif denince aklıma gelenleri şu şekilde özetleyebilirim: Akif bu toprakların yetiştirdiği en değerli insanlardan biri, karakter abidesi bir şahsiyettir. Samimiyet ve doğruluk timsalidir, şairdir, âlimdir, dinini ciddiye alan bir Müslüman’dır, kıymeti sağlığında iyi bilinmemiş, ömrünün bir bölümünü gönüllü sürgün hayatı yaşayarak yurtdışında geçirmiş bir memleket evladıdır. Bu söylediklerimizi, 3 madde halinde biraz açalım:

1. Akif karakter abidesi, dürüstlük ve samimiyet timsali, örnek bir şahsiyettir.

     Dost-düşman herkesin üzerinde ittifak ettiği bir gerçek şudur: Mehmet Akif dürüstlük ve samimiyet timsali bir insandır; özü-sözü birdir; yalan söylediği vaki değildir. Mevlana’nın meşhur ‘Yedi Öğüt’ünde ifadesini bulan, “ya olduğu gibi görünen, ya göründüğü gibi olan” bir insandır Akif. “Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek/Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dizeleri, hakikatin hatırının Akif için her şeyden üstün olduğunun ifadesidir. Dedem rahmetliden duyduğum güzel bir deyişle, kendisine “mal ve can emniyet edilebilir,” atalarımızın tabiriyle, “ipiyle kuyuya inilebilir” bir insandır o. Lüks ve şatafatı sevmeyen, gösterişten uzak, tevazu sahibi, örnek bir insan.

     Rivayet odur ki, milli marş olarak kabul edilmek üzere bir şiir yarışması düzenlenir. Akif, sırtına giyeceği paltoyu bile arkadaşından ödünç alacak kadar durumu namüsait olduğu halde, “para karşılığı milli marş yazılmaz” diyerek bu yarışmaya katılmaz. Yazılan şiirlerden hiçbiri beğenilmeyince, araya elçiler konur ve Akif İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna edilir. Ortaya çıkan şiir, duygu ve heyecan yüklü, maneviyat boyutu yüksek, her okunduğunda insanı –eskilerin tabiriyle- “cûş-u hurûşa getiren” müthiş bir eserdir. Şiir tarihinde bu kadar yoğun duygu yüklü, sürükleyici, heyecan verici başka bir şiir bulmak zordur.

     Akif’le aramızda “kalpten kalbe giden bir yol” olduğu kesin. Daha ilkokula bile gitmezken, çocuk yaşlarımda, İstiklal Marşı’nın devamı olduğunu bilmeden, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım/Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım/Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım/Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım” mısralarını duyduğumda çarpılmış, çok heyecanlanmıştım. Anladım ki Akif bağrı yanık, yüreği dağlanmış, milletin duygularına tercüman olan bir güzel adamdı..

     Sözünü sakınmayan, hazır-cevap, izzet-i nefsine düşkün, vakar sahibi bir insandır Akif. Sakalıyla alay etmeye kalkışan ve kendisine “Efendi, bu halinizle maymuna dönmüşsünüz” diyen birine, anında cevabı yapıştırır: “O halde müsaade edin, biraz da duvara döneyim!” Başka biri –mesleği baytarlık [veteriner] olan Akif’e istihza ile “Siz hayvan doktorusunuz değil mi?” diye sorar. Akif’in cevabı hazırdır: “Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?”

 2. Sağlığında kıymeti bilinmeyen bir boynu bükük memleket evladıdır Akif; ona bir özür borcumuz var.

     Üzücü, ama gerçek: Akif sağlığında yeterince kıymetini bilmediğimiz, işimize geldiğinde yardıma çağırıp sonra terk ettiğimiz bir insandır. Onun hayatını bu anlamda Milli Mücadele “öncesi” ve “sonrası” olarak ikiye ayırmak gerekir. Milli Mücadele öncesi ve sırasında Akif makbul bir insandır; devlet erkânınca sevilir, takdir edilir. Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya davet edilir; cephedeki askerin maneviyatını, milletin moral motivasyonunu kuvvetlendirecek şiirler yazması, vaazlar vermesi ve konuşmalar yapması rica edilir. Akif de bunu büyük bir memnuniyetle yapar. Başta meşhur Nasrullah Camii Kürsüsü olmak üzere, Anadolu’da pek çok yere gider, vaazlar ve konuşmalarıyla moralleri düzeltmeye, ümit aşılamaya ve ahaliyi Milli Mücadeleye destek vermeye çağırır. İstiklâl  Marşı için düzenlenen şiir yarışmasına katılmaya davet edilir. Para ödülü nedeniyle buna pek gönüllü olmayan Akif, aracılar yoluyla şiir yazmaya ikna edilir. İlk TBMM’de Anadolu’yu temsil eden Mebuslardan biridir, mazbatasını alırken adının karşısında ünvan olarak “İslam Şairi” yazılıdır. İlmi derinliği bilindiği için, Kur’an-ı Kerim meali hazırlama görevi verilir…

     Ancak ne zaman ki Milli Mücadele kazanılır, Cumhuriyet kurulur, yeni dönemi şekillendirecek inkılaplar başlar, Akif’le devletin yolu ayrılır. Ümmetin birliğinden yana, sıkı bir İslamcı olan Akif, Hilafetin kaldırılması, alfabenin değiştirilmesi, Osmanlı ile köprülerin atılması ve Ümmete sırt dönülmesi yönündeki politikaları benimsemez, yer yer şiddetle eleştirir. Akif’in yeni oluşan sistemle yollarının nasıl ayrıldığı en çarpıcı haliyle şu şiirde dile getirilir.

        Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
        Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
        Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!
        Boğamazsın ki! Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
        Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam,
        Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
        Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
        Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
        Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum,
        Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
        Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
        Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
        Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım,
        Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
        Zalimin hasmıyım ammâ, severim mazlumu,
        İrticânın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?

     Neticede iş devletin Akif’i takip etmek üzere peşine polis takmasına kadar gider. Bu duruma çok içerleyen Akif memleketi terk etmeye karar verir, Mısır’a gider. Ömrünün son aylarına kadar sürecek bir “gönüllü sürgün” hayatıdır bu. Bir zamanlar şiirler yazsın, vaazlar versin diye Ankara’ya davet edilen, “İslam Şairi” sıfatıyla anılan, İstiklâl Marşı’nın yazarı, vatan şairinin memleketini terk etmek zorunda kalması ne hazin bir durum, ne yaman bir çelişki, memleketin ne tür travmalar yaşamakta olduğunun ibretlik bir göstergesidir… Hâsılı kelâm, Mısır’a hicret eden Akif, ancak ölümüne birkaç ay kala, ilerleyen hastalığı nedeniyle tedavi maksatlı olarak memlekete döner, çok geçmez emr-i hak vaki olur, Hakkın rahmetine kavuşur.[1]

3. Safahat sadece bir şiir kitabı değil, bir ilim-irfan deryasıdır.

     Akif’ten bize kalan en önemli miras, hiç kuşkusuz, Safahat’tır. Çok azı dışında Akif’in bütün şiirlerinin toplandığı kitap olan Safahat sadece bir şiir kitabı değil, Akif’in düşünce dünyasını şiir formunda yansıtan bir ilim-irfan denizidir. İçinde ilim vardır, din vardır, tefsir vardır, felsefe vardır, nasihat vardır, velhasıl, ne ararsanız vardır. Safahat üzerinde kısa bir gezintiye ne dersiniz?

     Milli Mücadele/Çanakkale Şehitleri için söylediği sözler, müthiştir:

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor. …
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış, duruyor Peygamber.

     O yıllarda dört bir yandan işgale uğrayan vatan ve perişan durumdaki Ümmet için söyledikleri, bir çok bakımdan bugün de içinde bulunduğumuz durumu tasvir eder gibidir:

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı?

     Düşünür, ahlâk filozofu olarak Akif: Şu dizeler, ahlâkın kaynağının ne olduğuna dair yüzyıllardır devam eden felsefi tartışmaya bir cevap gibidir:

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

     Bu satırların yazarının da aynen katıldığı üzere, Akif’e göre insanların iyiliğe yönelmesinin, kötülükten kaçınmasının, erdemli insan olma hedefinin temel belirleyicisi “Allah korkusu”dur; Muhammed Esed’in daha kuşatıcı açımlamasıyla söylersek, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”dir. Bir başka ifadeyle, Allah ve Ahiret inancı, yani bir Hesap Günü bilinci olmadan, insanı, kötülük yapmaya gücü yettiği halde bundan uzak durmaya ve iyiliğe yönelmeye ikna etmek kolay değildir. Cemil Meriç bir yerde “medeniyet, insanın insana efendi davranmasıdır” der. İnsanın insana efendi davranması, hemcinsine kötülük etmekten sakınması, yani medenileşme, ancak Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımakla olur. Sorumluluk bilinci ve Hesap Günü kaygısı olmadan, silahların caydırıcılığının buna yetmediği yaşanan bunca tecrübeyle sabittir.

     Çalışma, emek, gayret: Akif, hayata tutunmanın, kendini korumanın ve varlığını sürdürmenin ancak çok çalışmakla mümkün olduğunu şu satırlarda dile getirir:

Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir,
Çalış, çalış ki bekâ sa’y olursa hak edilir. [sa’y: emek, çalışma]

     İlmin önemi, Batı'nın ilmini alalım mı? Akif ilmin öneminin farkındadır. Ona göre ilmin sanatın milleti olmaz; Batıdan bunları almanın sakıncası yoktur:

Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrum,
Unutmayın şunu lâkin zaman, zaman-ı ulûm. …

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını,
Veriniz hem de mesainize son sür’atini,
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız,
Çünkü milleti yok san’atın, ilmin yalnız.

     Ümitsizliğe kapılmak mı? Asla!

     Akif’e göre, ümitsizlik, karamsarlık ve yılgınlığa kapılmak yoktur, asla olmamalıdır. Zira ümidini kaybeden her şeyini kaybeder. Geleceği asla karanlık görmemek, azimle çalışmak gerekir:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.

     Velhasıl Akif gönül insanıdır, azim insanıdır, yüreği kan ağlayan, derdini mısralara döken, şiirleriyle hayat dersleri veren, sorunlarımıza çareler öneren, duruşu ve yaşayışıyla örnek bir karakter abidesidir. Akif’le aramızda kalpten kalbe giden bir yol var, demiştim ya, ilginç bir örnek daha vereyim. Müzik türleri içinde en sevdiğim tür, kısaca “sanat müziği” deyip geçtiğimiz, Klasik Türk Sanat Musıkîsi. Makamlar içinde beni en çok çarpanı, Uşşak ve Hüseyni/Gönül Makamı. En sevdiğim şarkı ise, daha ilk duyduğumda çarpıldığım

Ezelden âşinânım ben
Ezelden hem-zebânımsın,
Beraber ahde bağlandık
Ne olsan yâr-i cânımsın.

Ne olsam zerrenim
Kalbimde hâlâ çarpar esrârın,
Gel ey canân, gel ey cân
Kalmasın ferdâya didârın.

dizelerinden oluşan o müthiş şarkı. Beste Şerif İçli’ye ait. Makam, Hüseyni-Gönül makamı. Ya güfte kime ait dersiniz? Evet, tam isabet: Mehmet Akif Ersoy. Ve ben, şarkıyı ilk dinleyip çarpıldığımda, güftenin Akif’e ait olduğunu bilmiyordum! Öğrenince Akif’le kurbiyetimizin bir kat daha arttığını hissettim. Ruhunuz ne zaman gıdaya ihtiyaç duysa, ne zaman başka bir âleme yolculuk etmek isterseniz, dinleyin, pişman olmayacaksınız. İsterseniz işinizi kolaylaştırayım, internet adresini de vereyim: http://www.youtube.com/watch?v=2TWs6GEj2Qc

 

[1] Kendisinden istenen Kur’an-ı Kerim meâline başlar, ama “Türkçe ibadet” lâfları ortalıkta dolaşmaya başlayınca, “Peygamberin huzuruna nasıl çıkarım?” kaygısıyla tamamlamaktan vazgeçer; şayet bitiremezse eldeki mealin yakılmasını vasiyet eder. Hikâye uzun, sonuçta bir kısmı yakılır, bir kısmı kurtarılır. İlk 10 Sûrenin meali bugün elimizdedir.