Ne Olacak Bu İslam Dünyasının Hali ?


Biz Türkler, ya da Türkiye'de yaşayanlar, “memleket kurtarma muhabbeti”ni seviyoruz. Evde, okulda, kahvehanede, veya başka bir mekânda, birkaç ahbap bir araya geldik mi, söz dönüp dolaşıp “Ne Olacak Bu Memleketin Hali?” sorusuna geliyor. Hemen oracıkta hükümetler devirip yenilerini kuruyor, bize yetki verseler memleketin sorunlarını kısa sürede nasıl halledeceğimiz üzerine koyu bir muhabbete dalıyoruz. Biraz okuyup yazanımız memleket kurtarmanın o kadar da kolay bir şey olmadığını anlıyor, argümanlarını biraz yumuşatıyor. Hem okuyup yazıp, hem de yaşı biraz ilerleyenlerimiz, saçı sakalı ağaranlarımız, önce çoluk-çocuğa daha sonra da torun-torlağa karışanlarımızsa memleket kurtarmanın bizim haddimize olmadığını anlıyor, etrafına bencileyin “kendini kurtaramayan hiçbir şey kurtaramaz, önce kendinizi kurtarmaya bakın!” tavsiyesinde bulunmaya başlıyor…
Memleket kurtarmak bu kadar zorken, “bu memleketin kurtulacağı falan yok”ken, koskoca İslam dünyasını kurtarmak kolay olabilir mi? Zinhar olmaz, mümkünatı yok. Nitekim onlarca yıldır İslam dünyasının şurasında burasında türeyen İslamcı hareketler hep İslam dünyasını kurtarmaya çalışıyorlar; ama ne hikmetse bir türlü olmuyor. İslam dünyasının hali perişan. Kavga-gürültü hiç eksik olmuyor. İç savaşlar, iktidar kavgaları, kendi halkına zulmeden yöneticiler, kendi ülkesini muhasara altında tutan ordular, askeri vesayet rejimleri, sivil diktatörlükler, ne yazık ki, İslam dünyasının hemen her köşesinde göze çarpan hakim manzara. 

Makro-ekonomik göstergelere, refah göstergelerine bakıyoruz, halimiz yine perişan. Kişi başına gelirde, üretim ve ihracat kapasitesinde, sağlık ve eğitim imkanlarında hep, bırakalım Batılı gelişmiş ülkelerin seviyesini,  dünya ortalamalarının bile gerisindeyiz. Nüfusun yoksulluk sınırının altında kalan kısmı görece fazla, okuma-yazma bilmeyenlerin oranı görece yüksek, yüksek öğretim görmüş nüfusun oranı görece düşük, bebek ölüm oranları yüksek, doğuşta beklenen yaşam süresi (ortalama ömür) görece kısa. Siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan pek çok Müslüman ülke kendi ayakları üzerinde durabilmekten uzak; İslam dünyasının önemli bir bölümü ya fiilen, ya da dolaylı olarak işgal altında; Batılı güçlerin ya doğrudan ya da dolaylı olarak sömürgesi durumunda. Kısaca ister refah göstergeleri açısından bakalım, isterse dış güçlerin işgal, sömürü, kontrol ve manipülasyonuna açık olma bakımından olaya bakalım, Müslüman dünya olarak halimizin hiç de iç açıcı olmadığını söylemek durumundayız.

İçlerinde nispeten daha iyi durumda olan Türkiye'nin de durumu ortada. Ne Mısır’da göz göre göre gelen askeri darbeye engel olabildi, ne Suriye’deki kanlı iç savaşı durdurabildi, ne bölge halklarının diktatörlük rejimlerinden kurtulup demokrasiye kavuşmasını sağlayabildi, ne de başta terör sorunu olmak üzere kendi iç sorunlarına kalıcı çözümler üretebildi. Hakkını yemeyelim, Türkiye'yi yönetenler bunun için çok gayret ettiler; ama 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası Türkiye'nin manzarası ortada: 2 ayın aşkın süredir ne bir hükümet kurulabildi, ne de tam bu esnada yeniden hortlayan terör belası durdurabildi. Suriye’de iç savaş devam ediyor; milyonlarca insan ülkesini terk etti, yüzbinlercesi çatışmalarda öldürüldü; bölgenin başka yerlerinde başka gerginlikler var. Kısaca vaziyet iyi değil.  Peki neden bu haldeyiz? Neden İslam dünyası kendi iç sorunlarına kalıcı çareler üretebilmekte aciz kalıyor? Neden -istisnalar dışında- İslam dünyası Batılı güçlerin müdahalesine, manipülasyonuna, kontrolüne açık, onlardan gelecek yardıma muhtaç, ya da sömürge durumunda? Neden bölge dışı güçlere dur diyemiyor, kendi bölgesinin hakimi olamıyoruz?

Tek cümleyle söylersek, çünkü İslam dünyası bugün ekonomik, siyasi, teknolojik ve askeri bakımdan zayıf, dış güçlere karşı yaptırım gücü yok; iç sorunlarına çareler üretecek esnek ve özgürlükçü yönetişim anlayışına sahip değil.

Peki bu durum hep böyle miydi?

Hayır, değildi. Bir zamanlar İslam dünyası medeniyetlere öncülük ediyordu; keşifler, icatlar ve yenilikler buradan çıkıyordu. Bölge ülkeleri ve rejimleri dış güçlerin oyuncağı, sömürgesi ya da piyonu değildi. Kendi sorunlarına kendisi çare üretiyor, yurdum insanının hoş tabiriyle “kendi göbeğini kendisi kesiyor”du. Gerek askeri güç, gerekse ekonomik refah düzeyi açısından dünya ortalamasının altında değil, üstündeydi. Dört Halife, özellikle de Hz. Ömer döneminde hızlı bir genişleme başlamış, kısa sürede Müslümanlar Hicaz, Kuzey Afrika, İspanya, Orta Asya ve Anadolu’nun hakimi olmuşlar; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde dünyanın önemli bir bölümünü kontrol altında tutmayı, çeşitliliğe saygı temelinde farklı milletleri bir arada barış içinde yaşatmayı başarmışlardı. Özellikle 8-13. yüzyıllar arası dönemde dünyanın en zengin kütüphaneleri, üniversiteleri, rasathaneleri, hastaneleri İslam dünyasında bulunuyor; keşifler, icatlar ve yenilikler büyük ölçüde İslam dünyasında yapılıyordu. Müslüman dünyada o dönemde son derece canlı bir bilimsel-entellektüel-felsefi tartışma zemini vardı. Bugünküyle kıyas kabul etmez derecede geri olan ulaşım, basım-yayım, haberleşme ve iletişim imkanlarına rağmen, Doğu’da Semerkand-Buhara-Orta Asya ile ortada Bağdat, Şam, Batıda Endülüs (Kordoba, Granada) arasında canlı bir etkileşim vardı. Müslüman düşünürlerin yazdığı kitaplar Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuluyor; matematik, aritmetik, cebir, tıp ve astronomi alanlarında Müslüman dünya büyük keşif ve icatlara imza atıyordu…

Peki, ne oldu da bu hale geldik? Nasıl oldu da medeniyetin öncüsü konumundan takipçisi konumuna geriledik? Coğrafyamızın hakimiyetini de, kendimize hakimiyeti de kaybettik, başkalarının kolayca kontrol edebildiği, kendi içinde kavgalı, kardeşleriyle bir arada barış içinde yaşama formülünü kaybetmiş, hem kendi halkıyla, hem de dünya ile kavgalı ülkeler haline geldik?

Uzun hikaye ama; kısa keserek şunu söyleyebiliriz: Evet, sosyal hadiseler karmaşıktır; olayların belirli bir şekilde gelişmesini etkileyen pek çok ekonomik, siyasi, sosyolojik, tarihi faktör vardır. Olayların gidişatı sayısız faktörün birbiriyle etkileşiminin sonucudur. Bu nedenle uygarlık tarihindeki önemli kırılmaları tek bir faktörle izah etmeye kalkışmanın tehlikelerinin farkında olmak gerekir. Ama yine de faktörler zinciri içinde bazıları olayların gidişatını etkilemede ve yönlendirmede daha ön planda, daha belirleyicidir. Bu çerçevede –ayrıntıları daha detaylı bir bilimsel makale çalışmasına bırakarak- denebilir ki, İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu perişan vaziyetin esas itibariyle biri "siyasi," diğeri "entellektüel" başlıca iki sebebi vardır.

Siyasi sebep, Moğol istilası ve bu istila sonucu devasa bir kültürel, bilimsel, entellektüel ve siyasi birikimin kaybedilmesidir. Orta Asya’dan gelip bütün Kafkasya, Orta Doğu ve Anadolu’yu yakıp yıkan, yüzbinlerce insanı kılıçtan geçiren, kütüphaneleri ve medreseleri yağmalayıp kitapları yakıp tarümar eden o belâ kasırgası; bunun doğurduğu kargaşa, travma ve özgüven kaybı, içe kapanma, ve giderek dışarının her şeyinden kuşkulanma tavrı İslâm dünyasına çok pahalıya malolmuştur. Deyim yerindeyse İslâm dünyası bu travmayı bugün hâlâ tam olarak üstünden atabilmiş değildir.

İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu perişan vaziyette belirleyici bir önemi olan öteki sebep olarak yukarıda işaret ettiğimiz “entellektüel sebep” ise, Müslüman dünyadaki özgürlüğe, yeniliğe, değişime ve çoğulculuğa karşı mesafeli duruştur. Bu kavramların hiç biri Müslüman dünyada sıcak karşılanmamakta, bunlara belirli bir kuşku, tereddüt hattâ itirazla yaklaşılmaktadır. Özgürlük deyince bir kısmımız “yoldan çıkma ve Allah’a isyan”ı anlamakta, “eski köye yeni adet getirenler” kınanmakta, değişim ve çoğulculuk iktidar sahiplerini korkutmaktadır. Bunun da tarihsel-zihniyetsel sebebi, vaktiyle Hilafet ve ilim merkezlerinde yaşanan zihniyet çatışmasında "kaderci, nakilci ve lafızcı" bir zihniyeti temsil eden Ehli Hadis'in, "özgür iradeci, akılcı ve yorumcu" bir zihniyeti temsil eden Ehli Rey karşısında galip gelmesidir. [Biraz tarım toplumunun sosyo-kültürel koşulları, biraz iktidar sahiplerinin iktidar hesapları, biraz da savunucularının ustalığı gibi nedenlerle] kaderci, nakilci ve lafızcı zihniyet giderek İslam dünyasına rengini veren dominant zihniyet haline gelmiştir. Öyle ki, zayıf hadislerle amel etmeyi reddedip, akıl-mantık çerçevesinde ürettiğimiz görüşle (rey) amel etmek gerektiğini söyleyen İmamı Azam Ebu Hanife’nin takipçileri bile akıl, mantık, muhakeme, kıyas ve ictihadı bir kenara bırakıp, zayıf hadislerle amel etmeye başlamışlardır. Eskilerin yazdıklarıyla yetinilmiş, “İçtihat kapısı kapandı” denerek yeni görüşlere kapı kapatılmış, tarım toplumunun ihtiyaçlarına göre verilmiş fetvalarla, sanayi toplumunun ve bilgi toplumunun sorunlarına çare bulunamayacağı güçlü şekilde dile getirilememiştir.

Eğer Müslüman dünya olarak bugünkü aciz konumdan kurtulmak, kendimize gelmek, kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek ve kendi kaynaklarımızın hakimi olabilmek istiyorsak, önce zihniyetsel bir silkinişe ihtiyacımız vardır. Bu çerçevede ihtiyacımız olan şey daha özgür iradeci, daha akılcı, daha yorumcu ve daha yenilikçi bir zihni biçimleniştir. Ancak bir noktanın bu vesileyle vurgulanmasında yarar vardır: Çoğu kez bütün sorumluluğu siyasetçilerin omuzlarına yıkma kolaycılığına kaçıyoruz; oysa bu sıklet sadece siyasetçilerin taşıyamayacağı kadar ağır bir sıklettir. Siyasetçinin eline yol haritasını verecek olan ilim adamlarıdır. Kendi sabitelerimize ve kendi değerlerimize dayalı olarak ilim adamları teoriler ortaya koymalı, modeller üretmeli, uygulanabilir yol haritaları belirlemeli; böylece siyasetçi hangi parametreler altında ne yapabileceğini, hangi adımların sonuçta bizi nerelere götürebileceğini bilmelidir. Kısaca kötü talihimizden ve bu kötü talihin tersine döndürülememesinden sadece siyaset erbabını sorumlu tutmaktan vazgeçmeli, elimizi taşın altına hep beraber koymalıyız.

Böyle modellerin ve yol haritalarının ortaya konabilmesi de, tersinden, özgür ortamlar gerektirmektedir. İnsan zihni ancak özgür ortamlarda merakının peşinden gidebilir, özgün şeyler ortaya koyabilir. İnsanların açlıktan nefesinin koktuğu, merhum Cemil Meriç’in deyişiyle “düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı,” devletlülerin hoşuna gitmeyen düşüncelerin suç sayıldığı, farklı olanın dışlandığı ortamlarda maalesef düşünce de üretilmez, düşünce adamı da çıkmaz, işe yarar bir model ve yol haritası da kolay kolay ortaya konamaz. Bu bağlamda en başta ihtiyacımız olan şey, ekmek kadar, su kadar hayati önem taşıyan temel değer, özgürlüktür. Özgürlükleri garanti altına alacak hukuk devletidir. Hukuk devletinin olmadığı yerde, “benim gibi olmayan, benim gibi düşünmeyen ve benim gibi giyinmeyen haindir” diye bakılan bir yerde keyfilikler, baskılar ve zulümler  egemen olur. 

Zulmün ve baskının egemen olduğu yerde, iç iktidar kavgası her şeyin önüne geçer. 

İç iktidar kavgalarının bitip tükenmek bilmediği yerde toplumsal enerji yakıp yıkmaya, birbirinin ayağına kurşun sıkmaya, zarar verip, tahrip etmeye harcanır. Kıt kaynaklar bu şekilde tüketilince üretmeye, icat etmeye, yenilik yapmaya, kalkınmaya, büyümeye, gelişmeye harcayacak kaynak kalmaz. Bu söylediğimiz nahoş gelişmelerin en canlı örneği Türkiye'nin yakın tarihidir. Öteki Müslüman ülkelerin yakın tarihi de benzer örneklerle doludur.

O halde artık birbirimizle uğraşmayı bırakmalı, devleti ve iktidarı ele geçirenin kendisi gibi olmayanlara dünyayı dar etmesinin kimseye bir faydasının olmadığını görmeli, özgürlükleri alabildiğine genişletmeli, toplumsal farklılıkları kucaklayacak, aidiyet duygusunu güçlendirecek ve herkesin yarınından emin olmasını sağlayacak hukuk devletini tesis etmeliyiz. Bununla eşzamanlı olarak, ilim erbabımızın da özgür iradeci, akılcı ve yorumcu bir zihniyete dayalı olarak yeni teoriler, modeller ve yol haritaları üzerinde düşünmelerini beklemeliyiz.