Sivil, Dindar, Demokrat: Turgut Özal’dan Bize Kalan…(20.04.2016), Yerli Fikirler

17 Nisan rahmetli Özal’ın 23. ölüm yıldönümüydü. Dün gibi, bugün gibi, aradan tam 23 yıl geçmiş. Bir 17 Nisan günü, beklenmedik bir şekilde, aniden aramızdan ayrılıvermişti. Ölümü çok ani oldu, “zehirlendi” dediler, “Türkiye ve Türk dünyasının geleceğiyle ilgili vizyonu karanlık güçleri rahatsız etti, ortadan kaldırıldı” dediler; ölümünün ardındaki esrar perdesi tam olarak aralanabilmiş değil. Yakın tarihimizin en önemli şahsiyetlerinden biridir Özal, Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun. Özal’dan acaba bugün geriye ne kaldı? Neler yapmaya çalıştı? Hangi alanlarda Türkiye’nin kaderine damgasını vurdu? Ölüm yıldönümü vesilesiyle, bir yandan kendisini rahmetle anarken bir yandan bu konuları yeniden düşünmekte, düşündüğümüzü paylaşmakta yarar var.

 

Rahmetli Özal değerli bir insandı. Sivil, dindar ve demokrattı. Cesur ve yenilikçiydi. Reformcu ve değişimciydi. Türkiye’nin kabuğunu kırmasına, dışa açılmasına, dünya ile ticaret yapmasına, devlet tekellerinin ortadan kaldırılmasına, devletin küçültülmesine, piyasa ekonomisinin tesisine, yasakların kalkmasına, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesine ve yeni bir Türkiye’nin inşasına gayret etti.

 

Karşısında büyük bir direniş cephesi vardı: askeri vesayetçiler, Kemalistler, Tek Parti dönemi özlemcileri, devletin dağıttığı rantlardan beslenenler, ithalat yasaklarından ve korumacılıktan nemalananlar, darbeciler, darbecilerin sağladığı korunaklı ortamda ülkenin kaymağını yiyenler, milletin boynunda boza pişirmeye alışmış olanlar, değişime karşı çıkanlar, yasakların kaldırılmasından, AB’ye üyelikten, Kürt realitesinin tanınması ve soruna barışçı bir çözüm bulunmasından ürkenler, Anadolu’dan yükselen dindar-muhafazakar burjuvaziye diş bileyenler,… Özal’dan hiç hazzetmediler, sevmediler, her fırsatta yoluna taş koymaya çalıştılar, şeytanlaştırmaya uğraştılar, suikaste teşebbüs ettiler, başaramadılar; ölümü şaibeli bir ölümdü, belki zehirleyerek muratlarına erdiler…

 

Özal askeri-militarist olanın karşısında sivil olanı temsil ediyordu. İnançsızlığın ve din düşmanı laikçiliğin karşısında dindar olanı, dinle barışık olanı temsil ediyordu. Askeri vesayetçi, Kemalist, tepeden inmeci, zorla modernleştirmeci, çağdaşlık fanatikleri karşısında demokrat olanı, halkın içinden, onunla bütünleşmiş, onunla beraber hareket edeni temsil ediyordu…

 

Türkiye Cumhuriyeti Özal’a kadar dışa kapalı, korumacı, devlet eliyle rant dağıtıp zengin yaratan, aşırı devletçi, askeri vesayetçi, yasakçı ve kumandacı bir sisteme sahipti. 1923-1950 arası Tek Parti rejimi vardı; çok partili demokrasi yoktu, basın, fikir, ifade, örgütlenme ve seyahat özgürlüğünün büyük ölçüde kısıtlanmış olduğu bir kapalı toplum rejimiydi bu. 1950’li yıllarda Menderes yönetimi altında başlayan açılım ve demokratikleşme süreci devam ettirilememiş, 1960’tan itibaren her on yılda bir askeri darbeyle bu sürecin önü kesilmişti. Devlet milletle kavgalı, ülke komşularıyla ve dış dünya ile kavgalıydı. 1960 darbesinden sonra sosyalist planlama modeli benimsenmişti. Ülkenin kaynaklarının ne kadarının nereye aktarılacağı tamamen devletin kontrolündeydi. Devletçi, kumandacı, dış ticaret kontrolleri ve ithalat yasakları üzerinden belirli kesimleri zengin eden bir sistem tahkim edilmişti. Fransız Jakobenlerinden mülhem, katı pozitivist, ultra-modern bir laikçilik üzerinden halkın inançları, ibadetleri ve kıyafetleri küçümseniyor, sivil toplumun gelişmesine izin verilmiyordu. Ceza Kanunu’nun meşhur 141, 142 ve 163. maddeleri başımızda “Demoklesin kılıcı” gibi sallanırdı. Kürt sorununun adı bile telaffuz edilemez, “Güneydoğu sorunu” denirdi, Kürtçe konuşmak yasaktı, başörtüsü yasaktı, dini vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ya yoktu, ya büyük baskı altındaydı…

 

Böyle bir ortamda, 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden yaklaşık 3 yıl geçtikten sonra, 1983 sonlarında yapılan ilk serbest seçimleri kazanarak Anavatan Partisinin başında iktidarı devraldı Özal. Avrupa, Amerika görmüş, dış dünyayı yakından tanıyan, özgürlüklerin öneminin farkında, ülkenin önünün açılması gerektiğine inanmış bir insandı. 1983-1993 arası 10 yıllık dönemde Türkiye’nin kaderine damgasını vurmuştu. Onun yönetimi altında, mimarı olduğu “24 Ocak Kararları” adıyla bilinen program yürürlüğe kondu. İthal ikameci (namı diğer, “korumacı”) sanayileşmeden ihracata dayalı (namı diğer, “serbest ticaretçi”) sanayileşmeye geçildi; dış ticaret yasakları kaldırıldı, korumacılıktan ve yasaklardan vazgeçildi; kambiyo rejimi ve ekonomiyle ilgili öteki pek çok mevzuat serbestleştirildi. Cebinde döviz taşımak başta olmak üzere, pek çok şey suç olmaktan çıktı. Devlet ekonomiden kısmen elini çekmeye yöneldi, özelleştirmeler başladı, piyasalar rekabete açıldı, serbest piyasa ekonomisi tesis edilmeye çalışıldı. Anadolu insanı üretmeye ve dünya ile ticaret yapmaya teşvik edildi.

 

Rahmetli Özal’ın teşvikiyle dış seyahatler arttı, yurdum insanı dışa açıldı, dünya ile ticaret yapmaya başladı, dış ticaret kazançlarını sanayi ve hizmetlere yatırdı; Anadolu Kaplanları da denen holdingler, Anadolu sermayesi, bu sermayeye hükmeden dindar-muhafazakar burjuvazi yükselmeye başladı. Eğitimde devlet tekeline son verildi, özel sektör eğitime yatırım yapmaya başladı. İletişimde devlet tekeline son verildi, radyo ve televizyon yayıncılığı özel sektöre de açılmış oldu. Hemen hepsi Anadolu’da, çok sayıda yeni üniversite kuruldu. Bu üniversitelere öğretim elemanı yetiştirmek için devlet bursuyla yüksek lisans ve doktora yapmak üzere yurtdışına binlerce genç gönderildi. Bu gençler, yurtdışı görmüş, yabancı dil bilen, demokrasinin, piyasa ekonomisinin ve özgürlüklerin değerini kavramış bu “okumuş çocuklar,” sonraki yıllarda Türkiye’yi sırtlayacak, siyasette, akademide, iş dünyasında ve bürokraside Türkiye’nin hızlı değişimine damga vuracak olan gençlerdi.

 

2000’li yıllarda Erdoğan ve Ak Parti hükümetleri altında Türkiye’nin yaşadığı hızlı değişim ve dönüşüm birçok dış ve iç faktörün katkısıyla mümkün olmuştur. Dışsal faktörler arasında küreselleşme süreci, Soğuk Savaşın bitmesi ve sosyalist sistemin çökmesi, demokrasi ve piyasa ekonomisi arayışlarının yaygınlaşması ve Asya’nın yükselişi gibi faktörler sayılabilir. Aynı sürece katkı yapan içsel faktörlerin birçoğu rahmetli Özal’ın damgasını taşır: ekonomik alanda dışa açılma, serbestleşme ve özel sektörün önünü açma yönünde yapılan reformlar; siyasi alanda demokratikleşme, düşünce ve ifade özgürlüğünü temin yönünde yapılan reformlar; orta sınıfların yükselişi; yurtdışı tecrübesi olan, demokrasi ve özgürlükleri içselleştirmiş, master ve doktora sahibi gençlerin yetiştirilmesi Özal’a çok şey borçludur. Bugün Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun ekibinde çalışan insanların çoğu Özal döneminde ve onun öncülük ettiği kanallardan yetişen insanlardır.

 

Sabırlı, tahammülkâr, tolerans katsayısı yüksek bir insandı. Kendisini eleştiren karikatürleri kesip biriktirir, herkese lâf yetiştirmeye çalışmaz, birçoğuyla hiç polemiğe girmez, güler geçerdi. Muhafazakar-dindar, milliyetçi, liberal, sosyal demokrat dört eğilime de kapısı açıktı; kimseyi kendisi gibi düşünmüyor diye “hain” ilan etmezdi... Üç özgürlüğün önemle üzerinde dururdu: düşünce özgürlüğü, din-vicdan özgürlüğü ve girişim özgürlüğü. Çoğu insan kıymetini sağlığında anlayamadı, ama onu kaybedince anladı. “Beni çok ararsınız” demişti, haklı çıktı.

 

Uzun lafın kısası, rahmetli Özal sivildi, dindardı, demokrattı; fikir, vicdan, teşebbüs hürriyetinden yanaydı; iyi bir insandı; Türkiye'nin kabuğunu kırması, önünün açılması için çok çaba harcadı; cesur ve yenilikçiydi. Değerini onu kaybedince ve 28 Şubat sürecinde daha iyi anladık. Onun gibi ufku geniş ve tolerans katsayısı yüksek liderlere hâlâ çok ihtiyacımız var. Merhum Turgut Özal'ı rahmet, takdir ve minnetle anıyoruz...