Anayasa Başka Bir Bahara mı? (1) 13.01.2016

Anayasa bir devletin, eskilerin deyimiyle “teşkilat-ı esasiye”si; temel teşkilatlanma belgesi.

“Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiş bilge insanlar. Hafif bir çırpıştırmayla bu sözü şöyle de okumak mümkündür: Bana anayasanı göster, senin nasıl bir devlete sahip olduğunu söyleyeyim…

Cumhuriyet döneminde 4 anayasa yapmışız: 1921, 1924, 1961, 1982. İlginçtir, en demokratik, en çoğulcu olanı, Milli Mücadele devam ederken, savaş şartları altında, en olağanüstü dönemde yapılanı. Sonraki anayasaların hiçbiri 1921 anayasası ölçüsünde olamamış. 1924 anayasası Türkiye'de Tek Parti Rejimini kuran anayasa, Meclisten muhaliflerin ayıklandığı, Kurtuluş Savaşı kahramanlarının bir kısmının, esas itibariyle siyasi muhalif oldukları için, İstiklal Mahkemelerinde yargılandıkları, çoğulculuktan hiç hazzetmeyen bir anayasa.

Son ikisi darbe anayasası. Biri 1960 darbesinden, diğeri 1980 darbesinden sonra, darbeciler tarafından yaptırılmış. İkisinin ruhuna da özgürlük, temel haklar ve çoğulculuk değil, disiplin, baskı ve tektipçilik egemen. 1961 Anayasası sistemi çeşitli mekanizmalarla vesayet sistemi haline getiriyor; milletin “egemenliğini paylaşmak” zorunda olduğu anayasal kurumlar ihdas ediyor; atanmışlar, yani asker-sivil bürokratlar üzerinden siyaseti ve siyasetçileri kontrol altında tutmayı hedefliyor. Yine bir askeri darbe ürünü 1982 Anayasası da, sistemin vesayetçi ve baskıcı ruhunu tahkim ediyor. Sözde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,” ama nedense millet bir türlü egemen olamıyor; milletin temsilcileri atanmış bürokratlar tarafından sürekli hırpalanıyor, aşağılanıyor, tehdit ediliyor…

Evet doğru, son zamanlarda askeri vesayet rejimi epey geriletildi; demokratikleşme, sivilleşme ve özgürleşme yönünde epey adım atıldı. Ancak bunlar kurumsal ve sistemsel iyileştirmelerden ziyade, Tayyip beyin cesareti ve karizması sayesinde hayata geçirilebilen değişiklikler. Oysa bize lâzım olan, kurumsal ve sistemsel reformlar, kişilerin varlığıyla kaim olmayan, kişiler gidince de işlemeye devam edecek, kalıcı değişiklikler. Bunlar ise anayasa ve yasaların değiştirilmesine bağlı.

Hâlâ Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmış değil; hâlâ askeri yargı lağvedilebilmiş değil; hâlâ OYAK özelleştirilebilmiş değil; hâlâ bağımsız ve tarafsız yargı sistemi kurulabilmiş değil; hâlâ temel hak ve hürriyetler hiçbir istisnaya ve ayrıcalığa konu olmaksızın anayasal güvenceye kavuşturulabilmiş değil; hâlâ vatandaşlığın etnik kökenle bağı koparılabilmiş değil. Bunun anlamı şudur: bugün devleti yönetenler biraz zaafiyet gösterse veya nöbeti daha zayıf mevkidaşlarına bırakmış olsa, askeri-bürokratik vesayet rejiminin yeniden hortlaması gayet mümkündür, kuvvetle muhtemeldir…

O halde bizim yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacımız çok acildir; ekmek kadar, su kadar elzemdir. 13 yıldır işbaşında oldukları halde, birçok seçimde her iki seçmenden birinin, referandumlarda daha da fazlasının, %60-70’inin desteğini aldıkları halde bugün hâlâ 1982 darbe anayasasıyla yönetiliyor olmamızda, Ak Parti iktidarlarının vebali büyüktür. 27 Nisan e-muhtırasına meydan okuma niteliğinde olan 22 Temmuz 2007 seçim zaferinden hemen sonra, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilince, cumhurbaşkanını halkın seçmesinin referandumla kabul edilmesinden hemen sonra, 12 Eylül 2010’da anayasayı tadil eden referandumdan hemen sonra, ve nihayet 2011 Haziran seçimlerinde %49’la yeniden iktidara gelince, yani en az dört beş değişik fırsatta, şayet cidden istemiş olsaydı Ak Parti hükümetleri yeni bir anayasayı bu ülkeye armağan edebilir, bu da emeği geçenlerin kıyamete kadar hayır dua almalarını sağlayacak bir hizmet olurdu.

Ama olmadı, yapmadılar. Ya muhalefetin ve direniş cephesinin gücünü fazla abarttıklarından, ya da “hazır fırsat ele geçmişken, biraz da biz sefasını sürelim” diye düşündüklerinden, yeni anayasa yapım sürecine yeterince önem vermediler, çok yazık oldu.. Kaçırılan her fırsat alternatif maliyeti yüksek bir fırsattır, bu ülkeye çok şey kaybettirmiştir. Bu konuya devam edeceğim.