Türkiye için Kritik Dönemeç: Başkanlık Sistemi


Türkiye'nin bugünlerde en sıcak gündem maddelerinden biri hiç kuşkusuz, Başkanlık sistemi tartışmalarıdır. 7 Haziran'da genel seçimler yapılacak, oluşacak parlamento aritmetiğine göre ya topyekûn bir Anayasa ve sistem değişikliğine gidilecek, ya da Türkiye bir süre daha patinaj yapmaya devam edecek. Bu nedenle Başkanlık sistemiyle ilgili tartışma sandığımızdan daha önemli, Türkiye'nin kaderini etkileyecek bir tartışmadır.

Bu tartışmaların bir kısmı ne yazık ki, Türkiye'de son yıllarda yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde "kaybedenler kulübü"ne mensup, iktidar zeminini kaybetmiş olmanın verdiği üzüntü ve öfkenin sonucu olarak, Erdoğan nefreti üzerinden yürütülüyor. "Erdoğan diktatörlük peşinde, o yüzden Başkanlık istiyor" şeklinde özetlenebilecek bir kısır döngüden çıkamıyorlar. Oysa Sayın Erdoğan'ın da vurguladığı gibi, mesele Erdoğan meselesi değil, memleket meselesi. Kişiler geçicidir, sistem ve memleket kalıcıdır; bu nedenle Başkanlık sistemi tartışmalarının kişiye endeksli olarak yürütülmesi doğru değildir, bu bağlamda öne sürülen argümanların itibar edilebilir bir tarafı yoktur.

Dünyada siyasi sistemleri kabaca "kuvvetler birliğine dayalı" ve "kuvvetler ayrılığına dayalı" sistemler olarak ikiye ayırmak mümkündür. Daha çok mutlak monarşiler ve diktatörlüklerde görülen kuvvetler birliğine dayalı sistemlere bugün pek fazla itibar eden yoktur. Çoğunlukla uygulanan kuvvetler ayrılığına dayalı sistemler ise parlamenter sistem, yarı-başkanlık sistemi ve başkanlık sistemi olmak üzere 3 kategoriye ayrılmaktadır. Her birini uygulayan ülkeler arasında gelişmiş ülkeler olabildiği gibi, gelişmekte olan ülkeler de bulunmaktadır. Her 3 sistem de çok sayıda ülke tarafından uygulandığı için de, sırf uygulayan ülke sayısına bakarak birini diğerine tercih etmek doğru değildir. Zira sistem tercihi sürü psikolojisiyle "uydum kalabalığa" mantığıyla yapılabilecek bir tercih değildir. Aksine sistem tercihi, ülkenin tarihsel-kültürel-sosyolojik koşulları dikkate alınarak yapılacak ciddi bir düşünme, tartışma ve analiz süreci sonunda yapılması gereken, önemli bir tercihtir.

Meseleye bu açıdan bakınca Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde yaşadığı parlamenter sistem deneyimi hiç de içaçıcı bir deneyim değildir. Hükümetin parlamento içinden çıktığı, Cumhurbaşkanını parlamentonun seçtiği eski sistemin, dış müdahale ve manipülasyonlara açık, vesayet güçlerinin kontrolünde, milli iradenin sık sık hiçe sayıldığı, darbeler ve muhtıralarla kesintiye uğramış,  çok başlı koalisyon hükümetleriyle ülkeye zaman kaybettirmiş bir sistem olduğu tecrübeyle sabittir. 28 Şubat sürecinde yaşanan sıkıntılar ve bunalımlardan ders alan Türkiye, vesayet güçlerinin istemediği birini Cumhurbaşkanı seçtirmemek üzere denediği "367 hokkabazlığı"ndan sonra bir çıkış yolu olarak Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karar vermiştir. Esasen bu karar Türkiye'nin klasik parlamenter sistemi terk etmesi anlamına gelmektedir. Ancak mevcut durum da sıkıntılı bir durumdur. Zira Sayın Erdoğan halkın oylarıyla bu makama gelmiştir, gücünü halktan almaktadır. Aynı zamanda parlamentonun içinden çıkmış bir hükümet ve Başbakan işbaşındadır. Bu haliyle sistem adı konmamış bir yarı-başkanlık sistemidir. Bu sistemin çift başlılığa yol açacağı, Cumhurbaşkanı ile Başbakanın farklı siyasi geleneklerden gelmeleri halinde ciddi sistem krizlerine ve tıkanmalara sebep olabileceği görülmüştür. Bugün Erdoğan-Davutoğlu ikilisi bu sıkıntıları ferasetle ve sağduyuyla aşmayı başarmaktadırlar, ama yarın aynı şansa sahip olamayabiliriz. O halde bu sistem krizini aşmak gerekir.

Önümüzde 2 seçenek bulunmaktadır: ya parlamenter sisteme geri dönecek, ya da Başkanlık sistemine geçeceğiz. Birinci seçenek makul bir seçenek değildir; zira onlarca yıldır yaşadığımız tecrübe ortadadır. Darbelerden, muhtıralardan, parlamentoyu kilitleme denemelerinden, millet iradesini hiçe sayma girişimlerinden bu ülke çok kan kaybetmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde dünya güçler dengesi yeniden oluşurken, dünya yeniden nüfuz bölgelerine ayrılırken, yanıbaşımızda acımasız bir paylaşım savaşı sürerken Türkiye'nin kaybedecek zamanı yoktur. Bu noktada elimizde daha tercihe değer bir sitem olarak başkanlık sistemi kalmaktadır.

Başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığı prensibinin en net şekilde yapıldığı bir sistemdir. Halkoyu ile seçilmiş bir Başkan, onun parlamento dışından belirlediği bir Kabine, belirli yetkileri olan ve seçilmiş vekillerden oluşan bir parlamento ve bağımsız-tarafsız bir yargıdan oluşan başkanlık sistemi, alternatiflerine kıyasla daha iyi bir sistemdir. İlle de başka bir ülkede uygulanmakta olan sistemin aynısını almak gerekmemektedir; zira hiçbir ülkenin sistemi diğerinin yüzde yüz aynısı değildir. Türkiye'nin tarihi, kültürel, sosyolojik koşullarını dikkate alarak bizim bünyemize uyarlanacak bir Başkanlık sistemi, daha hızlı karar almayı sağlayacak, çift başlılık sorununu ortadan kaldıracak, Türkiye'nin gerek sırtındaki kambur durumundaki iç sorunlarını çözmesini, gerekse dışardaki gelişmelere daha hızlı tepki vermesini sağlayacaktır. Türkiye'nin istikrar içinde hızlı büyümeye ihtiyacı vardır; koalisyon hükümetleri ve siyaset dışından müdahalelerle kaybedecek zamanı yoktur. Bu çerçevede denge ve denetim mekanizması iyi düşünülmüş, yerel yönetimleri güçlendirilmiş, yasama ile yürütmenin kesin olarak birbirinden ayrıldığı, kabine üyelerinin seçim kaygısının olmadığı bir Başkanlık sistemi Türkiye'yi patinaj yapmaktan kurtarıp daha ileri taşıyacaktır.