AB Türkiyeye Neden Tarih Vermelidir? '14.02.2007'


Bütün beşeri ortaklıklar, işbirliği projeleri ve ticari ilişkiler gibi bölgesel iktisadi bütünleşmelerin de sağlıklı ve kalıcı olabilmek için yalnızca tek tarafa değil, her iki tarafa da menfaat sağlaması beklenir. Fayda ve maliyetleri karşılıklı paylaşılmayan, taraflara yüzde yüz eşit olmasa da dengeli faydalar sağlamayan bölgesel bütünleşme projeleri ya hayal olarak kalmaya, ya da kısa ömürlü olmaya mahkumdur. Türkiye-AB bütünleşmesi de bundan müstağni değildir. Eğer bir gün Türkiye ABye tam üye olacaksa bu, tarafların böylesi bir bütünleşmenin kendilerine menfaat sağlayacağına dair hesaplar, algılamalar ve beklentilere dayalı olacaktır. Kırk yılı aşkın bir süreç sonunda bugünlerde Birliğe katılmanın son aşaması olan tam üyelik müzakerelerine başlamak için tarih alma noktasına gelinmiş durumda ve gerek Türkiyede gerekse AB içinde Türkiyenin üyeliğinin lehinde ve aleyhinde hararetli tartışmalar cereyan ediyor. Her nimetin bir külfeti, her şeyin bir bedeli vardır. Bu bağlamda Türkiye-AB bütünleşmesinin her iki tarafa sağlayacağı belirli yararlar olduğu gibi, yükleyeceği belirli maliyetler de sözkonusudur. Müzakerelerin başlamasının ve peşinden gelecek tam üyeliğin Türkiyeye sağlaması muhtemel faydalara yine bu sütunlarda daha önce yayımlanmış bir yazıda değinilmişti. Bu yazıda özellikle Türkiyenin tam üyeliğine Sarkozy-Fransa ve Hristiyan Demokratlar-Almanya kaynaklı itirazların yükseldiği bugünlerde Türkiyenin katılımının ABye muhtemel maliyetlerinin yanında faydalarına, dolayısıyla neden ABnin Türkiyeye evet demek durumunda olduğuna değinilecektir. Türkiyenin üyeliğinin ABye yüklemesi muhtemel başlıca maliyetler arasında, Birlik fonlarından Türkiyeye aktarılması gereken yapısal uyum, kurumsal hazırlık ve kalkınma yardımları, tarım sektörünün Ortak Tarım Politikasına dahil edilmesinin yükleyeceği sübvansiyon ve doğrudan destek ödemeleri, ve nihayet Türkiyeden çok sayıda genç işsizin AB ülkelerine yönelme olasılığı sayılabilir. Ancak hemen belirtmekte yarar var: AB tarafından pek çok kesime göre bir maliyet kalemi olarak değerlendirilse, bu nedenle de daimi kısıtlamalar getirilmesi yönünde baskı yapılsa da, ABnin giderek yaşlanan nüfusu nedeniyle önümüzdeki yıllarda daha belirgin hale gelecek genç işgücü açığı dikkate alındığında serbest dolaşımın bir maliyet kalemi mi yoksa gerçekte bir fayda kalemi mi olduğu tartışmaya açıktır. Bu noktaya aşağıda yeniden dönülecektir. Yine maliyetler bağlamında altı çizilmesi gereken bir nokta, müzakere sürecinde AB ile Türkiye arasında görüşülüp karara bağlanması gereken 31 ayrı dosyanın varolduğudur. AB bütçe disiplini üzerinde son yıllarda giderek yoğunlaşan endişeler, Türkiyenin görece çok yüksek tarımsal nüfusu ve tarımsal ürünlerde bazı AB ülkeleriyle rakip konumda oluşu gibi nedenlerle müzakerelerin en çetin geçeceği, AB bütçesine en pahalıya malolma potansiyeli taşıyan alanların başında tarım gelmektedir; dolayısıyla Türkiye bu konuda çok ciddi bir müzakere sürecine hazırlanmalıdır. Ne var ki, Türkiye-AB bütünleşmesinin ABye getirisi, AB içindeki kimi Türkiye karşıtlarının öne sürdüğünün aksine "hep maliyet, hep maliyet, faydayı hak getire, bıktım be!" denebilecek bir tek boyutluluk da kesinlikle taşımamaktadır. ABnin bu tür bir bütünleşmeden sağlayacağı pek çok siyasi, ekonomik ve stratejik kazanç sözkonusudur. Bunların başlıcaları arasında şunlar sıralanabilir. İlk olarak, Türkiyenin ABye girmesi AB için pazarın genişlemesi, dış ticaret ve yatırımların artması anlamına gelmektedir. Türkiyeyi dahil etmekle AB iç pazarına 70 milyonluk bir tüketici kitlesi eklemiş, Ortadoğu pazarlarına komşu hale gelmiş, Orta Asya pazarına daha etkili biçimde girebilme imkanlarını genişletmiş olacaktır. Bu ABnin hem iç pazar, hem dış pazarının genişlemesi, buna paralel olarak dış ticaret ve yatırım olanaklarını artması, işsizliğin azaltılabilmesi için yeni olanakların doğması demektir. İkincisi, Türkiyenin ABnin parçası haline gelmesi ABnin petrol ve doğalgaz gibi enerji rezervleri açısından zengin Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgesini tümüyle ABDye bırakmayan, bölgede nüfuz ve ittifaklar arayan denge unsuru bir dünya gücü olma ve bölgenin ekonomik imkanlarından yararlanabilme fırsatı verecektir. Irak Savaşı öncesi ve sonrasında özellikle Almanya ve Fransa gibi ABnin belkemiği iki ülke ile ABD arasında belirginleşen soğukluk, yer yer gerginlik ve uluslararası ilişkilere nasıl yön verilmesi gerektiği konusunda ortaya çıkan görüş ayrılığı AByi bölgedeki stratejik çıkarları konusunu yeniden düşünmeye itmiş, bu da Türkiye ile ilişkilerin bütünleşme lehine yeniden gözden geçirilmesine yolaçmıştır. ABD ile ABnin terörizm tehdidi, demokrasi ve Batılı değerler konusunda müttefik oldukları doğrudur; ancak daha ayrıntıya inildiğinde kendi ulusal ve bölgesel çıkarları, enerji güvenliği, siyasal nüfuz bölgeleri ve pazar arayışı gibi konularda bu iki blokun çoğu kez çıkarları çatışan, dolayısıyla birbirine rakip güç odakları olduğu açıktır. Bu bağlamda ABDnin son dönemlerde Afganistan ve Iraka yönelik operasyonlarının temel amacının geleceğin dünyasında petrol ve öteki enerji kaynaklarının kontrolünü elinde tutan hegemonik güç olabilmek; bunun için Çin, Hindistan, Rusya ve AB gibi potansiyel rakiplerin henüz sahnedeki yerlerini almadan işi garantiye almak olduğu söylenebilir. Bu anlamda AB geleceğin dünyasında güçlü bir aktör olabilmek için Ortadoğuya sırtını dönemez. Türkiyenin içeri alınması bu netameli stratejik bölgede varolabilmek için elzemdir. Türkiyeye hayır demek ABnin Türkiyeyi ABD-İsrail eksenli oluşumların kucağına itmesi anlamına gelir ki, bu, ABnin kendi orta ve uzun vadeli menfaatlerine indirebileceği ölümcül bir darbe olacaktır. Üçüncüsü, Türkiyenin üyeliğinin ABye genç işgücü açığını kapatma fırsatı verecek olmasıdır. ABnin Türkiyeye ilişkin korkularının başında gelen ABye işsiz akını biraz derinden bakıldığında maliyet hanesine değil, fayda hanesine eklenmesi gereken bir husustur. Bu konuda vurgulanması gereken iki noktadan ilki, müzakere sürecinde istikrarı pekişen, dış ticareti ve yatırımları artan, ekonomisi istikrar içinde büyüyen, dolayısıyla kişi başına geliri AB ortalamasına yaklaşan bir Türkiyeden ABye sanıldığı kadar fazla bir işgücü akımının olmayacağıdır. İkincisi ise ABnin nitelikli genç işgücü açığının önümüzdeki yıllarda ciddi bir sorun olarak ortaya çıkacağıdır. Demografik göstergelerin işaret ettiği bir gerçek ABde doğum oranının nüfusu yeniden üretemez düzeylere doğru gittiği, yaşlı nüfus oranının kaygı verici biçimde artmakta olduğu, trendlerin bu şekilde devam etmesi halinde bir süre sonra çalışan kesimin beslemek zorunda olduğu emekli nüfusun oransal olarak artacağı, sonuçta sosyal güvenlik sisteminin ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalacağıdır. BM Nüfus Fonu 2050 yılına kadar AB nüfusunu bugünkü seviyesinde tutabilmek için yılda 1.6 milyon göçmene razı olunabileceğini tahmin etmektedir. Dahası çalışan ve emekli nüfus arasında istikrarlı bir oranı koruyabilmek için ABnin her yıl 13.5 milyon göçmene ihtiyacı olacaktır. "Geleceğin asıl sorunu insanları Avrupaya gelmeye ikna etmek olacaktır, onları buradan uzak tutmaya çalışmak değil" (J. Norberg, Küresel Kapitalizmi Savunmak, Liberte, 2003, s. 157). Bu noktada yapılması gereken olası işsiz göçünden korkmak değil, hangi alanlarda ne kadar nitelikli elemana gereksinim olduğunu iyi tesbit edip genç nüfusu sözkonusu alanlarda eğitmektir. Küreselleşen dünyada ırkçı-milliyetçi kaygılarla "senin işçin-benim işçim" ayrımı yapmak birine kapıyı kapatıp öbürüne açmak abesle iştigaldir. Dördüncüsü, Türkiyenin ABye üyeliği uluslararası terörizmle mücadele, medeniyetler çatışması iddiasının boşa çıkarılması ve çok kültürlü barış projesinin hayata geçirilmesi bakımından önemlidir. Türkiyeyi ABden dışlamak uluslararası terörizm tehlikesini ve bölgesel istikrarsızlığı büyütecektir. ABnin Türkiyeye kapıları kapatması Türkiyede bir süredir ABye uyum yolunda yapılmakta olan reformları hazmedemeyen, ayrıcalıklarının elden gideceğini düşünen, gerçek demokrasi ve sivilleşmeye tahammülü olmayan çevrelerin elini güçlendirecek, sözkonusu çevreler belki demokrasi ve hukuk dışı yolları da zorlayarak normalleşme sürecini tersine çevirmeye, Türkiyeyi bir kez daha kendi iç güvenlik sorunlarıyla uğraşan, sivil siyasetin alanı daralmış, dışa kapalı, kriz-yoksulluk-yolsuzluk kısır döngüsünden çıkamayan, gergin, istikrarsız ve sorunlu bir ülke haline getirebilir. Dış dünyaya güvensizlik ve kuşkuyla bakan, toplum kesimleri birbiriyle kavgalı, radikal-militan söylemlerin öne çıktığı istikrarsız bir Türkiyeden ne kendine, ne de başka ülkelere hayır gelebilir. Özgürlüklerin ve rekabetin olmadığı yerde de iç huzur, iç huzurun olmadığı yerde verimlilik ve üretim, bunların olmadığı yerde de zenginleşme mümkün olmaz. "Aç köpek fırın deler" ilkesi gereğince memleketinde aç-işsiz kalan insanların kaçak yollardan AB kapılarını daha fazla zorlamaları gayet muhtemeldir. Bu anlamda istikrarsız ve yoksul bir Türkiyenin AB için hiç de tercihe değer bir seçenek olmadığı açıktır. Olayın bir diğer boyutu da uluslararası terörizm tehdidinin azaltılması ya da İslam dünyasının sürekli terörist üreten bir coğrafya olmaktan çıkmasıyla ilgilidir. Terörün dini-milliyeti-vatanı olmadığı doğrudur: bu anlamda İzak Rabini öldüren Yahudi fanatik ile Oklahoma City binasını havaya uçuran Hristiyan fanatik, Osetyada masum çocukların ölümüne neden olan-eğer öyleyse-Müslüman fanatikten daha az terörist değildir. Böyle olmakla birlikte 11 Eylül ve ardından yaşanan olaylar pek çok çevrede İslam ile terörü yanyana koymak ve İslami terörizm üzerine çeşitleme yapmak yaygın hale gelmiştir. Bunda terörist eylemlere karışan birçok kişinin Müslüman olması ve eylemleri İslamcı bir örgüt adına üstlenmesinin de kuşkusuz payı büyüktür. Ancak terörizm bütün insanlığın ortak sorunudur ve küreselleşen dünyada hiçbir ülke veya bölge bu tehlikeden korunmuş değildir. Terörizmle en köklü ve kalıcı sonuç üretecek mücadele yollarının başında İslam dünyasının istikrarsız, fakir, durağan, dünyaya düşmanca bakan ve terörist hareketlerin yeşermesine ve güçlenmesine elverişli bir coğrafya olmaktan çıkarmaktır. İslam dünyasının bu hale gelmesinde bölgedeki entellektüel-bilimsel kısırlığın ve dikta rejimlerinin yanısıra, vaktiyle bölgeyi askeri olarak işgal etmiş daha sonra da bu ülkelerdeki tiranlık rejimleriyle ittifak kurup halkın taleplerinin yönetime yansımamasına dolaylı destek vermiş, Müslüman ülkelerin eğitim, sağlık ve kişi başına düşen gelirde dibe doğru yarışan ülkeler olarak kalmalarına sebep olmuş Batılı güçlerin ihmal edilmez bir payı vardır. ABDnin 11 Eylül sonrası dönemde giriştiği sözde "Terörizme Karşı Savaş" bırakın terörizm tehlikesini azaltmayı, aksine daha da artırmış, bütün dünyada anti-Amerikan, anti-Batı duyguları kabartmış, sonuçta bu gelişmeler dünyayı daha az güvenli, daha az huzurlu bir yer haline getirmiştir. Manzaranın böyle bir hal almasında Filistindeki akan kanın durdurulması, İslam dünyasındaki demokrasi ve özgürlük yanlısı güçlerle dostça ilişkiler kurulması, tiranlık rejimlerine destek vermekten vazgeçilmesi, bölge halklarının taleplerinin karar alma mekanizmalarına yansımasını sağlayacak politikaların yanısıra karşılıklı ticaret ve yatırım imkanlarının teşvik edilmesi gibi terörü kaynağından kurutmaya yönelik tedbirlerin hiçbirine başvurulmazken "ya bizdensiniz ya teröristlerden" mantığıyla burnunun dikine giden, kaba kuvvete ve Ortadoğuda çıbanbaşı bir ülkenin her yaptığını kayıtsız şartsız desteklemeye dayalı, şiddet yanlısı ABD politikalarının rolü büyüktür. Oysa terörizme karşı asıl etkili mücadele sinek avlamakla değil, bataklığı kurutmakla verilebilir. Bunun anlamı İslÜ¢m dünyasının dünya ile entegrasyonu, demokratikleşmesi, sivilleşmesi, özgürleşmesi, zenginleşmesi ve zenginliğin tabana yayılması sürecinin önünün açılması gereğidir. Bu çerçevede Türkiyenin Batı aleminin bir parçası haline gelmesi hem İslam dünyasının sorunlarının daha doğrudan ve önyargısız biçimde birinci elden ilgili mahfillerde tartışılması, hem de İslÜ¢m dünyasındaki radikalizmin, sertlik yanlısı, terörizme eğilimli hareketlerin panzehiri olan demokrasiyle barışık, ılımlı ve özgürlükçü İslam anlayışının yaygınlaştırılması açısından hayati bir önem taşımaktadır. Aksine Türkiyenin Avrupadan dışlanması bu kez İslam dünyasındaki "İslamla Batı birbirinin ezeli ve ebedi düşmanıdır, barışmaları asla mümkün değildir; Batının gelişmesi İslÜ¢m dünyasının gerilemesi pahasınadır; Batı özgürlüğü, demokrasiyi ve zenginliği sadece kendi vatandaşlarına layık gören bir kültürdür" diye düşünen aşırı genellemeci, radikal-selefi görüşleri daha da pekiştirecek, bu durum da mevcut terörizm tehdidini güçlendirecek, ne yazık ki bundan herkes gibi AB de payını alacaktır. Terörizm bataklığı en başta onu ortaya çıkaran nedenlerin iyi teşhis edilmesi, anlaşılması ve ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Türkiyenin AB ile bütünleşmesi terörizmin İslÜ¢m dünyasındaki kaynaklarının anlaşılması ve tedavisi sürecini hızlandırabilecek bir gelişmedir. Bu perspektiften bakıldığında Türkiyenin ABye dahil edilmesi "medeniyetler çatışması" tezini çürütecek bir adım olacaktır. Huntingtonun çatışmanın aracı ile nedenini yanlış bir şekilde aynı şey sayarak ortaya attığı ve İslamcı olsun laikçi, milliyetçi veya sosyalist olsun her gruptan radikallere çok cazip gelen argümanını çürütmenin, dünyayı farklı kültürler ve medeniyetler arasında bir çatışma ve savaş alanı olmaktan çıkarıp barış içinde bir arada yaşama, kardeşlik ve uyum diyarı haline getirmenin yollarından biri Doğu ile Batı, İslÜ¢m ile Hristiyanlık arasında köprüler kurmaktır ve Türkiye bu iş için biçilmiş kaftandır. ABDnin sertlik yanlısı politikaları sonucu her gün Huntingtonun tezinin gözlerinin önünde gerçekleştiği hissine kapılan milyonlarca insana bir çıkış yolu, barışçı bir alternatif göstermenin yolu budur. Dünyanın geleceğine barış ve huzurun mu, yoksa savaş ve güvensizliğin mi egemen olmasını istediğimizle doğrudan ilgili şahinler-güvercinler şeklindeki zihniyet ayrışmasında nerede saf tutacağımız kaderimizi de büyük ölçüde belirleyecektir. Bu bağlamda Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin, nüfusunun ezici çoğunluğu Hristiyanlardan oluşan bir bölgesel bütünleşme projesine dahil edilmesi, doğrudan doğruya, "medeniyetler çatışması"nın değil, "medeniyetler harmonisi"nin tercih edildiğine işaret edecektir. AB Türkiyeyi kabul etme basireti ve cesareti göstererek kültürler arasında çatışma değil barış ve güven istediğini gösterebilir; böylece bugün dünyada varolmanın yegane yolunun askeri egemenlik ve güç kullanımı olduğunu düşünen ABDli şahinlere de daha tercihe değer bir alternatif gösterebilir. Graham Fuller "Birçok Batılı gözlemciye göre Türkiye Müslüman kimliğine rağmen ABnin önemli bir parçası olacaktır. Oysa gerçekte Türkiye AB için Müslüman kimliği nedeniyle önemli bir ülke olacaktır. Avrupanın sahip olduğu çok etnik unsurlu ve çokkültürlü karakterinin, bir Müslüman ülkeyi bünyesine dahil edinceye kadar tam anlamıyla gerçek ve başarılı olamayacağını anlaması bir zorunluluktur" demektedir (Siyasal İslamın Geleceği, Timaş, 2004). Umalım ki, Avrupalı liderler bu gerçeğin farkındadırlar. Sonuç olarak, ABnin Türkiyeyi tam üyeliğe kabul etmekten hem ekonomik, hem siyasi, hem de stratejik önemli menfaatleri sözkonusudur. Türkiyeye müzakere tarihi vermek sadece Türkiyenin değil, bizzat ABnin kendi menfaatinedir; uzun vadeli politik, ekonomik ve stratejik AB çıkarlarını düşünen sağduyu sahibi AB liderlerinin hesaplarını buna göre yapmaları, kısa vadeli maliyetleri abartıp ucuz popülist-milliyetçi söylemlere prim vermemeleri beklenir. Türkiyeye müzakere tarihi vermek AB için hem kırk yıldır verdiği sözleri yerine getirip getirmeyeceğiyle ilgili bir samimiyet sınavı, hem küreselleşen dünyada bölgesel güç bloku ve ABDye karşı denge unsuru olma, uluslararası terörizm ve Batı aleyhtarlığı tehlikesini azaltma, medeniyetler çatışması tezini çürütme, ve kendisinin çok kültürlü, çok dinli bir barış ve özgürlük projesi olduğu iddiasını kanıtlama fırsatıdır