Babam ve Oğlum, 12 Eylül ve Darbelerin Kararttığı Hayatlar Üstüne '16.04.2007'


Babam ve Oğlum bence Türkiyede bugüne kadar çevrilmiş en iyi filmlerden biri. 12 Eylül eleştirisi, baba-evlat ilişkisi ve işkencenin kararttığı hayatlar üzerine nefis bir çeşitleme. Sinemalarda gösterime girdiğinde hanımı bu filme götürmüş, kendini güya kolay kolay ağlamaz, gözyaşına teslim olmaz, taş kalpli biri sanan ben bile bol bol ağlamıştım. Neyse film arasında ışıklar yanınca bir sürü başka erkeğin de aynı durumda olduğunu görmüş, tek sulu gözün kendim olmadığını fark edince rahatlamıştım! Geçen gün bir televizyon kanalında gösterilirken yeniden izledim; ikinci kez izlememe rağmen yine gözyaşlarımı tutamadım. Bu vesileyle 12 Eylül öncesi karanlık günleri, sokak çatışmaları ve öğrenci olaylarıyla dolu lise yıllarımı, yatılı okulun pansiyonunda geçirdiğim zor günleri, darbeden sonra içeri giren ve aylarca çıkmayan, çıktığı zaman da bir daha asla eskisi gibi olmayan arkadaşlarımı, işkencenin kararttığı hayatları, memleket kurtarma sevdasıyla ülkenin ufuklarının nasıl karartıldığını hatırladım.
 
Bence Babam ve Oğlum filmini önemli kılan birkaç özelliği var. Bunlardan ilki, her biri toplum hayatımızda onulmaz yaralar açmış, binlerce hayatı söndürmüş, binlercesini kötürüm hale getirmiş, ağır siyasi ve ekonomik bedeller ödetmiş, her biri ülkemizi modernizasyon, kalkınma, demokratikleşme ve zenginleşme sürecinde en az on yıl geriye götürmüş askeri darbelere, çok provoke edici olmayan bir üslupla eleştiri getiriyor olması. (Bu konuya aşağıda tekrar döneceğim.)
 
İkincisi, bir baba ile oğlun ilişkilerine çok etkileyici bir üslupla yaklaşması; birbirlerinin kalbinden geçenleri, birbirleri hakkında düşündüklerini, düşünüp de ifade edemediklerini, sevgi, nefret ve pişmanlıklarını, daha önce normal zamanlarda söylenmek isteyip de söylenemeyenleri ölümün insanlara nasıl söylettiğini son derece etkileyici bir şekilde dile getirmiş olması. Üçüncüsü, Anadolunun küçük kasabalarında ne güzel insanların, ne sade hayatların, ne küçük mutlulukların ve samimiyetlerin bulunduğunu; yeri geldiğinde sevinmesini, şakalaşmasını, yeri geldiğinde de üzülüp ağlamasını bilen eli öpülesi insanların, teyzelerin ve dayıların, amcaların ve halaların yaşadığını bir kez daha hatırlatması. Senaryosu da, oyuncuların performansı da takdire değer. Özellikle Sadık rolünde Fikret Kuşkan, Babası rolünde Çetin Tekindor, annesi rolünde Hümeyra, ve Sadıkın abisi Salim rolünde Yetkin Dikinciler gayet başarılı birer oyunculuk örneği sergiliyorlar. Babam ve Oğlumun hikÜ¢yesi Film bir darbe gecesine rastladığı için yardımına koşacak kimseyi, doğurmak üzere olan karısını hastaneye götürecek bir arabayı bile bulamayan Sadıkın, sokak ortasında doğum yapmak zorunda kalan karısının oracıkta ölmesi, kucağında bebekle aklını yitirmek üzereyken, bir askeri araçtan inen bir çavuştan darbe olduğunu, bunun için ortalıkta kimseciklerin olmadığını öğrenmesiyle başlıyor. Sadık aslında Batı Anadoluda hali vakti yerinde, çiftlik sahibi, emrinde işçi ve amele çalıştıran bir çiftçinin, İstanbula okusun, ziraat mühendisi olsun, çiftliğin başına geçsin diye gönderdiği küçük oğludur. Sadık ise gazetecilik okumayı seçmiştir; baba buna razı değildir; zira, bu, babanın oğlu hakkındaki hayallerini darmadağın etmektedir. Buna bir de sosyalist fikirlerden etkilenen oğlunun babasını devrimci jargona gayet uygun biçimdeyanında çalıştırdığı işçileri ezip sömürmekle suçlaması eklenince, baba ile oğul şiddetli bir kavgaya girişirler, bu kavga Sadıkın köyünü terk etmesiyle sonuçlanır. Sadık üniversitede öğrenciyken, biz lisede okurken boynumuzda boza pişiren devrimci abilerimizin kullandığı Marksist jargonla işçinin, emekçinin hakkını savunan, babasını emperyalist sermayedar, çalıştırdığı işçileri ise onun kölesi olarak gören, Proleteryayı ve ülkeyi kurtarma hayalleri kuran bir devrimci olmuştur. Okulu bitirince gazetecilik yapmaya başlamış, ama 12 Eylül askeri darbesi hayatını allak bullak etmiştir. İçerde gördüğü işkencelerin etkisiyle ciğerleri su toplamış, ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Dışarı çıktıktan sonra, artık eski günlerde şiddetle eleştirdikleri sistemin borazanlığını yapan gazetelerde ve reklamcılık işlerinde çalışan ve kendisine köpeğe kemik atar gibi eğreti işler veren eski arkadaşlarının yanında bir süre çalışmış, ama hem bir gün işine son verilmesi, hem de hastalığının iyice ilerlemesi nedeniyle, çocuğunun gidecek bir yeri olsun diye, yıllar önce babasıyla kavga ederek bir daha geri dönmemek üzere terk ettiği memleketine geri dönmek zorunda kalır. Sadık ile oğlunun kasabaya geri dönmesine herkes annesi, abisi, yengesi, teyzesi, yeğenleri, arkadaşları çok sevinmiştir; bir kişi hariç: Babası. Baba oğlu üzerine kurduğu hayallerin yıkılmış olmasından hala mutsuzdur; kendi önerisini kabul etmeyerek, başka bir mesleğe yönelerek, kendisini de bencillik ve sömürücülükle suçlayarak kasabayı terk etmiş olan oğluna hala çok kızgındır. Ona hoş geldin bile demez, kahveye şuraya buraya kaçarak oğluyla yüzyüze gelmemeye çalışır. Oysa Sadıkın çok önemli bir sırrı vardır: İçerideyken gördüğü işkence sonucu yakalandığı hastalık ilerlemiş, ölümü iyice yaklaşmıştır; çaresizlikten, oğlunu babasına emanet etmeye gelmiştir. Ona bir oda ver baba, geri dönecek bir yeri olsun diyecektir. Birkaç gün böyle, baba-oğul arasında gerginlikle geçtikten sonra, bir gece yarı sarhoş vaziyette eve geldiğinde, annesinden torununu da alarak abisinin evine gitmesini rica eder. O gece büyük hesaplaşma olacak, Sadık babasıyla konuşacak, eve dönüşünün sırrını da anlatacaktır. Konuşmamız lÜ¢zım baba der senden özür dileyecek falan değilim; zaten özür dileyecek bir şey de yapmadım, ama konuşmamız lazım, büyük avluya gel. Avluda gerçekten de büyük bir hesaplaşma başlar: Oğlu babasının kendisine meslek konusunda bile tercih hakkı tanımamasını eleştirir, abisi ve kendisini hep kendi yörüngesinde tutmaya çalışmakla suçlar; babası ise kendisinin oğlu üzerine kurduğu hayalleri anlatır; o gittikten sonra Sadıkın gençlik aşkı Birgülün günlerce nasıl üzülüp gözyaşı döktüğünü, asıl bencil davranan kişinin kendisi olduğunu söyler¦ Sonunda Sadık sözü asıl meseleye getirmek ister: Sen oğlunun büyüdüğünü göremeyecek olmanın ne demek olduğunu bilir misin, baba? diye sorar, gözleri yaşlı. Ona bir oda ver baba; bir evi olsun, dönüp gelecek bir yeri, ama bazen de çıkıp gidebileceği bir yeri olsun. Tam ben ölüyorum baba diyecektir ki, nefesi yetmez, oraya yığılıp kalır.. Hastanede korkunç gerçek öğrenilir; ölüm döşeğinde baba oğul birbirleriyle barışırlar, gerçekte birbirlerini ne kadar sevdiklerini, nereye gitseler birbirlerinden bir parçayı hep beraber götürdüklerini, birbirlerinden asla kopamadıklarını itiraf ederler. Artık Sadıkın oğlu babasına emanettir, Sadık öbür dünya yolcusudur¦
 
12 Eylülcüler hakkında dedemin duaları Rahmetli dedem 12 Eylül darbesini yapanlara çok dua ederdi, Allah razı olsun Kenan Paşadan derdi, darbe olmasa senin okuldan sağ çıkıp çıkamayacağını bilemez hale gelmiştik oğlum. Anlaşılacağı üzere bu satırların yazarı 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden dehşet günlerini bütün sıcaklığıyla yaşamış insanlardan biri. Türkiyenin adeta bir iç savaşı andıran o karanlık döneminde (1978-80) ben lise öğrencisiydim. Memleketimden, baba evinden uzakta, Orta Anadoluda bir ilçede, bir yatılı okulda okuyor, okulun pansiyonunda kalıyordum. Türkiyenin öteki il ve ilçelerinde olduğu gibi bizim bulunduğumuz ilçede de durum karışıktı; sürekli öğrenci olayları ve sokak çatışmaları yaşanıyordu. Yer yer ülkücü grupların hareketine rastlansa da esas itibariyle benim okuduğum ilçede sol-sosyalist-devrimci çizgideki gençlik grupları hakimdi. Herkesin kurtarılmış bölgeleri vardı; bu bölgelere destursuz girmeye kalkışanın oradan sağ çıkıp çıkamayacağı militanların insafına kalmıştı. Kaldığımız pansiyonda da bir kısmı Leninci bir kısmı Maocu gruplar vardı. Leninciler Rusya ve Moskovayı dünya cenneti olarak görüyorlar, Maocular ise Çin ve Pekin in izinden giderek ülkenin kurtulacağına inanıyordu. İki grup arasında sık sık ağız kavgası yaşanır, bu kavgalar zaman zaman çatışmaya dönüşürdü. Herkes üzerinde müthiş bir psikolojik baskı vardı. Kimse istediği kitapları serbestçe dolabında bulundurup okuyamazdı. Sadece Marx, Lenin, Mao, Maksim Gorki, Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Aziz Nesin gibi sosyalist, komünist, ateist veya solculuğu tescilli isimlerin kitapları okunabilirdi. Ailesinden dini bir terbiye görmüş, sosyalist-komünist fikirlere hiç de sıcak bakmayan ve çatışmalarda tarafsız kalmaya çalışan bizim gibi gençlerin işi daha da zordu. Sık sık Ulan sen faşist misin? Gerici misin? Eğer öyleysen, burada ne işin var? sorularına muhatap olurduk. Memleketin burjuvazinin hegemonyasına son verecek ve emekçileri iktidara getirecek bir sosyalist devrimle kurtulacağına iman etmiş Devrimci gençlerin ileri gelenleri öğrenci olaylarını ve mitinglerini organize etmek gibi daha stratejik işlerle uğraştıkları için, kendilerinden olmayanlara dayak atma veya korkutma işlerini taşeronlara yaptırırlardı. Namık Kemalin Muini zalimin dünyada erbabı denaettir; Köpektir zevk alan insafsız avcıya hizmetten beyitinde müthiş bir ustalıkla betimlediği türden, militan ağabeylerine adam dövme ve psikolojik baskı işlerinde hizmetten zevk alan taşeron tipler bizim pansiyonda da eksik değildi. Bu şahsiyet mahrumu tiplerin elinden az eziyet çekmedik, az tehdit işitmedik. Yıllar sonra bugün, o kÜ¢bus ortamından ruhsal dengemiz bozulmadan nasıl çıktık, emin olun hÜ¢lÜ¢ şaşarım. Gerginlik ve tedirginlikten günlerce gözümüze uyku girmediği zamanlar olurdu. Gündüzleri sık sık okulda sınıflarımız aniden militanlarca basılırdı. Asker parkalı, kirli sakallı, bıyıkları dudaklarının üstünden ağzına dökülen gerçekten öğrenci olup olmadığı kuşkulu dehşetengiz bakışlı birtakım tipler Arkadaşlar emperyalizmi protesto mitingimiz var, 10 dakika içinde aşağıda toplanıyoruz diye gürler, sınıftaki öğrencileri adeta koyun sürer gibi dışarı çıkarırlardı. Öğretmenlerden direnmeye kalkışanların akıbeti pek iyi olmazdı. Akşam bu defa aynı gerginlik ve dehşet sahneleri pansiyonda devam ederdi. Her gün haberlerde ve gazetelerde ülkenin çeşitli yerlerinde çıkan çatışmalarda ölen ve yaralananların isimleri, eşkalleri ve boy boy resimleri yer alırdı. Kısacası o dönemde Türkiye tam bir cinnet hali yaşıyor, eline silahı alan memleket kurtarmaya kalkışıyordu. Kimi memleketi emperyalistlerden, kapitalist sömürücü sermayedarların zulmünden kurtarma derdindeydi; kimi Allahsız-imansız komünizm tehlikesinden kurtarma derdinde. En traji-komik olanı da devrimci ve ülkücü gençlerin bu kadar büyük belalardan kurtarmaya çalıştıkları halkın kendilerine bir türlü destek vermemesi, bir kenarda olan-biteni dehşet içinde izlemesiydi. Militan gençler halkı kurtarmak istiyorlardı ama, galiba bu halkın kurtulmaya ve kurtarılmaya hiç de niyeti yoktu. Kahrolsunlu, Yaşasınlı, Deniz Gezmişli Mahir Çayanlı, İşçili Emekçili, Yoldaşlı Gardaşlı sloganların bini bir paraydı. Bu halk kurtarılacaktı, gerekirse halka rağmen halk için mücadele edilecekti, halkın kurtuluşu yakındı, ve dahi halkın kurtuluşu engellenemezdi. Tam bir çılgınlık, bir delilik, bir dengesizlik metaforunda hep birlikte bir felakete doğru sürükleniyorduk. Bu hengame içinde 1980 Haziran ayında okul tatile girerken pansiyonda bana söylenen şuydu: Bak dostum, gelecek yıl buraya gelme, yoksa başına geleceklerden biz sorumlu değiliz! Tehdit açıktı, ya okulu ve pansiyonu terk edecektik, ya da bedelini belki de ölümle ödeyecektik. Tasvir etmeye çalıştığım bu dehşet manzarası dikkate alınınca dedemin Kenan Paşa ve öteki darbecilere neden bu kadar dua ettiğini anlamak gayet mümkündü. Dedemin bildiği, darbenin akan kanı durdurduğuydu. Asker düdüğü çalınca kavga bitmiş, herkes köşesine çekilmiş, silahını bir yerlere saklamış, memleket kurtarma sevdasını bir başka bahara bırakmıştı. Çocuğu okula giden ana-babalar da böylece derin bir nefes almışlar, bizleri bugünlere kavuşturan darbeci generallere çok dua etmişlerdi. Ama dedem ve onun gibi düşünen binlerce ana-babanın, dede-ebenin bilmedikleri şeyler de vardı. Sonraları Kenan Paşanın da itiraf ettiği gibi, generaller aslında daha önce de akan kanı durdurabilecekleri halde darbenin şartlarının olgunlaşmasını beklemişlerdi. Demirelin belki de yakın tarihte sorduğu soruların en önemlisi olan€” 11 Eylülde akan kanın 13 Eylülde nasıl olup da bıçak gibi kesildiği? sorusunun, Askerler hangi yetkiyi istediler de vermedik? Neden sokak çatışmasını durdurmaya yönelik daha erken önlem almadınız sorularının ya cevapsız kalması, ya da yıllar sonra anılarda verilecek darbenin şartlarının olgunlaşmasını bekledik cevabı kafalarda çok şimşekler çaktırmıştı. Bu arada, rivayete göre, Türkiyede generaller emir-komuta zinciri içinde darbe yapıp Meclisi feshederek yönetime el koyunca dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter durumdan Bizim çocuklar işi başardı (Our boys did it) cümlesiyle haberdar ediliyordu. Her ne kadar bizim generaller ülkeyi kötü niyetli iç ve dış mihraklardan korumak, içimizdeki hainleri yok etmek, irtica tehlikesine karşı memleketi koruyup kollamak için darbe yaptıklarını ileri sürseler de, o günkü dünya konjonktürüne bakılırsa olayın başka bir hikayesinin de olduğu anlaşılıyordu. Türkiyede 12 Eylül darbesi yapıldığı dönemde dünyada manzara kabaca şöyleydi: Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiş, Rus birlikleri Pakistan sınırına dayanmış, ABDnin o dönemde OrtadoğŸudaki en sadık müttefiki İrandaki Şahlık rejimi devrilerek İslami bir rejim kurulmuş, ve nihayet, NATOnun askeri kanadına geri dönmek isteyen Yunanistan Türkiyenin engellemesi yüzünden NATOya dönemiyordu. Soğuk Savaş koşulları düşünüldüğünde durum vahimdi: Hem SSCB güneye doğŸu yayılıyor, hem İran İslam devrimi bölge ülkelerine sıçrama ve ABD aleyhtarı rejimler yaratma potansiyeli taşıyor, hem NATO içinde bir müttefik başka bir eski müttefikin birliğe yeniden katılmasına taş koyuyordu. Böyle bir ülkede darbe yap(tır)ılmaz da ne yapılırdı?!... Türkiyede maalesef yeterince bilinmeyen veya üzerinde durulmayan bir konu işte bu, darbelerin dış ayağı konusudur. Aynı gözle bakıldığında 27 Mayıs 1960 darbesinin de, 12 Mart 1971 darbesinin de gayet mantıklı dış ayakları vardır. Toparlarsak, bir açıdan komik, ama daha çok da trajik, birlikte düşünüldüğünde traji-komik bir manzara ile karşı karşıyaydık. Türkiyede belirli tarihlerde darbenin koşullarının oluşması veya oluşturulması gerekiyordu. Bunun için toplumun kolayca saflara ayrıldığı unsurların kaşınması çok işe yarıyordu: Alevilik-Sünnilik, Türkçülük-Kürtçülük, laikçilik-dincilik, ilericilik-gericilik, ülkücülük-devrimcilik gibi... Bir yerlerden bol bol silah tedarik edilip gençlerin eline tutuşturuluyor, Memleket senin gibi yiğit gençlerin elinde kurtarılmayı bekliyor, vur oğlum! deniyordu. Bu arada Babam ve Oğlumda olduğu gibi Anadoluda birçok köy ve kasabada babalar oğullarını büyük şehirlere okuyup adam olsun, gelip işlerin başına geçsin diye gönderiyor, ama çocuklar orada babasını emperyalist komprador burjuvazi olarak gören bir ideolojik terbiyeden geçiyordu. Sağcısı da solcusu da halkı kurtarma peşindeydi, ama halkın kurtulmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Bu toplumsal cinnet hali içinde senaryoyu Türkiyede darbe yaptırmak üzere kurgulayanların öngördüğü gelişmeler aynen gerçekleşiyor, sokak çatışmaları, kardeş kavgaları, saldırılar, kurtarılmış bölgeler, provokasyonlar, faili meçhul cinayetler, yaralamalar, öldürmeler ve sonunda askerin düdüğü çalıp oyunu bitirmesi. Ardından bu defa ispiyonlamalar, jurnallemeler, fişlemeler, sorgusuz-sualsiz içeri tıkmalar, işkenceler, sorgular, suçsuz yere yıllarca hapiste tutulmalar¦ Silah zoruyla Anayasa iptal edilmiş, devletin anayasal düzeni silah zoruyla değiştirilmeye kalkışılmış, Meclis feshedilmiş, partiler kapatılmış, demokrasi katledilmiş, ne gam... Memleket kurtarıcıların elinde ikide bir kurtarıla kurtarıla marjinal bir 3. dünya ülkesi haline gelmiş, ne gam... Her darbe ile ülke modern dünya ile bütünleşme, gelişme, kalkınma, demokratikleşme ve muasır medeniyet seviyesine erişme yolunda bir on yıl daha geriye gitmiş, ne gam¦ Babam ve Oğlumu izlerken doğal olarak yıllar öncesine gittim, aklımdan neler geçmedi neler. Bir kısmını yazıya döküp sizlerle paylaşmak istedim. Gecikmeli de olsa askeri darbeleri eleştirme sürecine ciddi bir katkı yapan, bazı şeyleri yeniden düşünmemize vesile olan filmin senaristini de, yapımcısını da, yönetmenini de, oyuncularını da, böylesi güzel, kaliteli, düşündürücü bir esere imza attıkları için tebrik ediyorum. Darısı daha güzel yapımların başına¦