Nasıl Bir Anayasa? Nasıl Bir Devlet? (31.01.2016), Fikir Coğrafyası

Bir önceki yazımızda Komisyona havale etmenin anayasa meselesinde etkin bir çözüm olmadığını vurgulamıştık. Devam edelim.

Mevcut yöntemle yeni bir anayasa yapılma ihtimali son derece düşük; zira bazı konularda Ak Parti ile CHP’nin, bazı konularda MHP ile HDP’nin, bazı konularda CHP ile MHP’nin veya Ak Parti ile HDP’nin taban tabana zıt görüşler taşıdığı bilinen bir gerçek. O halde oybirliği şartı koymak son derece yanlış. Ayrıca 1 Kasım seçimlerinde %50 oy almış bir partiyle %10 oy almış bir partinin anayasa komisyonunda aynı sayıda üye ile temsil edilmesi hiç de makul değil; %50’nin temsil hakkını %10’la aynı seviyeye indirmek bir anlamda seçimlerde iktidar partisine oy vermiş %50’nin tercihine saygısızlık demektir.

Eğer Anayasa Komisyonundan bir şey çıkması isteniyorsa, 2 şey yapılmalı: 1) Partiler komisyona eşit sayıda değil, aynen Meclisteki diğer komisyonlarda olduğu gibi, aldıkları oy oranında üye vermeli, 2) Kararlar oybirliğiyle değil, oyçokluğuyla alınmalı. “Ama o zaman da her şey iktidar partisinin istediği gibi olur” diyenler olabilir. Bu endişeler yersizdir. Zira iktidar partisi komisyonda %50’yi temsil edeceğinden, çoğunluk durumunda değildir; çoğunluğu elde edebilmek için öteki partilerden en az birini ikna etmek durumundadır; bu da belirli bir uzlaşma arayışını zorunlu kılacaktır. Ak Parti-CHP uzlaşması %75, Ak Parti-MHP veya Ak Parti-HDP uzlaşması %60’ın üzerinde çoğunluk demektir; böylece her durumda nitelikli çoğunluk sağlanmış olacaktır.

Diyelim ki bunların hiçbiri sağlanamadı. O zaman iktidar partisine düşen, kendi anayasa önerisini hazırlayıp, öteki partilerden 330’a ulaşacak sayıda, lider sultasına boyun eğmeyecek, elini vicdanına koyarak karar verecek cesur insanların desteğini alıp, taslağı referanduma sunmaktır.

Nasıl Bir Anayasa?

Sivil, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, bireyi merkeze alan, hukukun üstünlüğüne dayalı bir anayasa olmalıdır. Yasalar karşısında eşitlik, fırsat eşitliği esas olmalıdır. Özgürlükler norm, kısıtlamalar istisna olmalıdır. Temel bireysel hak ve özgürlükler muğlak, içeriği her türlü doldurulabilecek bahanelerle askıya alınamamalıdır.  

Kısa, az ve öz olmalı; ayrıntılara girmemeli, temel kurumlar ve ilkeleri ortaya koymalı; ayrıntıları yasalara bırakmalıdır.

“Değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler içermemelidir. Böyle maddeler gelecek kuşakların aklından şüphe etmektir; onların kendi kaderlerini tayin hakkına saygısızlıktır; kimsenin buna hakkı yoktur. Her nesil nasıl bir siyasi yapıyla yönetilmek istediğine kendisi karar verebilmelidir. İlle değişmez maddeler olacaksa bu ancak “hayat, hürriyet ve mülkiyet” gibi doğuştan getirdiğimiz, vazgeçilemez ve devredilemez temel hak ve özgürlüklerimizi garanti altına alan maddeler olmalıdır.

Vatandaşlığı etnik kökene, soy, sop ve ırka göre tanımlamayan; ülke sınırları içinde yaşayan her vatandaşı eşit haklara sahip birinci sınıf vatandaş olarak gören bir anayasa olmalıdır.

Gerçek anlamda laiklik ilkesine bağlı bir devlet öngörmelidir. Yani devletin resmi bir dini, mezhebi veya ideolojisi olmamalıdır. Devlet bütün dinler, diller, ırklar, mezhepler, siyasi görüş ve ideolojiler karşısında eşit mesafede durmalıdır. Hiç kimse dünya görüşü veya hayat tarzından dolayı devletten torpil görmediği gibi, hiç kimse de bundan dolayı devletten üvey evlat muamelesi görmemelidir.

Devletin üç temel fonksiyonu vardır: 1) Dış güvenlik (milli savunma), 2) İç güvenlik (polis), 3) Adalet. Buna bir de büyük altyapı yatırımları ile eğitim ve sağlığa katkısını ilave edebiliriz. Öteki işleri devlet piyasaya bırakmalıdır. Zira devlet iyi bir işletmeci değildir; devletin iktisadi hayata çok fazla müdahil olması haksız rekabet yaratır; kaynak dağılımında etkinliği bozar; hantallık, verimsizlik yaratır. Devlet eliyle zengin yaratılmaya kalkışılmamalı, piyasalar rekabete açılmalı, devlet bir rant dağıtım ve kısa yoldan zengin olma aracı olmaktan çıkarılmalıdır.

Devlet vatandaşı terbiye etmeye, vatandaşa yaşam tarzı ve doğrular dayatmaya kalkışmamalıdır. Bütün dinler ve ideolojiler tarafından genel kabul gören adalet, dürüstlük, cömertlik, yasalara ve kurallara uyma, sevgi, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma vb. gibi ortak değerler dışında, belirli bir dinin, mezhebin veya ideolojinin kendine has değerlerinin ve ritüellerinin öğretilmesi ve benimsetilmesi sivil topluma, vakıflara, derneklere, özel sektörün açacağı okullara ve STK’lara bırakılmalıdır.

Türkiye'de siyasi kavgaların hiç bitmemesinin, her seçimin bir “yeni kurtuluş savaşı”na dönüşmesinin, ölümüne siyasi kavgalar yaşanmasının, ve de istisnasız her kesimin “devleti ele geçirmeye yeminli” olmasının temel nedeninin devletin aşırı güçlü, kolları her tarafa uzanabilen, sınırsız devlet olması olduğu unutulmamalıdır. Türkiye'de devleti ele geçirmek isteyen herkes  2 şeyden emin olmak için bunu yapmaktadır: 1) Artık devletin tokadını yememek, 2) Kolay yoldan zengin olmak, kesesini doldurmak, kendi zenginini yaratmak. Dolayısıyla, devleti ikide bir resmi ideoloji üzerinden vatandaş tokatlayan bir aygıt olmaktan çıkardığımız gün, benzer şekilde devleti kolay yoldan zengin yaratan bir rant dağıtım mekanizması olmaktan çıkardığımız gün, kısaca devleti tarafsız bir hizmet aygıtı haline getirdiğimiz gün ölümüne siyasi kavgalarımız da sona erecektir. Artık her seçim öncesi ölümüne siyasi kavgalar görmekten, her seçimde yeni bir “kurtuluş savaşı psikolojisi” yaşamaktan, ortalığın gerim gerim gerilmesinden bıktık; yurdum insanının da bir parça rahat ve huzura ihtiyacı var…

Dileyelim, bari bu sefer “iyi şeyler olsun.”