Faize müdahale ne anlama geliyor? '16.05.2004'

Son yıllarda Türk ekonomisine güven duyma bakımından içeriden bakışların daha olumsuz, dış dünyadan bakışların ise daha olumlu olması manidardır. Başka bir deyişle yabancılar Türkiyeye Türklerden daha fazla güvenmektedirler. Bu kendine güvensizlik ve kötümserlik psikolojisinin bize kazandıracağŸı hiçbir şey yoktur. ޞu anda Türkiyede bulunan ortam bir kriz ortamı değŸildir; ekonomik bir krizi haklı kılacak reel faktörler yoktur. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) 18 gün aradan sonra 25 Haziran 2006da ikinci kez olağanüstü toplanarak bir dizi karar aldı. Toplantı sonrasında, piyasalarda son zamanlardaki bir türlü dinmek bilmeyen dalgalanmayı kontrol altına almaya ve söz konusu dalgalanmaya bağlı olarak artan kriz beklentilerini ortadan kaldırmaya yönelik olarak, başlıca üç önlem açıklandı: Birincisi, MB gecelik borçlanma faizlerinin 2,25 puan artırılması; ikincisi, piyasadaki YTL bolluğunu azaltmak için "depo alım ihalesi"nin düzenlenmesi; üçüncüsü ise döviz kuruna etkin müdahale için MB yönetimine tam destek verilmesi. Bu artırım kararıyla kısa vadeli borçlanma faiz oranları %17,25e, borç verme oranları ise %20,25e yükselmiş oldu. Hatırlanacağı gibi kısa vadeli borçlanma faiz oranları 27 Mart 2006da belirlenmiş en düşük seviyesi olan %13,25ten, 7 Hazirandaki %1,75lik faiz artırım kararıyla %15e yükseltilmişti. Son artırım kararıyla kısa vadeli faiz oranları Ocak 2005teki düzeyinin de üzerine çıkmış oldu. Depo alımlarla piyasadaki likiditeyi azaltma konusunda hemen harekete geçen MB, 3 Temmuz ve 10 Temmuz olmak üzere iki ayrı vadede dün açtığı depo alım ihaleleriyle piyasadan toplam 500 milyon YTL çekti. 3 Temmuz vadeli ihalede maksimum faiz %18,50, ortalama faiz de %18,13 olurken, 10 Temmuz vadeli ihalede faizler sırasıyla %18,90 ve %18,80 olarak gerçekleşti. Ayrıca MB döviz piyasasına da satım yönünde müdahale etmiş, bu müdahalenin etkisiyle (bu satırların yazıldığı saatlerde) dolar kuru önceki gün ulaştığı 1,770 seviyesinden 1,670 seviyesine düşmüştür. Konuyla ilgili yorum ve değerlendirmelerde de sıklıkla vurgulandığı üzere, Türkiyede döviz kurlarında ve Menkul Kıymetler Borsasında son haftalarda üst üste gelen dalgalanma, (iç siyasette yaşanan gerginliğin yarattığı psikolojik etkinin de kısmen katkısı olmakla birlikte) esas itibarıyla, ABD, AB ve Japon merkez bankalarının faiz artırma kararlarına bağlı olarak sermaye akımlarının yön değiştirmesinden kaynaklanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde faiz oranları son zamanlarda sürekli yükseliştedir. Nitekim Haziran 2004te, yani iki yıl önce %1 gibi son derece düşük bir seviyede olan ABD faiz oranları, geçtiğimiz iki yıl içerisinde düzenli ve sürekli bir artış trendi izleyerek bugün %5 seviyesine yükselmiştir. Başka bir deyişle dünya ekonomisinin motor gücü olan ABD ekonomisinde faiz oranları iki yılda beş katına yükselmiştir. Bu hafta yapılacak FED toplantısından %0,25 veya 0,5lik bir faiz artırım kararının çıkması beklenmektedir. AB Merkez Bankası da aynı doğrultuda hareket etmektedir. Buna ek olarak, 1990lı yıllar boyunca ekonomik durgunluk sorunu yaşamış olan Japonyada, uzunca bir zamandan beri bu sorunu aşabilmek için gevşek para politikaları izleyen ve son altı yıldır faizleri %0 düzeyinde tutan Japon Merkez Bankası da bir süredir faizleri artırmaya başlayacağı, hatta bu kararın beklenenden de erken alınabileceği mesajını vermektedir. Bu arada pek dikkati çekmeyen, ancak en az FEDin faiz oranlarını artırması kadar önemli olan bir olgu da, Japon Merkez Bankasının gecelik para fazlasını son aylarda ciddi biçimde azaltmış olmasıdır. Bu çerçevede 2006 Mart ayında 266 milyar dolar seviyesinde bulunan fazla para, son 3 aylık dönemde art arda yapılan operasyonlarla 23 Haziran 2006 tarihi itibarıyla yaklaşık 133 milyar dolara düşürülmüş durumdadır. Bir hafta kadar önce Türkiyeyi ziyaret etmiş olan ünlü spekülatör-yatırımcı Soros da dünya piyasalarında son zamanlarda yaşanan dalgalanmanın en önemli nedenlerinden birinin Japon Merkez Bankasının söz konusu operasyonları olduğuna işaret etmişti. Küreselleşme sürecinin doğurduğu sonuçlardan biri, ulusal ekonomileri birbiriyle çok yakından irtibatlı hale getirerek adeta tek bir global dünya ekonomisinin iç içe geçmiş parçaları haline getirmiş olmasıdır. Bunun hem olumlu, hem de olumsuz yansımaları vardır. Ekonomilerin birbirine kenetlendiği, mal ve sermaye akımlarının büyük boyutlara ulaştığı ve karşılıklı bağımlılığın arttığı bir dünyada bir ekonomide yaşanan olumlu bir gelişme ötekileri de olumlu etkilediği gibi, tersinden, olumsuz gelişmelerin etkileri de bulaşıcı olabilmektedir. Buna ilaveten, zaman zaman birinin kazancının diğerinin kaybı anlamına geldiği "sıfır-toplamlı oyun"ların ortaya çıkması da söz konusudur. Nitekim, gelişmiş ülkelerin faiz artırım kararı almasıyla fonlar bu ülkelere yönelmekte, böylece gelişmiş piyasalarda fon arzı artarken gelişmekte olan piyasalarda aynı miktarda fon azalması olmaktadır. Reel faiz oranlarının birbirine yaklaştığı durumlarda kısa vadeli sermaye akımlarının gelişmiş ülkelere yönelmesinin en önemli nedeni, bu ülkelerdeki istikrara bağlı olarak ekonomik ve siyasi risk priminin görece düşük olmasıdır. Ekonomide korkulacak bir şey yok... Bu çerçevede Merkez Bankasının iki gün önceki faiz artırma, döviz kuruna müdahale ve piyasadaki likidite fazlasını emme kararı, enflasyonun kontrolden çıkmasını önleme, enflasyon hedeflemesine dayalı para politikasının itibarını koruma ve piyasalarda kriz beklentilerini ortadan kaldırma amacına yönelik olarak doğru yönde atılmış adımlardır. 2001 krizinden sonraki dönemde dünyadaki likidite bolluğu, gelişmiş ülkelerde faiz oranlarının görece düşüklüğü gibi faktörler Türkiye lehine bir dış konjonktür yaratmış, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlayarak krizden çıkma çabalarında hükümetin uyguladığı politikaların kısa sürede gayet olumlu sonuçlar vermesine kayda değer bir katkıda bulunmuştu. Şimdi bu rüzgarın tersine esmeye, olumlu dış konjonktürün ortadan kalkmaya başladığı görülmektedir. Yani hükümetin ve Merkez Bankasının işi son yıllara göre biraz daha zorlaşmıştır. Ancak bu, kriz bezirganlarının beklentilerini haklı çıkaran bir durum da değildir. Soğukkanlı olmak, sağduyu ile hareket etmek, yatırımcıları paniğe sevk edecek hareketlerden kaçınmak ve ekonomik karar birimleri (üreticiler, tüketiciler, yatırımcılar, hükümet, finansal kuruluşlar, dış dünya) arasında ahenk sağlayacak başarılı bir koordinasyon gerekmektedir. Ekonomide "kendi kendini gerçekleştiren kehanetler" diye bir kavram vardır. Ortada bir krizi haklı kılacak ciddi nedenler yokken bile, bir sürü insan bu beklentiye girer ve sürü psikolojisiyle hareket etmeye, tutarsız davranışlarda bulunmaya başlarsa, kriz gerçekten de kapıya dayanabilmektedir. Bu psikolojiyi körükleyen yazı, yorum ve değerlendirmeler bakımından Türk basını hiç de yoksul sayılmaz. Son yıllarda Türk ekonomisine güven duyma bakımından içeriden bakışların daha olumsuz, dış dünyadan bakışların ise daha olumlu olması manidardır. Başka bir deyişle yabancılar Türkiyeye Türklerden daha fazla güvenmektedirler. Bu kendine güvensizlik ve kötümserlik psikolojisinin bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Şu anda Türkiyede bulunan ortam bir kriz ortamı değildir; ekonomik bir krizi haklı kılacak reel faktörler yoktur; bir süre sonra durulacak bir dalgalanma söz konusudur ve bu durulma sürecini hızlandırmak mümkündür. Son iki yıldır aşırı değerlenmiş görünen Türk lirasında bir düzeltme zaten beklenen bir şeydi; ancak bu düzeltme biraz hızlı olmuş, bu da birçok insanın kafasında soru işareti doğurmuştur. Bu koşullarda yapılması gereken şey, paniğe kapılmamak ve krizden medet uman rantiyeciler ve spekülatörlerin ekmeğine yağ sürmemektir. Bu arada, MBnin tespit ettiğini söylediği, döviz piyasasında aslında arkasında durmayacağı kurlar vererek piyasayı hareketlendirip kuru yapay olarak yükseltmeye çalışan spekülatörlere karşı ciddi önlemler alınmalı, bütün piyasa aktörlerine, kendi menfaati için gemiyi batırma girişimlerinin çok ağır bir bedeli olacağı mesajı verilmelidir.