Niyetlenilmemiş Sonuçlar

Bazılarımız evrensel bulguların doğal bilimlerin bir ayrıcalığı olduğunu düşünse de, sosyal bilimlerin kimi bulguları da zaman ve mekâna bağımlı değildir. Sosyal bilimlerin en kıdemlisi ve matematiği en çok kullananı olarak iktisadın da “evrensel” yasaları vardır. Bunları ihlal eden bir şekilde bedelini öder. Ekonomik krizler esasen hesabını yanlış yapanlara piyasanın ödettiği bedeldir.

İKTİSADIN EVRENSEL YASALARI

İktisadın evrensel yasalarından bazıları şu şekilde özetlenebilir: 1) Her şeyin bir bedeli vardır (bedava ekmek yoktur), 2) Her şeyin bir fırsat maliyeti vardır, 3) Değer, subjektif bir olgudur, 4) Marjinal fayda azalır, 5) Marjinal verim azalır, 6) Fiyatlar son tahlilde arz ve talep (piyasa) tarafından belirlenir, 7) Piyasaya müdahalenin görünmeyen ve niyetlenilmemiş sonuçları vardır.

Bunların her birinin ayrıntılı bir tartışması bu yazının sınırlarını aşar. Ancak, bugün son zamanlarda çok tartışılan asgari ücret meselesi bağlamında son ikisine değinmekte yarar var. Çünkü asgari ücret dendi mi herkes bir şeyler söylüyor. Bazıları ajitasyon yapıyor, ücretin verimlilikle irtibatlı olması gerektiğini söyleyen iktisatçıları vicdansızlıkla suçlayanlar var. Oysa nasıl ki bir hastalık sözkonusu olduğunda sözü doktora bırakıyor, uzmanına kulak veriyoruz; keşke ekonomik konularda da aynısını yapabilseydik.

Bir mal, hizmet veya bir üretim faktörünün en doğru, en adil fiyatı, piyasada serbest pazarlık sonunda oluşan fiyattır. Alıcının da, satıcının da razı olduğu, her ikisinin de kendi yararına olduğunu düşündüğü fiyattır bu. Bunun dışında bir mekanizmayla belirlenecek her fiyatın, ayrıntılarına burada girilemeyecek türlü sakıncaları vardır. Ne kadar iyi niyetle ve hayırlı amaçlarla yapılırsa yapılsın, devlet tarafından piyasaya yapılan müdahalelerin, fiyatı “piyasa fiyatı”ndan saptırmanın ilk bakışta öngörülmeyen ve niyetlenilmemiş sonuçları vardır. Bu kural asgari ücret için de geçerlidir.

ASGARİ ÜCRET

Kural çok basittir: Bir işveren, çalıştıracağı işçiye en fazla, o işçinin kendisine kazandırabileceği kadar ücret ödeyebilir; çünkü daha fazlası işverene zarar ettirir. Size ayda 1000 lira kazandıran bir işçiye siz 1500 lira öderseniz, 500 lira zararınız var demektir. Bu şekilde 100 işçi istihdam ediyorsanız aylık zararınız 50 bin liradır. Böyle bir durum sürdürülebilir değildir; ya işçi çıkarmak zorundasınız; ya “kimseye söyleme, al şu 1000 lirayı, böyle idare et” dersiniz. Geriye tek bir ihtimal kalır: iflâs. Bir başka deyişle, piyasanın kaldıramayacağı kadar yüksek bir asgari ücret belirlemenin kaçınılmaz sonucu, ya kayıtdışılık, ya işsizliktir.

En ideali, fiyatları donduran, piyasa fiyatından saptıran bu tür müdahalelerin hiç olmamasıdır. Ama demokrasiyle yönetilen ülkelerde siyasetçinin kamuoyu baskısına direnmesi zordur. Seçim atmosferinde muhalefet partilerinin asgari ücret vaatlerinin gerisinde kalmak istemeyen iktidar partisi 1300 TL asgari ücret sözü vermişti. Bunun nereden baksanız bir bedeli olacaktı; bugünlerde işin içinden nasıl çıkılacağı üzerinde kara kara düşünülüyor. İşveren bunun maliyetini yüklenmek istemiyor; hükümet söz vermiş, cayamıyor; “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumu. Türkiye'de yaklaşık 5 milyon asgari ücretli var; 1300 TL net asgari ücretin brüt maliyeti 1600 lirayı buluyor, toplam yıllık ek maliyetin 16 milyar lirayı bulacağı hesaplanıyor. Düşük kâr marjıyla çalışan sektörlerde asgari ücret artışı rekabet gücünün kaybolması anlamına geliyor. Maliyeti hükümet yüklenmezse (ki bu, maliyeti vergi mükelleflerinin yüklenmesi demek), bu durumun kaçınılmaz sonucu ya kayıtdışılık, ya işsizlik. O halde, “benim işçim, emekçi yoldaşım, çok daha fazlasını hak ediyor…” diye nutuklar atmadan, verimlilikle uyumlu olmayan ücret artışlarının niyetlenilmemiş sonuçlarını düşünmeliyiz. İlk işten çıkarılacak kişilerin de, asgari ücret yasasını kendilerini korumak üzere çıkardığımız düşük nitelikli emekçi kardeşlerimizdir, ironik değil mi?