1915 Olayları ve Ermeni Sorununa Dair

rkiye’nin yakın tarihi travmalarla dolu. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaşanan savaşlar, sürgünler, zorunlu göçler milyonlarca insanın hayatını sarstı; yüzbinlerce aile parçalandı; pek çoğu yaşadığı yerleri, anavatanını terk etmek zorunda kaldı. Bugünün Türkiye’si hâlâ bu travmaların etkisinden tam olarak kurtulabilmiş değil. Ermeni sorunu da bu çerçeve içinde hâlâ kanayan bir yara, 100 yıl sonra hâlâ sırtımızdan atamadığımız bir kambur.

Ermeni sorununu nasıl ele almamız gerektiği konusu, üzerinde mutabakat sağlanması zor bir konu. İnsanların durduğu yere, bakış açısına ve ideolojik önceliklerine göre farklı bir yorum yaptığına, farklı bir tutum aldığına şahit oluyoruz. Bir kısmımız inkâr etmeyi, “böyle bir şey olmadı, yalan ve iftira; hattâ onlar bizi kesti ...” demeyi yeğliyor. Bir kısmımız diğer aşırı uca savrulmuş durumda: “Yapılanlar tam bir soykırımdı; Türkiye tarafından önce bunun böyle kabul edilmesi gerekir; yoksa konuşacak bir şey yok ...” diyor da, başka bir şey demiyor.

Bendeniz bu konuda “orta yolcu” olanlardanım. 1915’te yaşanan felâketi ne inkâr etmek doğru bir tavır, ne de konuyu bir “soykırım” tartışmasına hapsetmek. 1915’te büyük bir trajedinin yaşandığına kuşku yok; ama bunun adını koyarken, olayı anlamaya ve açıklamaya çalışırken dikkatli olalım; olayın vuku bulduğu tarihsel-sosyal zemini, o sırada başka nerelerde nelerin olduğunu dikkate almalı; olayları kendi bağlamı içinde bütüncül bir çerçeve içinde değerlendirmeliyiz. Bugün bu travmanın etkilerini nasıl hafifletebileceğimize, bu sorunu nasıl arkada bırakabileceğimize ve Türk ve Ermeni toplumları arasında dostluk ilişkilerini nasıl geliştirebileceğimize odaklanmalıyız.

Avrasya İncelemeleri Merkezi'nin hazırladığı "The Events of 1915 and the Turkish-Armenian Controversy Over History" (1915 Olayları ve Tarihle İlgili Türk-Ermeni İhtilâfı) başlıklı çalışma, bu konuyu, tam da benim düşündüğüm çerçevede tartışmaya çağıran bir çalışma. Soruna yaklaşım bence oldukça takdire değer: Ermeni sorununun doğru tasviri, doğru anlaşılması, acıların paylaşılması, travmanın arkada bırakılması ve iki toplum arasında yeniden dostluk ilişkileri kurulması konusunda bugüne kadar gördüğüm en takdire değer yaklaşım. 

Bence "Ermeni sorunu" Türkiye'nin sırtındaki 3 önemli kamburdan biridir; bu kamburdan ülkemizi artık kurtarmak gerekir. Bunun yolu da sorunu inkâr değil, yok saymak değil; sorunun varlığını kabul, ama doğru bir çerçeveye oturtarak, başka sorunlarla bağlantılarını kurarak, doğru adlandırarak. En önemlisi de empati yapıp karşı tarafın acılarını paylaşarak, bir daha benzer trajedilerin yaşanmaması için gerekli önlemleri alarak, Ermeni toplumuyla diyalog, Ermenistan'la olumlu komşuluk ilişkileri kurarak, iki ülke arasındaki sınır kapılarını açarak, ticareti serbestleştirerek; iki toplumun birbiriyle ortak menfaatler geliştirmesini sağlayarak... Bu bağlamda her iki tarafa da dengeli ve sağduyulu bir yaklaşımın egemen olması için çalışmalıyız. Bu sorunun kırıp dökmeden, oturup konuşarak, karşılıklı acıları paylaşarak aşılması her iki toplumu da rahatlatacak, kıt kaynakların ve toplumsal enerjinin öfke, kin, nefret, saldırı ve yıpratma gibi negatif alanlara değil; iş, ekmek, büyüme, kalkınma, barış, huzur ve refah gibi pozitif alanlara yönelmesine yol açacaktır.

Bu söylenenlerin ışığı altında Ermeni sorununun kaynağı ve sonuçlarına ilişkin olarak bu satırların yazarının tespitleri ve önerileri şöylece sıralanabilir:
 

1. Sorunun derindeki kaynağı, her milleti ayrı bir devlet kurma sevdasına düşüren, kendisi gibi olmayan herkesi düşman belleyen ırkçı-kavmiyetçi etnik milliyetçilik ideolojisi ve bu ideolojinin rüzgârı ile yaşanan savrulmalardır.
 

2. Osmanlı İmparatorluğu ile birçok alanda rekabet halinde olan Avrupalı büyük güçlerin ve Rusya’nın sömürgecilik ve yayılmacı emellerine uygun olarak Osmanlı toplumunda yaşayan Ermenileri kışkırtmaları, Osmanlı imparatorluğunun I. Dünya Savaşına dâhil olmasıyla birlikte aynı anda birçok cephede savaşmak zorunda kalmasının sonucu olarak yaşanan güvenlik ve asayiş zaafiyeti, olayın siyasi-sosyal zeminidir.


3. Hayranı oldukları ve savaştan galibiyetle çıkacağına inandıkları Almanların yanında Osmanlı imparatorluğunu apar-topar cihan harbine sokan, Enver-Talat-Cemal Paşalar öncülüğünde çok yanlış icraatlara imza atan İttihatçıların Türkçü-milliyetçi ideolojik tercihlerinin yanısıra, “bir de Anadolu’yu kaybedersek başka gidecek yerimiz yok” endişesinden kaynaklanan varlık korkusu ve Anadolu’ya tutunma çabası eklenince, bir tür etnik temizliğe cevaz verilmiştir. Gayri-Müslim unsurların zorla (ya da daha sonra "mübadele" ile) Anadolu’dan gönderilmesinin temel psikolojik nedeni, sözü edilen varoluş kaygısıdır.


4. Ayrılıkçı, aşırı milliyetçi Ermeni örgütlerinin, Anadolu’nun kuzeydoğu ve doğu bölgesini işgale gelmiş Rus birliklerinin yanında savaşa katılmaları, işgalcileri desteklemeleri, yer yer Türk köylerini yakıp yıkmaları, masum insanları öldürmeleri, İttihatçıların tehcir kararı almalarında önemli bir rol oynamıştır. Bütün resmi-gayri resmi tezlerde tehciri meşrulaştırma gerekçesi olarak kullanılan en temel argüman, Ermeni Taşnak çetelerinin Doğu Anadolu’da giriştiği katliamlardır.


5. Tehcir ile amaçlanan şey esasen bir soykırım değil, daha ziyade bir etnik temizliktir. Savaşın sürdüğü bölgelerde yaşayan Ermenileri daha güvenli olan güney bölgelere göçe zorlama olayıdır.


6. Ancak devam eden savaş koşulları nedeniyle yaşanan asayiş sorunu, açlık, kıtlık, bulaşıcı hastalık ve bazı kamu görevlilerinin durumdan vazife çıkaran, “kraldan fazla kralcı” olumsuz işgüzarlıkları yüzünden tehcir sırasında -sayıları tam olarak bilinmese de- yüzbinlerce insan ölmüş, öldürülmüş veya memleketini terk etmek zorunda kalmış, büyük acılar yaşanmıştır.


7. Ancak, unutulmamalıdır ki, o dönemde savaş ve kıyımlar yüzünden evlerini ve memleketlerini terk etmek zorunda kalanlar yalnızca Ermeniler değildir. Balkanlar ve Kafkaslarda Ruslar, Sırplar veya başka kuvvetlerin saldırısına uğrayan milyonlarca Müslüman Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmıştır. (Türkiye’de bugün en koyu Türkçüler, Kemalistler ya da ulusalcı ideolojinin peşinden gidenlerin büyük çoğunluğunun o yıllarda Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmış göçmenlerin çocukları veya torunları olması çok manidardır. Başka bir deyişle, "göçmenlerin varoluş kaygısı" bu tür ideolojik savrulmaların temel nedenleri arasındadır.)


8. 1915 Olaylarının bir “soykırım” olarak adlandırılması hem amaç ve gerçekleştirilme biçimi, hem hukuki tanımı açısından doğru değildir. Tehcir’in amacı "Ermeni soyunun yok edilmesi" değil, riskli bölgelerden uzaklaştırılması, zorunlu göçe tâbi tutulmasıdır. Ayrıca "soykırım" kavramı uluslararası siyaset ve hukuk literatürüne 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesiyle girmiş, bu sözleşmede soykırım bir mahkeme kararına bağlanmıştır. Dolayısıyla hukuki tanımı açısından da tehcir sırasında yaşananlar bir soykırım değildir.


9. Aradan 100 yıl geçtikten sonra bu tartışmayı veya sorunu “soykırımdı değildi, olmuştu olmamıştı...” kısır döngüsüne hapsetmek doğru değildir. Yaşananlar nereden bakılırsa bakılsın trajedidir, travmadır, büyük felakettir, etnik temizliktir, övünülecek bir hadise değildir, çok üzücüdür. Ama meseleyi bir soykırım tartışmasına indirgemek hiçbir açıdan çıkar yol değildir, çözüm üretici değildir, bir kısır döngüdür.


10. Yapılması gereken, bu sorun bağlamında artık yeni bir sayfa açılması, Ermeni toplumunun acılarının paylaşılması, duyulan üzüntünün hiç gocunmadan ifade edilmesi, empati yapılmasıdır. Başbakan olduğu dönemde, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın 23 Nisan 2014 tarihinde bu konuyla ilgili olarak yaptığı açıklama bu bakımdan son derece önemlidir. Erdoğan'ın son derece takdire değer şu sözleri esasen meselenin nirengi noktasıdır: "Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz." Bugünlerde Sayın Başbakanımız da bu konuda aynı yapıcı ve sağduyulu yaklaşımı dile getirmektedir.


11. Ermeni diyasporasının yurtdışında 24 Nisan tarihinde bu olayların yıldönümü vesilesiyle yapacağı gösterilere karşı o ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızın vereceği tepki iyi düşünülmeli; yapılacak eylemler, doğuracağı tepki ve kamuoyunda yaratacağı algı iyi hesap edilerek planlanmalıdır. 1915'te yaşanan faciaya seviniliyormuş görüntüsü vermekten özenle kaçınmalı; Ermeni göstericilerle sokak çatışması veya arbede yaşanmasına asla meydan verilmemelidir. Açıklama ve basın bildirilerinde yapıcı bir dil kullanılmalı; acılar paylaşılmalı; aynı dönemde başkalarının yaşadığı benzer acılar hatırlatılmalı; bundan sonra benzer acılar yaşanmaması için birlikte hareket ve işbirliği çağrısı yapılmalı; barış ve refaha endeksli ortak bir gelecek inşa etme daveti yapılmalıdır.


12. Bunlara ek olarak Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısının açılması, ticaretin serbestleştirilmesi, turistik, sportif ve kültürel temasların artırılması bu travmanın atlatılmasına büyük katkı yapacaktır. Travmanın bu şekilde geride bırakılması her iki ülkenin olduğu kadar, Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşlarımız ve genelde Türkiye toplumunun huzur ve refahına da büyük katkı yapacaktır. Ermeni diasporasının bir kanadı başta olmak üzere, iki tarafta da yarayı sürekli kaşımayı ve gerilimden beslenmeyi adeta bir varlık nedeni ve güç devşirme aracı haline getirenlere prim verilmemelidir