Seçim Sonrasında Yeni Türkiye´nin İnşası: Hukuk Devleti Şart!

1 Kasım seçimleri yapıldı; Ak Parti 7 Haziran’da kaybettiği oyları fazlasıyla geri almayı başardı ve sandıktan tek başına iktidar olarak çıktı. Beş aylık bir sarsıntıdan sonra yeniden istikrara kavuşmanın sevincini yaşıyoruz: vatana, millete, Sakarya’ya, hepimize hayırlı olsun! Şimdi artık Sayın Başbakanımızın ifadesiyle restorasyon zamanı; daha tumturaklı bir ifadeyle “Yeni Türkiye'yi İnşa” zamanı…

Türkiye'nin başarı hikayesi takdire değer

Türkiye 2002-2009 döneminde dost-düşman herkesi şaşırtan, hayran bırakan, gıpta ettiren bir başarı hikayesine imza atmıştı. Gerek siyasi, gerekse ekonomik alanda birçok reform yapmış, istikrarı sağlamış, iç ve dış piyasalara güven vermiş, demokrasi ve sivilleşme yolunda çok ciddi bir mesafe almıştı. Makro ekonomik göstergeler iyileşmiş, büyüme hızı, kişi başına gelir, GSYH, ihracat ve döviz rezervleri katlanarak artmış; enflasyon ve faizler düşmüş; iç ve dış borçların milli gelire oranı azalmıştı. Sağlık sisteminde devrim niteliğinde reformlar yapılmış, ulaştırma alanında büyük bir sıçrama yapılmıştı. Emeği geçen herkesi tebrik ediyoruz. Ancaak…

Sayın Erdoğan’ın “ustalık dönemimiz” dediği üçüncü iktidar dönemi bu bakımdan, açık söyleyelim, hayal kırıklıklarıyla dolu bir dönem oldu. Makro göstergelerin bir kısmı tersine döndü, bir kısmında artış hızı yavaşladı, büyüme hızlı neredeyse üçte birine geriledi. Hem içerde, hem de dışarıda birbiriyle ve dış dünya ile kavgalı bir ülke görüntüsü vermeye başladık. Gezi olayları, paralel yapı kavgaları, hortlayan terör, kaybolan istikrar, ürken yabancı sermaye, yavaşlayan ekonomi, tat vermeyen siyaset,.. kısaca nahoş bir manzara ortaya çıktı.

Komplo teorileri yaraya merhem olmaz

Devlete akıl verenlerin bir kısmını dinlerseniz suçlu ortada: 1699’dan beri başka hiçbir işi gücü olmayan, mesaisinin neredeyse tümünü bizi bir kaşık suda boğmaya çalışan dış mihraklar, sömürgeci Batı ve onun içerdeki uzantıları… Atalarımız “Fala inanma, faldan da geri kalma!” demişler. Buradan bir “çırpıştırma” yapıp bu sözü komploculuk bağlamında yeniden ifade edersek “Komploya inanma, komplodan da geri kalma!” diyebiliriz. Evet, başımıza gelenlerin bir kısmı bizim iyiliğimizi istemeyen, bizi zayıf düşürüp sömürmek isteyen kötü niyetli şer güçlerden, dış mihraklardan kaynaklanıyor olabilir. Gezi olaylarını onlar bir “kalkışma”ya dönüştürmek istemiş olabilir; paralelcileri onlar “üstümüze salmış” olabilir; terörü el altından kışkırtmış olabilir. Ama hemen bütün nahoş gelişmeleri kendi dışımızdaki faktörlere bağlamak “komplonun bu kadarı da fazla” dedirtir; ikna edici değildir; kolaycılığa kaçmaktır, sorumluluk almaktan imtina etmektir.

Atasözleri, özdeyişler ve deyimler dağarcığının zenginliği bakımından kendilerine hayran olduğum atalarımız, “Çuvaldızı başkalarına batırmadan önce iğneyi kendine bizle!” demişler. Konumuz bağlamında bu sözü şöyle okuyabiliriz: bir konuda hoşuna gitmeyen şeylerin sorumluluğunu tümüyle başkalarına yıkmadan önce kendini biraz eleştir, bir öz-eleştiri yap, “ben nerede hata yapmış olabilirim?” sorusunu sor ve cesaretle cevapla. Vizon Tele Tûba filmindeki o müthiş replikle söylersek: (Doğu aksanıyla söyleyin) “Yahu baqış açını değiştiiir!”

2002-2009 arasında dost-düşman herkesin gıpta ettiği müthiş sıçrama manzarasından bugünlere nasıl geldik, nerelerde nasıl hatalar yaptık, ya da yanlış giden neydi, diye sorduğumuzda bu fakirin aklına kendimizden kaynaklı bazı şeyler geliyor. Zira unutmayalım, Türkiye %7 hızla büyürken de, bütün makroekonomik göstergelerimiz büyük bir hızla iyileşirken de dış dünya aynı dünya idi, dış mihraklar yine aynı yerdeydi. Biz askeri vesayetle mücadele ederken bize destek veren AB yine aynı AB idi; Türkiye BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliğine adayken bize destek veren 151 dünya ülkesi yine aynı “dış mihraklar”ın parçasıydı. Yine bir film repliğiyle söylersek, bu anlamda “Batı cephesinde yeni bir şey yok!” O halde, değişen biziz; farklı bir kulvara giren biziz, ağız ve söylem değiştiren biziz. Bu anlamda iğneyi kendimize cesaretle bizlememiz gerekiyor. Yanlışlarımızı görmezsek, düzeltme şansımız da olmaz. Bunun için de eleştirilere kulak vermek, özeleştiri yapmak şarttır.

Yanlış giden neydi?

Gerçi, atalarımızın tabiriyle “bu hamur çok su götürür,” üç gün üç gece konuşsak bitiremeyiz, ama tek cümlede bizden kaynaklanan sorunları sıralamamız gerekse, şunu söylemek mümkündür: Yeni Anayasa meselesinin sürüncemede bırakılması, AB reformlarının bir noktadan sonra tavsatılması, devlet eliyle vatandaş terbiye etmeye yönelik söylem ve icraatlar, siyasi atmosferi sürekli geren bir söylem ve yaklaşım, dış dünyaya yönelik –altı doldurulması mümkün olmayan- tehditkar bir dil kullanma, yolsuzluklarla mücadelenin ihmal edilmesi, “paralel yapıyla mücadele”de ölçünün iyice kaçırılması ve hukuk devletinin tesis edilmesine yönelik reformların ihmal edilmiş olması.

Biliyorum, “zorluklar, direniş cephesi, ihanet şebekeleri, dış mihraklar…” hepsi var. Ama unutmayın, başarı denen şey, bütün zorluklara rağmen yapabildiklerinizdir. Sizler askeri vesayetle mücadele ederken de, kapatma davasıyla uğraşırken de, 27 Nisan muhtırasına karşı dik dururken de, yasakları birbiri ardına kaldırırken de, çözüm sürecini başlatırken de aynı zorluklar ve direniş cephesi oradaydı. Mazeret üretmeyi bırakalım, sorunu teşhis edip, tedavisine bakalım.

En başta, anayasa meselesi sürüncemede bırakılmıştır. Her seçimde “anayasayı değiştirme” vaadi yapıldığı halde, seçimin hemen sonrasındaki 3 aylık dönem bunun için en uygun konjonktür olduğu halde, gereği yapılmamış, her defasında anayasa değişikliği başka bir bahara kalmıştır. Özellikle, 1) 27 Nisan 2007 e-muhtırasının ardından gelen 22 Temmuz 2011 seçim başarısı, 2) Cumhurbaşkanını halkın seçmesine yönelik referandum, 3) Anayasanın 30 maddesini değiştiren 12 Eylül 2010 referandumu, ve nihayet 4) %50 seçmen desteğiyle iktidara gelinen 6 Haziran 2011 seçimleri, esasen Erdoğan ve Ak Parti’ye anayasayı topyekün değiştirmek için altın fırsatlar sunmuştu. Ama bunların hiçbiri değerlendirilmedi. Şayet bu fırsatlar değerlendirilmiş ve demokratik, çoğulcu, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne dayalı ve sivil karakterli bir anayasa yapılmış olsaydı, Gezi olayları dâhil sonraki dönemde yaşanmış pek çok sıkıntı yaşanmazdı.

Devlet eliyle vatandaş terbiye etmek yanlıştır

Her ne kadar icraata dökülmese de, arada bir ortaya atılıp kamuoyunda tedirginlik yaratan ve hayat tarzına müdahale çağrışımı yapan, kürtaj yasağı, içki yasağı, öğrenci yurtlarının kontrolü gibi söylemler hatadır; rahatsız eder, tedirgin eder, ürkütür, negatif düşünceleri tetikler.. Prensip olarak “Devlet eliyle vatandaş terbiye etmeye kalkmak” hatadır. Bizler nasıl vaktiyle Kemalistlerin bizim çocuklarımızı kendi ideolojileriyle endoktrine etmelerinden rahatsızlık duymuşsak, şimdi bizim bu defa bizim gibi olmayan başkalarının çocuklarını kendi ideolojimize, siyasi veya dini perspektifimize göre endoktrine etmemiz doğru değildir. Bu bağlamda Alevilerin ısrarlı taleplerine rağmen din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmaması bir hatadır. Aleviliğin bir din mi, mezhep mi, kültür mü olduğunun devlet eliyle tanımlanmaya çalışılması, Alevilikle ilgili açılımların yarıda bırakılması hatadır. Son zamanlarda sürekli söylentilere konu olan, kamuda üst düzey atamaların ehliyet ve liyakatten çok Karadenizliler, imam-hatipliler, milli görüşçüler, Hakyolcular,.. gibi kendimize yontan, ayrımcı, kavmiyetçi, meşrepçi kriterlere göre yapıldığına dair gözlemler ve söylentiler son derece endişe vericidir. Bu bağlamda verilen görüntü maalesef, Kemalistlerin, askeri vesayetçilerin vaktiyle yaptığı ayrımcı uygulamalardan pek farklı değildir.

Adalet, adalet, adalet…

Paralel yapı ile mücadelede ölçünün iyice kaçırılarak vicdanları yaralayan, adalet duygusunu zedeleyen uygulamalar son derece rahatsız edicidir. En son başörtülü kadınlara kelepçe takılması olayı kamuoyunda infial yaratmıştır. Devletin üst makamlarının 17 Aralık’ta yaşadıkların şokun etkisiyle içine girdikleri aşırı hassasiyet neticesinde, uzunca bir süredir kamuda belirli makamlara gelmek isteyen kifayetsiz muhterislere gün doğmuş gözükmektedir. Başka türlü rakibini tasfiye edemeyeceğini, ehliyetinin ve çantasının ondan daha dolu olmadığını gören makam düşkünleri, en yakın arkadaşına bile ihanet edebilmekte, belden aşağı vurabilmekte, rakibini hemen “paralelcilikle” suçlamaktadır. Bunun para etmeyeceğini gören bazıları “paralelcilerle iş tutmak” ithamını denemekte, bununla da sonuç alamayanlar “paralelcileri korumak” veya “yeterince mücadele etmemek” suçlamasına yönelmektedir. İşin kötüsü bu argümanların devlet katında hüsnü kabul görmesi ve bu suçlamaların birçoğunun sonuç vermesidir… Şimdi külâhımızı önümüze alıp düşünelim: İki yanlış bir doğru etmez. Paralel yapının 17-25 Aralık darbe teşebbüsü, bürokrasi üzerinden devlet yönetmeye kalkışması, şantaj-montaj işlerine girişmesi ne denli kabul edilemez ise, “paralelle mücadele”nin bir cadı avına dönüştürülmesi, masum insanların taciz edilmesi, sözkonusu yapıyla hiç alakası olmayan insanların “paralelci” suçlaması yüzünden adeta yargısız infaza tabi tutulması da kabul edilemez. Adalet Allah’ın emridir, herkese lazımdır. Kainatın Sahibi’nin kutlu uyarısı çok açıktır: “Bir kavme karşı duyduğunuz öfke sizi adaletten saptırmasın!” (Maide/8)

Nihayet bir de dış politikada yapılan yanlışlardan söz edelim. Esasen Sayın Davutoğlu’nun mimarı olduğu “Komşularla sıfır sorun” politikası son derece heyecan veren, barışçı, geleneksel Kemalist dış politika anlayışında devrim yaratan bir dış politikaydı. Bu barışçı ve müzakereci dış politika sayesinde biz bir dönem bütün komşularımızla barışmaya, diplomatik temaslarımızı, ticaretimizi artırmaya, sınırları kaldırmaya, ortak Bakanlar Kurulu toplantıları bile yapmaya başlamıştık. Ermenistan’la asırlık malum sorunu aşmaya yönelik protokol çalışmaları yapıyor, güney komşularımızla aradaki engelleri birer birer kaldırıyorduk. Ancak ne zaman ki, dünyanın “ağababaları”nı görmezden gelerek, o bölgeyle ilgili çıkarları ve hesapları olan, askeri ve ekonomik gücü bölgede istemediği gelişmelerin önünü kesmeye yeten aktörler yokmuş gibi davranarak kendimizi bölgenin patronu gibi görmeye başladık, işler fena halde değişti…

“One minute” ve Mavi Marmara olayı zaten İsrail ve onun destekçileriyle ipleri yeterince geren olaylardı. Bunların üstüne, “Bölgede değişimi biz yöneteceğiz” demenin, “Esed’in 2 aylık ömrü var” demenin, Mısır’da ve Suriye’de sağcı-solcu, laik-dindar bütün muhalefeti kucaklamaya çalışmak yerine sadece Müslüman Kardeşlerle işbirliğinin bütün kapıları açacağını sanmanın, çeşitli vesilelerle BM’ye, AB’ye, ABD’ye, Rusya’ya, İsrail’e ve İran’a çatmanın, bütün dünyayı aynı anda karşımıza alacak tehditkâr bir söylem tutturmanın ağır bir bedeli olması kaçınılmazdı; maalesef bu oldu. Batı tarafından Suriye’de ve Irak’ta yalnız bırakılmamızın da, Mısır’da askeri darbenin onlar tarafından desteklenmesinin de, mülteciler meselesinde faturanın bize yıkılmasının da, 7 Haziran’ın hemen akabinde terörün yeniden hortlamasının da, doğrudan veya dolaylı olarak, dış politikadaki icraatlarımız ve söylemlerimizle alâkalı olduğu muhakkak. Bir zamanlar, kendileriyle işbirliği yaptığımız dönemde, Türkiye'yi Müslüman dünyaya demokrasi ile İslâm'ın uyuştuğu “örnek bir model” olarak gösteren Batı ve büyük küresel-bölgesel oyuncular, Türkiye'nin kendi başına buyruk hareket etmeye başladığını gördükleri andan itibaren tavır değiştirdiler. Türkiye'yi yalnız bıraktılar, Erdoğan’ı şeytanlaştırma gayretlerinin parçası oldular, Türkiye'yi bir anlamda hizaya getirmenin peşine düştüler.

Efendiler, dikkat buyurulsun: Türkiye'nin bu konuda ilkesel olarak haksızlığına dair tek bir laf etmedim. Türkiye söylemlerinde ve durduğu yer bakımından prensipte yüzde yüz haklı olabilir; masumların yanında yer alabilir; diktatörlük rejimlerinin devrilmesini, demokrasiyi, halkların haysiyet ve özgürlük mücadelesini savunabilir, çok haklı da olabilir. Ancak Orta Doğu gibi bir bölgedeyseniz, Osmanlı bakiyesi iseniz, bölge petrol ve doğalgaz bölgesiyse, onlarca yıldır bölgeyi sömüren büyük güçlerle muhatapsanız, daha dikkatli olmak, üç defa düşünüp bir defa konuşmak, güçler dengesini iyi hesaplamak ve ancak altını doldurabileceğiniz söylemler tutturmak zorundasınız. Aksi takdirde bedelini ağır ödetirler. Türkiye'nin son 3-4 yıldır ödediği bedel budur. Belki 20 yıl sonra, nükleer silah, uçak gemisi, savaş uçağı, güdümlü füze, yazılım ve donanımıyla yerli savunma sanayisi, ekonomik, teknolojik ve askeri  güç bakımından Türkiye tehdidinin arkasında durabilecek güce eriştiğinde söylenmesi gerekenleri zamanından çok önce ve aşırı bir özgüvenle söylemenin bedeli maalesef ağırdır.

Bütün bu konularda top yekün yeniden düşünmeye, yeniden Ak Parti iktidarlarının ilk dönemlerinde olduğu gibi değişimci, reformcu, özgürlükçü, içerde toplumu kucaklayıcı, dışarıda işbirliğine açık olmak, halka ve yatırımcıya güven veren bir ortam yaratmak, gerçek anlamda hukuk devleti olmak zorundayız. Ekonomide, siyasette, hukukta ve dış politikada gereken reformları yapmak, bölgesel ve küresel meselelerde de çıkarlarımızın nispeten daha iyi uyuştuğu güçlerle işbirliği yapmak zorundayız, vesselam…