Başkanlık sistemi öcü değildir

Siyasal sistemleri kabaca ikiye ayırmak mümkündür: 1) Kuvvetler birliğine dayalı sistemler, 2) Kuvvetler ayrılığına dayalı sistemler. Birinci kategoriye giren sistemler bütün yetkilerin tek kişide toplandığı mutlak monarşiler ve diktatörlüklerdir. İkinci kategoridekileri, yani kuvvetler ayrılığına dayalı sistemleri ise iktidarı paylaştırma biçimlerine göre üçe ayırmak mümkündür: 1) Parlamenter Sistem, 2) Yarı Başkanlık Sistemi, 3) Başkanlık Sistemi. Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkelerde bugün uygulanan siyasal sistemler, yer yer aralarında bazı farklılıklar olsa da, işte bu sistemlerdir. Her üç kategoride de hem gelişmiş ülkeler, hem de gelişmekte olan veya azgelişmiş ülkelere rastlamak mümkündür. Dolayısıyla sadece sisteme bakarak gelişmiş-gelişmemiş ayrımı yapmak, veya bu sistemlerden biri bir ülkeyi geliştirir, öbürü geri bırakır gibi bir genelleme yapmak mümkün değildir. Örneğin, Japonya, Kanada, İsveç, İngiltere, Almanya, İtalya, Bangladeş ve Hindistan parlamenter sistemle idare edilen ülkeler olup, aralarında gelişmiş ülkeler de, gelişmekte olan ülkeler de, azgelişmiş ülkeler de vardır. Benzer şekilde, yarı başkanlık sistemiyle idare edilen ülkeler arasında Fransa, Avusturya, Finlandiya, Portekiz, İzlanda, İrlanda, ayrıca geniş bir ölçüde -1992 yılından beri- Rusya gibi, aynı gelişmişlik düzeyinde olmayan ülkeler vardır. Yine benzer şekilde, başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler arasında ABD ve Güney Kore gibi gelişmiş ülkeler olduğu gibi, Venezuela, Kosta-Rika, Kolombiya, Şili gibi gelişmekte olan ülkeler de bulunmaktadır. Türkiye doğrudan halkoyu ile Cumhurbaşkanı seçmeye başladığı günden itibaren adı parlamenter sistem olduğu halde fiilen yarı başkanlık sistemini uygulayan, bu anlamda dünyada başka örneği olmayan bir ülke durumundadır.
 
Kişiler geçici, sistem kalıcı
 
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan başkanlık sistemine geçmemiz gerektiği görüşünü ortaya attığı günden beri kamuoyunda iki zıt görüş öne çıkmakta, kimileri başkanlık sisteminin bütün dertlerin devası olacağını savunmakta, kimileri de, tam tersine Erdoğan nefreti üzerinden sistemin diktatörlüğe yol açacağını ve başımıza felaketler açacağını savunmaktadır. Belirtmek gerekir ki, yeryüzünde mükemmel bir sistem yoktur; bütün dertlere çare olacak, bir dünya cenneti yaratacak sistem arayışı ütopik sosyalistlerden romantiklere kadar pek çok felsefi-siyasi akımın hayalini süslese de, beyhude bir çabadır; zira dünyada bir cennet hiç olmayacaktır. Sınırlı, sonlu ve zaaf yüklü bir yaratık olan insanoğlunun icat ettiği bütün sistemler şu veya bu ölçüde kusurlu olmaya mahkûmdur. O halde yapılması gereken, bu tartışmayı belirli bir siyasi figüre endeksli olmaktan çıkarmak, kişi nefreti üzerinden sisteme sövmek yerine, avantajları ve dezavantajlarını ortaya koyarak, bizim bünyemize bu sistemlerden hangisinin daha uygun olacağını tartışmaktır. Meseleye böyle bakınca, bizim kanaatimiz, denge ve fren mekanizması iyi kurulmuş, yerel yönetimleri güçlendiren, bütçe ve yasama yetkilerini Meclise, icraatı seçilmiş Başkana bırakan, net kuvvetler ayrılığına dayalı bir Başkanlık Sisteminin Türkiye’nin önünü açacağıdır. Bunun başlıca gerekçeleri şu şekilde sıralanabilir:
 
İlkin, kişiler üzerinden sistem tartışması yanlıştır. Kişiler geçici, sistem kalıcıdır. Bugün iktidarda kim olursa olsun, zamanı gelince yerini bir başkasına bırakacaktır. Bu nedenle bugün ulusalcı, milliyetçi, veya “liberal-sol” geçinip Çözüm Süreci aynasında çoktan Marksist veya Kemalist-ulusalcı “fabrika ayarlarına” geri dönmüş entelektüellerin “Erdoğan diktatörlük peşinde, ondan dolayı Başkanlık sistemi istiyor” şeklinde özetlenebilecek argümanlarının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
 
İkincisi, Başkanlık sistemini Türkiye’de ilk gündeme getiren Erdoğan değildir. Vaktiyle rahmetli Özal da, Demirel de, yaşadıkları tecrübeler ışığında Başkanlık sisteminin gerekli olduğunu söylemişlerdir. Bu insanların siyasi muhalif olarak birbirine taban tabana zıt söylemler ve icraatlar yaptıkları halde Başkanlık sistemi üzerinde ortak bir kanaat serdetmeleri ilginçtir.
 
Parladığı ve söndüğü anlar
 
Üçüncüsü, güçlü bir lider etrafında kenetlenip hızlı icraatlar yapmak Türkiye’nin tarihsel-sosyolojik dokusuna uygundur. Osmanlı’nın yükselme devrinin güçlü karakterleri Fatih, Yavuz, Kanuni dönemleri ile, ferasetiyle imparatorluğu uzun süre dağılmaktan korumayı başarmış II. Abdülhamit dönemleri bu açıdan üzerinde durmaya değerdir. Cumhuriyet dönemi de güçlü liderler etrafında kenetlenip başarılı icraatlara imza atılmasının örneklerine şahittir: Mustafa Kemal, Menderes, Özal ve Erdoğan bunun örnekleridir.
 
Dördüncüsü, Parlamenter sistem, özellikle vesayet rejiminin gölgesinde zayıf hükümetler, koalisyonlar ve buna bağlı istikrarsızlık üretmiş; asker ve yargı üzerinden kilitlenen sistem çok başlı hükümetler, Cumhurbaşkanı seçemeyen -veya Cumhurbaşkanı seçmesine izin verilmeyen- Meclisler, bir türlü açıklanamayan faili meçhul cinayetler, darbeler, muhtıralar ve gözden düşürülen siyaset kurumu üretmiştir. Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki tecrübesi bunun açık örnekleriyle doludur. 
 
Beşincisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde, dünya sistemi hızla değişmeye başlamış, en canlı örneklerini yanıbaşımızda, Irak ve Suriye’de gördüğümüz üzere, uluslararası güçler arasında adı konmamış bir kontrol ve paylaşım mücadelesi ortaya çıkmıştır. Böylesi bir kaos ortamında Türkiye’nin çokbaşlı koalisyonlarla, yavaş işleyen karar mekanizmasıyla, ciddi toplumsal-siyasal sorunlarıyla yüzleşmeyi göze alamayan “idare-i maslahatçı” siyaset kurumuyla kaybedecek zamanı yoktur. Güçlü bir icraat, hızlı karar mekanizması, vesayet kurumlarına boyun eğmeyen muktedir siyaset adamlarına ihtiyacımız vardır. Başkanlık sistemi bu anlamda gücünü halktan alan seçilmiş bir Başkan, seçim kaygısı olmayan bir kabine, hızlı karar mekanizması ve ayak oyunlarına izin vermeyen bir kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, parlamenter sisteme kıyasla daha sağlıklı bir sistem olarak görünmektedir.
 
İkibaşlılıktan kurtulmak
 
Altıncısı, esasen Türkiye -”367 hokkabazlığı”ndan sonra, bir daha benzer sorunlar yaşamamak için- Cumhurbaşkanını halkoyu ile seçmeye karar verdiği günden itibaren fiilen Parlamenter rejime son vermiştir. Halihazırda, 10 Ağustos 2014’ten beri, hukuken adı konmamış olsa bile, Türkiye’nin fiilen uyguladığı sistem Parlamenter Sistem değil, Yarı Başkanlık Sistemi’dir. “Eski hal muhal”dir; her hâlükârda fiili yeni sistemin hukuken adının konması gerekmektedir. Mevcut Yarı Başkanlık Sistemi iki-başlılık sorununu ortadan kaldırmayan, aksine Cumhurbaşkanı ile Başbakanın farklı siyasi geleneklere mensup olmaları halinde kolayca kilitlenebilecek, yeni kaoslara kapı aralama tehlikesi olan bir sistemdir. Şu anda Sayın Erdoğan ile Sayın Davutoğlu’nun aynı siyasi geleneğe mensup olmaları nedeniyle ciddi bir sarsıntı yaratmadan aşılabilen sorunlar, farklı bir Meclis aritmetiği halinde ciddi sorunlar yaratabilir. O zaman da Parlamenter sistemi terk etmiş olmanın faydasını görmek yerine zararına katlanmak zorunluluğu doğar ki, sistem değiştirmiş olmanın bir anlamı kalmaz.
 
O halde yapılması gereken, başta ABD olmak üzere, dünyadaki başarılı uygulamalarından dersler çıkararak, kendi tarihsel, kültürel, siyasi ve iktisadi dokumuza uygun bir Başkanlık sistemi dizayn etmek ve yürürlüğe sokmaktır. Ayrıntılara girmek bu yazının sınırlarını aşar; ancak çok kısaca belirtmek gerekirse, yeni sistem şöyle bir sistem olabilir: Seçilmiş ve icari yetkileri kendisinde toplayan bir Başkan; seçim kaygısı olmayan, işinin ehli insanlardan oluşan bir Kabine; bütçe ve yasama yetkilerini haiz bir Meclis; Meclis içinde yaşı 40’ın üzerinde, devlet-siyaset-diplomasi tecrübesi olan kişilerden kurulu bir Senato’nun yanısıra daha genç, dinamik ve yenilik arayışındaki vekillerden oluşan bir Temsilciler Meclisi, bağımsız ve tarafsız bir yargı, ve nihayet, sorunların yerelde çözülmesine odaklı güçlendirilmiş yerel yönetimler. Kanaatimce böyle bir Başkanlık Sistemi, darbeler, muhtıralar ve istikrarsızlıkla malûl Parlamenter sistemden de, iki-başlılıktan mustarip olması çok muhtemel Yarı Başkanlık sisteminden de daha tercihe değer bir sistem olacaktır.