Anayasayı Komisyona Havale Etmek (20.01.2016), Fikir Coğrafyası

Bir önceki yazımızda Türkiye'de anayasaların tarihine hızlıca bir göz atmış, bugün yeni bir anayasaya ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu vurgulamıştık. Bu çerçevede 13 yıllık “devr-i iktidar”ında eline birçok fırsat geçmiş olmasına rağmen bu fırsatları değerlendirmeyen Ak Parti iktidarlarının hâlâ sivil bir anayasaya sahip olmamamız konusunda büyük vebal altında olduğunu belirtmiştik.

 

İktisadın evrensel yasalarından biri “her şeyin bir fırsat maliyeti vardır” der. Bunun anlamı şudur: her tercih esasen bir şeylerden vazgeçmektir; yaptığımız her şey gibi, yapabilecek olup da yapmadığımız şeylerin de bize kaybettirdiği bir şeyler vardır. Bu nedenle bir şeyi yapmakla, veya yapabileceğimiz bir şeyi yapmamakla, nelerden vazgeçmiş olduğumuzu düşünmek zorundayız. Aslında derin felsefi implikasyonları olan, son derece önemli bir yasadır bu; insanı her nefesinin hesabını vermeye, her attığı adımı atmadan önce muhtemel sonuçlarını düşünmeye davet eder. “Fırsat maliyeti” (“opportunity cost”) kavramını ortaya atan modern iktisadın öncü simaları bunu akıllarından geçirmişler midir bilmem, ama “her şeyin bir fırsat maliyeti vardır” kuralı bana hep “dünya imtihan dünyasıdır; insanoğlu yapıp ettiği her şeyden sorumludur; zerre kadar hayır işleyen de, zerre kadar şer işleyen de karşılığını görecektir” şeklindeki Kur’anî düsturu hatırlatır… Sadede gelelim. Bunun sivil bir anayasa yapmamış olmamızla ne ilgisi olabilir? Açalım.

 

Şayet bu ülke 1960 darbesine direnebilmiş olsa, Menderes’i darbecilere yedirmemiş olsa, sonraki gelişmeler farklı olurdu. Darbecilerin akıbetinin mutlaka yargılanıp mahkûm edilmek olduğu daha evvel gösterilebilmiş olsa, 1980 darbesi olmazdı. 1970’lerde Yunanistan AB’ye gireceğinde Türkiye'ye AB tarafından yapılan davet kabul edilmiş olsa, büyük bir siyasi ferasetsizlik örneği göstererek “onlar ortak biz pazar, kalsın, girmeyelim” denmemiş olsa ve böylece Yunanistan’la birlikte AB üyesi olsak, her şey bugünkünden farklı olurdu.. İnsanların hakim karşısına çıkarılmadan 48 saatten fazla gözaltında tutulmaması gerektiğini AB baskısı olmadan aklımıza getirebilmiş olsak, insan hakları sicilimiz daha erken iyileşirdi. Makro göstergelerimiz biraz iyileşti, özgüvenimiz yerine geldi diye AB ev ödevlerini askıya almasak, bütün dünyaya hümermesek, en önemli gücümüzün yumuşak gücümüz olduğunu akıldan çıkarmasak, bölgesel sorunlara müdahil olurken askeri gücümüzle mütenasip eylem ve söylemlerde bulunsak ve hiç hız kesmeden reformlar yapmaya devam etsek, bugün farklı bir Türkiye olurdu.. Aslında NATO’nun bir parçası olduğumuzu, ABD ve AB ile işbirliği yapmanın kendi menfaatimize olduğunu hatırlamak için Rusya ile uçak krizi yaşamayı beklemesek çok daha iyi olurdu..

 

Aynı cümleden olarak, 27 Nisan e-muhtırasında bir yiğitlik yapıp “asker sivil otoriteye tabidir, herkes haddini bilmeli” dedikten ve bunun millette yaptığı olağanüstü (“İnadına Tayyip” diye seslenen) yankının semeresini 22 Temmuz 2007 seçim zaferiyle aldıktan hemen sonra anayasayı topyekün değiştirmeyi denesek, bugün farklı bir Türkiye olurdu. Olmadı, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez bunu yapsak yine olurdu. Olmadı, 21 Ekim 2007’de “Bundan sonra cumhurbaşkanını halk seçsin mi?” sorusuna millet “evet” der demez bunu yapsak, yine olurdu. Olmadı, 1982 anayasasının 30 maddesini değiştiren 12 Eylül 2010 referandumundan hemen sonra, Ergun Özbudun ve arkadaşlarına hazırlatılan taslağı biraz rötuşlayıp halka götürsek, yeni ve sivil bir anayasaya kavuşmuştuk.. Olmadı, 2011 Haziran genel seçimlerinde kazanılan -Türkiye'de yaklaşık her iki seçmenden birinin oyunun Ak Parti’ye verildiği- zaferden hemen sonra bu yapılabilirdi, yine yapılmadı. Eğer bu fırsatlar değerlendirilebilmiş olsa, ondan sonraki dönemde yaşadığımız birçok acı tecrübeyi yaşamak zorunda kalmazdık; Gezi olayları da, paralel yapı savaşları da, terör sorununun yeniden hortlaması da olmaz, Türkiye yeniden başladığı noktaya dönmezdi… Kaçırılan fırsatlar Türkiye'ye çok şey kaybettirdi, kaybettirmeye devam ediyor, yazık.

 

Sayın Davutoğlu’nun yeni anayasa için siyasi parti liderleriyle görüşmesi, süreci yeniden canlandırma çabası her şeye rağmen takdire değer. Ancak bundan önceki dönemde yapılan hatanın aynısı yeniden yapılmak üzere: bir komisyon kuralım, her parti eşit sayıda üye versin, komisyon oybirliğiyle karar alsın. Bu yol çıkmaz sokaktır, buradan bir yere çıkılmaz; çıkılmayacağı bundan önceki dönemde görülmüştür.

 

Bir zamanlar televizyonlarda oynayan “Emret Başbakanım” adlı hayli öğretici bir İngiliz dizisi vardı, müthiş bir siyasi kara mizah-taşlama örneğiydi. Orada “Bir işin yapılmasını istemiyorsanız komisyona havale edin!” derlerdi. Hele bir de o komisyon, partilerin seçimlerde aldıkları oy oranına göre şekillenmiyorsa, hele hele bir de en temel konularda bile birbirine taban tabana zıt görüşlere sahip partilerden gelen üyelerin “oybirliğiyle” karar almaları hükme bağlanıyorsa, burada yanlış giden bir şeyler var demektir. Şayet “mış gibi yapmak” istemiyorsanız, bir süre sonra süreç tıkanınca “eh biz yapmak istedik, ama onlar yaptırmadı” diye topu taca atmayı düşünmüyorsanız, bu yöntemi değiştirmek zorundasınız. Devam edeceğim.