Bence Tam İsabet! '25.04.2007'


Abdullah Gül Cumhurbaşkanı Adayı: Bence Tam İsabet! Haftalar süren bir koşturmaca-didikleme-meraklanma süreci sonunda herkesin merak ettiği isim bugün sayın Erdoğan tarafından açıklandı: AK Partinin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül. Bence tam isabet bir karar bu. Bundan haftalar önce bir internet haberleşme listesinde dostlarla konuşurken bu konu da gündeme gelmiş, bu bağlamda şunları yazmıştım: Bendeniz Abdullah Gülün Cumhurbaşkanı olmasının, Tayyip beyin ise Başbakan olarak devam etmesinin daha isabetli olacağını düşünüyorum. Abdullah Gül daha ılımlı, herkesle geçinebilir, temsil kabiliyeti iyi bir insan; ayrıca AKP dışındaki çevrelerin de Erdoğan kadar tepkisini çekmez. Öte yandan AKPyi bir arada tutma konusunda Erdoğanın alternatifi yok, karizması çok güçlü. Nedenlerini sıralamaya gerek yok; Cumhurbaşkanlığına makul bir insanın seçilmesi ve AKPnin bir dönem daha iktidarda kalması Türkiye için hayati bir önem taşıyor. Bence en uygun çözüm Gül-Erdoğan ikilisi, ilki cumhurbaşkanı olmak üzere. (13 Mart 2007) Bugün Sayın Erdoğanın ağzından aynı ismi cumhurbaşkanı adayı olarak duymak benim için hoş bir sürpriz oldu. Kaç defa enim Adayım Gül başlıklı bir yazı kaleme almayı düşünmüş, ancak üşenmiştim; Erdoğana herhangi bir yolla ulaşımı olan insanlardan da değilim, bu durumda yeni cumhurbaşkanı adayı konusunda düşüncemiz tamamen tevafuk. Bu köşede 16.04.07 tarihinde yayımlanmış Eh, Cumhurbaşkanlığı elden gidiyor, kolay değil tabii başlıklı yazımda Türkiyede cumhurbaşkanlığı üzerinde neden bu kadar dehşetengiz bir kavganın yürütülmekte olduğunu izah etmeye çalışmış; bu kavganın temelinde bir yandan devletin tepesinde oturup patron konumunda olmanın psikolojik önemi, bir yandan da 12 Eylül Anayasası ile tanınmış yetkiler sayesinde üst düzey devlet bürokrasisini kontrol altında tutma kaygısı olduğunu vurgulamıştım. Türkiyede İttihatçılar ile II. Abdülhamit arasındaki çatışma günlerinden bu yana süregelen bir iktidar mücadelesi var ve bu mücadelenin en üst düzeyde sembolik önem kazandığı yer Çankaya. Bunun için Atatürkün tek adam olduğu dönem hariçher devirde sorunlu bir devir-teslime sahne olmuş. İnönünün cumhurbaşkanlığından Sezerin cumhurbaşkanlığına kavganın gürültünün kopmadığı, askerin doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olmadığı bir tek cumhurbaşkanlığı yok; hatta 12 Eylül darbesinin gerekçelerinden biri Meclisin aylarca bir cumhurbaşkanını seçememiş olması. Türkiyede kurulu düzen şimdiye kadar başbakanlık makamı ve hükümetlerin istenmeyen kişilerden oluşmasına rıza gösterdi, yahut tahammül etti, ama cumhurbaşkanlığı için aynı şey olmadı; cumhurbaşkanlığı seçimi ya darbe gerekçesi yapıldı, ya o aşamaya varmadan perde arkasından durum idare edildi. Kurulu düzenin patronlarına rağmen cumhurbaşkanlığŸı makamına istenmeyen birinin gelmesinin ilk örneğ Özalın cumhurbaşkanlığı oldu. Sistem buna zor da olsa tahammül etti, ama Özalın zamansız, ani ve biraz da şaibeli ölümü bu konuda akıllarda hala cevaplanmamış sorular bıraktı. Meseleye sosyolojik ve iktisadi açıdan bakılırsa, aslında devirlerin değişmesiyle toplumun dinamik güçlerinin değişmesi de kaçınılmaz; toplumsal değişim yasalarının gereği bu. Buna bağlı olarak, yeni ortaya çıkan dinamik güçler ve güç dengelerinde ortaya çıkan gelişmeler paralelinde iktidarın da el değiştirmesi normaldir. Bir zamanlar meşruiyetin kaynağı din ve kutsal kitap iken iktidar da din adamları sınıfının ve organize din kurumu olarak Kilisenin elindeydi. Zamanla dünya sekülerleştikçe iktidar dini otorite ile dünyevi otorite arasında paylaşıldı; daha sonra tamamen dünyevi otorite egemen hale geldi. Bir dönem dünyanın belli başlı bütün büyük ülkelerinde iktidar merkezi krallıklar ya da imparatorluklar çerçevesinde babadan oğula geçti. Ticaret ve sanayi kapitalizminin yükselişiyle burjuva sınıfı yükselişe geçti ve Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi gibi büyük toplumsal kırılmalar sonucu iktidar yeni sınıfların eline geçti. Zamanla yaygınlaşan demokrasi anlayışı iktidarın kaynağının halk iradesi olduğu fikrini perçinledi. Aslında halk€”belki sınırlı düzeyde bazı ilkçağ demokrasileri hariç hiçbir zaman doğrudan yönetmedi, yönetenler hep seçkinler oldu. Ama ülkeyi hangi seçkin grubun yöneteceğine karar vermede kilit bir unsur oldu. Başka bir deyişle modern dünyada yükselen ve iktidara talip olan her sınıf başka herhangi bir güçten ziyade halk desteğine yaslanmak zorunda. Türkiyede demokrasiye Batıya kıyasla daha geç tarihlerde geçilmesi, Batıdan nispeten daha farklı bir tarihsel-sosyolojik deneyime yaslanılması gibi nedenlerle iktidar değişimi de hep sorunlu oldu. Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki olağanüstü koşullar ve güç dengeleri nedeniyle iktidar denkleminde halkın olmamasını kısmen anlamak mümkündü. Ancak 1950den sonra çevrenin merkeze ısrarla sokulmak istenmemesi, toplumsal zenginlikten ve iktidar nimetlerinden sistemli bir şekilde uzak tutulmak istenmesini anlayışla karşılamak biraz zor. Oyunun kurallarının halkın iradesini, rızasını, desteğini gerektirdiği bir dünyada ısrarla halkın değŸerlerine ters düşmek, halkı iktidara yaklaştırmamak, bir yüzyıl öncesinin hakim sınıflarını kıyamete kadar iktidarın tek sahibi olacak tarzda siyaseti dizayn etmek hem topluma ağır bedel ödeten bir yaklaşımdı, hem de sürdürülebilir değildi. Nitekim öyle de oldu: bu ülke 1960 ve sonrası dönemde üçü modern biri postmodern dört darbe geçirdi; Kürt-irtica-yoksulluk sarmalından oluşan temel sorunlarını çözemedi; terör sorununa binlerce evladını kurban etti; modern dünyanın uzağına düştü; 1950lerde kendilerinden daha iyi durumda olduğu birçok Asya ülkesinin zamanla gerisine düştü; her darbede bir on yıl kaybetti; 1958-98 arası 40 yılda yirmi defa ekonomik krize, Cumhuriyet döneminde bir hükümetin ortalama ömrünün birbuçuk yılı bulmamasından da anlaşılacağı üzeresayısız siyasi krize girdi. Bu arada İttihatçı ve Cumhuriyetçi seçkinlerin adam edilecek geri kalmış kitle olarak gördüğü, ama demokrasinin adam yerine koyduğu, halk kitlesi çok değişti: önce erkek çocuklarını, sonra kız çocuklarını okutmaya karar verdi; Cüneyt Ülseverin yerinde benzetmesiyle kendileri mektep görmemiş hacı-babaların çocukları okudu, beyaz yakalı, profesyonel işadamları oldular; belki biraz daProf. Eser Karakaşın çok yerinde tespitiyleiktidar seçkinlerinin üvey evlat muamelesi yapması ve devlet sırtından zengin olma imkanlarına kavuşamamasının etkisiyle ihracata, dış dünya ile ekonomik-ticari ilişkiler geliştirmeye yöneldiler; bunların ekonomik ve siyasi çıkarları dışa açılma, dünya ile bütünleşme, demokrasi ve piyasa ekonomisinden yana tavır almayı gerektirdi. Toplumun yükselen yeni sınıfı, toplumsal değişimin öncülüğünü üstlenecek dinamik gücü artık bunlar, yani geleneksel olarak dinci-gerici-muhafazakÜ¢r-tutucu-çağdışı damgası yiyen kesimin okumuş, dünya görmüş, yabancı dil bilen, dışarıyla irtibatlı, para kazanmasını bilen, köyden şehre göç etmiş, modern hayat tarzının ve şehirliliğin gereğini içselleştirmeye başlamış işadamları, profesyonel meslek erbabı, serbest meslek sahipleri, hattÜ¢ kısmen bürokratlar, akademisyenler, aydınlardı. Küreselleşme süreci ve internet devrimi sürekli bu kitleler lehine çalışıyordu; artık toplumu tek bir okuldan, tek bir radyo ve televizyon kanalından, tek bir partinin propaganda makinasından etkilemek ve yönlendirmek imkansızdı. Bütün bunlara bir de, eski dönemlerde devletçi seçkinlerin ve zinde güçlerin yanında saf tutmuş, ama içine girilen krizlerden çok zarar görmüş, bunun sonucunda kendi geleceğinin de dışa açılma, AB ile bütünleşme ve piyasa ekonomisini yerleştirmekte olduğunu görmüş büyük yerli sermayenin demokrasi ve istikrardan yana tavır koymasını da eklediğmizde, Türkiyede cumhurbaşkanlığı konusunda geldiğimiz noktayı izah etmek kolaylaşmaktadır. Birtakım odaklar Danıştay suikastı, Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti ve en son olarak da Malatyadaki vahşetle ellerinden geleni arkalarına koymadılar; ancak Türk halkı engin bir sağduyu örneği gösterdi, provokasyon eylemlerinin hiçbirinde dolduruşa gelmedi, sokağŸa dökülmedi; Türk emniyet güçleri takdire değer bir performansla bu cinayetleri işleyenleri kıskıvrak yakaladılar, böylece hiç alakası olmayan bazı toplum kesimlerinin kasıtlı olarak töhmet altında bırakılmasının önüne geçildi, ülkede iktidar denkleminde öteden beri önemli bir rolü olan yerli büyük sermaye de yine takdire değer bir yaklaşımla demokrasi ve istikrardan yana tavır koydu. Sonuç, artık Anadolunun da iktidar denklemine dahil olması, devlet-millet kaynaşmasının adımlarının atılması, Türk halkının özlemleri ve hayallerinin en üst düzeyde yansımasını bulması. Bu analiz ışığŸında, görüşlerine saygı duymakla birlikte, bendeniz Sayın Prof. M. Türkönenin Tayip ErdoğŸan Cumhurbaşkanı Olmazsa€ başlıklı yazısında (24.04.07, Zaman) dile getirdiğŸ
i e katılmıyorum. Bence Tayyip Bey engin bir sağŸduyu örneğŸi ve alicenaplık gösterdi; Türk halkının uzunca bir süredir anketlere yansıyan Tayyip Bey Başbakan olarak devam etmeli€ mesajını iyi okudu, ayağŸına kadar gelmiş cumhurbaşkanlığŸı makamının cazibesine kendisini kaptırmadı ve o makam için bence en uygun kişi olarak Sayın Gülü aday gösterdi. Abdullah Gül, akademik kariyer sahibi, yabancı dil bilen, Dışişleri Bakanı olarak gayet iyi bir performans göstermiş, ülkeyi içerde ve dışarıda temsil kabiliyeti yüksek bir insan. Ayrıca dengeli ve ılımlı bir kişiliğŸi var, fevri tepkilerden kaçınıyor, bütün toplum kesimleri ve siyasi aktörlerle gayet iyi diyalog kurabilecek biri. İktidar değŸişiminin bazı mahfillerde kopardığŸı tufan ve bunun yaratacağŸı ruh hali de dikkate alındığŸında, bence Abdullah Gül olabilecek en iyi adaydı. En az bunun kadar önemli başka bir konu da cumhurbaşkanlığŸı seçiminden sonra AKPnin dağŸılmaması, seçimlere güçlü bir parti olarak girmesi ve tek başına hükümet kurabilecek bir destekle sandıktan çıkmasıdır. AB ile ilişkilerin olumlu bir mecrada sürmesi, Kopenhag olmazsa Ankara kriterlerine dönüşecek kriterlerin sağŸlanması için gerekli reformların yapılabilmesi için istikrarın devamı elzem. Bu açıdan Tayyip Beyin partisinin başında kalması, BaşbakanlığŸa devam etmesi çok daha uygundu, zira Tayyip Beyin karizması tartışılmaz ve bırakacağŸı boşluğŸu doldurabilecek başka bir kimse de yoktu. Türkiye son derece kritik bir dönemeci sağŸlıklı bir şekilde dönmek üzeredir; başörtüsü, YܖK sistemi ve üniversiteler, meslek liseleri, sivilleşme vb. gibi sorunlar bu süreçte zamanla toplumun beklentilerine uygun çözümlere kavuşacaktır, bundan kuşku duymamak gerekir. Yeni cumhurbaşkanımız hayırlı uğŸurlu olsun. ** Eh, CumhurbaşkanlığŸı Elden Gidiyor, Kolay DeğŸil Tabii€¦ 18.04.2007 CumhurbaşkanlığŸı seçimleri yaklaştıkça ortalık kızışıyor, herkes eteğŸindeki taşı döküyor. Yarışta son dönemece girildiğŸi bu günlerde bu konu üzerine hesapları olan çeşitli kesimlerden çeşitli atraksiyonlar, aksiyonlar, provokasyonlar, dezenformasyonlar, hatta deyim yerindeyse yavuz hırsızın ev sahibini bastırması denemeleri bekleyebiliriz, uyanık olmak durumundayız. CumhurbaşkanlığŸı üzerine bu kadar kavga-gürültü kopmasının kanımca iki önemli nedeni var. Bunlardan birincisi, İttihat ve Terakki döneminden beri süregelen bir iktidar savaşında bu makamın temsil ettiğŸi sembolik önemle ilgili. İkincisi ise 12 Eylül yönetiminin devletin üst düzey bürokrasisini istenmeyen ellere kaptırmamak için bir önlem olarak bu makamı hiçbir sorumluluk yüklemeden olağŸanüstü yetkilerle donatmış olması. Bunlardan her birini kısaca açımlamakta yarar var. İttihat ve Terakki Zihniyetinin Hiç Eksilmeyen Gölgesi İttihat ve Terakki bir siyasi hareket olduğŸu kadar bir zihniyetin de adıdır. II. Meşrutiyet Döneminde, tüm dünyada uyanan milliyetçilik ve Avrupa kaynaklı yayılmacılık karşısında Osmanlının nasıl birarada tutulabileceğŸi, imparatorluğŸun parçalanmaktan nasıl kurtarılabileceğŸi ile ilgili arayışlarda iki görüş veya hareket öne çıkar: Prens Sabahattinin başını çektiğŸi, daha çok Anglo-Sakson fikirlerden etkilenmiş, ademi merkeziyetçi, hürriyetçi, bireyci, hür teşebbüsçü bir hareket olarak Hürriyet ve İtilaf; ve, bunun tam tersi görüşlere sahip, kıta Avrupası ve özellikle Fransız geleneğŸinden etkilenmiş, merkeziyetçi, güvenlikçi, kollektivist, Türkçü-milliyetçi, komitacı ve müdahaleci bir hareket olarak İttihat ve Terakki. Uzun hikayeyi kısa kesmek gerekirse, bu iki hareket arasındaki kavgadan İttihat ve Terakki galip çıkmış, yapıp ettikleriyle sadece Osmanlının son dönemine değŸil, Cumhuriyet dönemine de damgasını vurmuştur. 31 Mart Vakası, Hareket Ordusu,.. derken II. Abdülhamit tahttan indirilip Selanike sürgüne gönderilmiş, kısa sürede bütün iktidar İttihat ve Terakkinin eline geçmiştir. İttihatçıların sözde amacı İmparatorluğŸun çeşitli yerlerinde başlamış milliyetçi isyanları karşı-milliyetçi bir hareket ile bastırmak, II. Abdülhamitin €œistibdat€ politikalarına son vermek ve €œdevleti kurtarmak€tır. Çok geçmeden görülür ki, İttihatçılar özgürlükçü olmak şöyle dursun, istibdatçı olmakla suçladıkları II. Abdülhamitten daha istibdatçı, daha otoriter, daha acımasızdırlar. Ayrılıkçı-milliyetçi hareketlerin panzehirinin karşı-milliyetçi hareketler olmadığŸını, komitacılığŸın, baskı ve şiddet politikalarının hiçbir sorunu çözmeyeceğŸini, sanayi devrimi sonrası dünyanın nereye doğŸru gitmekte olduğŸunu iyi okumadan girişilecek maceraların devlete nelere malolacağŸını göremezler. ܖnce Balkan Savaşı patlak verir, ardından I. Dünya Savaşı. Başta Enver, Talat ve Cemal Paşa olmak üzere İttihat ve Terakkinin önde gelen paşaları savaşı Almanların kazanacağŸından emindirler; hem Osmanlının dağŸılmasını önlemek, hem de Turan illerindeki Türkleri esaretten kurtarmak gibi hayallerle Almanların yanında Osmanlı Devletini savaşa sokmakta tereddüt etmezler. Sonuç malum: onca tehlikeye rağŸmen II. Abdülhamitin 33 yıl bir arada tutmayı başardığŸı koca İmparatorluk, İttihatçıların marifetiyle 10 yılda dağŸılmış, paramparça olmuştur. Memleket kurtarma sevdasıyla güç kullanarak iktidarı ele geçiren ve muhalefete hayat hakkı tanımayan komitacı zihniyet, 10 yılda koskoca bir İmparatorluğŸu batırmak gibi kötü bir şöhrete sahip olmuştur. Bugün hÜ¢lÜ¢ Türkiyenin sırtında bir kambur gibi duran 1915 Ermeni olayları, Sarıkamışta 90 bin askerin donarak ölmesiyle sonuçlanan facia İttihat ve Terakki paşalarının sorumluluğŸunda meydana gelmiş üzücü olaylardır. I. Dünya Savaşı kaybedilince İttihat ve Terakki tutunamamış, dağŸılmıştır; ancak kadrosunun önemli bölümü Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde yeniden örgütlenmiştir. Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra bu Cemiyet de tarihe karışmıştır. Ama aynı zihniyetin temsilcisi kadrolar ilk Mecliste I. Grup, daha sonra da bugünkü CHPnin ilk versiyonu olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile yoluna devam etmiştir. Bugünkü CHP zihniyetini anlayabilmek için bu tarihsel arkaplanı anlamak önemlidir. Denebilir ki, Cumhuriyet dönemindeki bütün cumhur, halk, halkçılık, milletin egemenliğŸi, köylünün milletin efendisi olması, demokrasi, vs. söylemine rağŸmen gerçekte daima özgürlüklere kapalı, milletin değŸerleriyle barışık olmayan, tepeden inmeci otoriter İttihat ve Terakki zihniyeti egemen olmuştur. Milletin tarihsel geçmişine, sosyolojik ve kültürel dokusuna uymayan kurumlar ve uygulamalar, toplum mühendisliğŸi anlayışına sarılarak, modernleşmeyi yalnızca biçimsel unsurlara indirgeyen bir yaklaşımla, millete dayatılmıştır. Millet hayatını derinden etkileyen hiçbir önemli iç ve dış politika kararı millete sorularak, onun rızası alınarak devreye sokulmamıştır. İttihat ve Terakki zihniyeti için millet, adam edilmesi gereken, geri kalmış, hurafelere inanan cahil insanlar takımıdır. Onu eğŸitmek, çarktan geçirmek, aydınlatmak ve adam etmek gerekmektedir. Seksen küsur yıllık Cumhuriyet deneyimi bu bakımdan ibretlik derslerle doludur. ܖrneğŸin anayasaların belki ilki hariç hiçbiri millet tarafından veya milletin özgür iradesiyle seçtiğŸi temsilciler tarafından yapılmamıştır. Cumhuriyet devrindeki ilk anayasamız olan 1921 Anayasası olağŸanüstü savaş koşullarında yapılmış olmasına rağŸmen en sivil anayasa niteliğŸindedir. İkinci anayasa olan 1924 Anayasası I. Meclisin feshedilmesi ve pek demokrasiyle bağŸdaşmayan, darbevari yöntemlerle oluşturulan II. Meclise yaptırılan bir anayasadır. Çok partili demokrasi döneminde yapılan iki anayasa olarak 1961 ve 1982 Anayasası askeri darbelerin ardından yaptırılmış, özgürlükleri budayan, temel hak ve hürriyetler bakımından modern çoğŸulcu demokrasilerde örneğŸi olmayan kısıtlamalarla dolu, atanmışları seçilmişler karşısında güçlendiren anayasalardır. II. Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya koşullarında Sovyet tehdidi ve Batı blokuna dÜ¢hil olabilmek için öne sürülen şartın belirleyici etkisiyle geçilen çok partili demokrasi döneminde de millet iradesi ile otoriteryen iktidar seçkinleri arasındaki iktidar kavgası hep devam etmiştir. Her darbenin ardından millet ısrarla darbecilerin işaret ettiğŸini değŸil, sivil olanı, halka yakın duranı seçmiş, siyasi iktidarı ona emanet etmiştir. Biraz İttihat ve Terakkiden devraldığŸı siyasal ve zihniyetsel miras, biraz 1946 seçiminden sonra hiçbir zaman seçim kazanamamış olmasının yarattığŸı hırçınlıkla CHP her devirde sözü edilen iktidar mücadelesinde ciheti askeriyenin, devletçi seçkinlerin, otoriter yönetim yanlılarının safında yer almıştır. Bu bağŸlamda cumhurbaşkanlığŸına sembolik bir değŸer yüklenmiş, Çankayaya sahip olanın devletin hakimi, son sözün sahibi ve idarenin patronu olacağŸı düşüncesiyle, Cumhurbaşkanı her zaman asker kökenli kişilerden seçtirilmiştir. Merhum ܖzala gelinceye kadar bütün Cumhurbaşkanları asker kökenlidir. Vaktiyle ܖzalın cumhurbaşkanlığŸına gösterilmiş olan direniş bugün misliyle ErdoğŸana veya aynı çizgideki başka bir AKPliye karşı gösterilmektedir. CumhurbaşkanlığŸı makamına yüklenen bu sembolik değŸerin yanısıra, bu makamı €œkaybedilmesi göze alınamayacak kadar değŸerli€ kılan ikinci faktör, yukarıda belirtildiğŸi üzere, 12 Eylül darbesi sonrasında yaptırılan 1982 Anayasası ile cumhurbaşkanına olağŸanüstü yetkilerin tanınmış olmasıdır. Bugün Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi ܜyelerini, Danıştay ve Yargıtay gibi yüksek yargı üyelerini, YܖK Başkanı, YܖK üyeleri ve üniversite rektörleri gibi ilmiye sınıfının üst yöneticilerini, RTܜK gibi basın-yayının kontrol ve denetiminden sorumlu idarecileri atama yetkisine sahiptir. Başka bir deyişle cumhurbaşkanlığŸını kontrol altında tutmak demek, devletin bütün üst düzey yönetimini, bürokrasiyi kontrol altında tutmak demektir. ܜstelik bütün bu yetkiler karşısında Cumhurbaşkanının yaptığŸı icraatlardan doğŸacak sonuçlarla ilgili en küçük bir sorumluluğŸu yoktur. Bunun anlamı, yetkileri çok ama sorumlulukları yok bir makamla karşı karşıyayız demektir. Mevcut haliyle sistem yarı-başkanlık rejimlerinde bile olmayan bir yetki-sorumluluk dengesizliğŸi içermektedir. Piyasaya müdahalenin görünmeyen ve arzu edilmeyen sonuçları Bazılarımız €œSosyal bilimlerin evrensel yasaları mı olurmuş?€ diye düşünse de, bu satırların yazarına göre iktisadın her devirde, her ortamda geçerli, dolayısıyla €œevrensel€ bazı yasaları vardır. ܜstelik bunlar aynen siyaset dünyasına da teşmil edilebilir nitelikte yasalardır. Bunlardan birinin adını €œpiyasaya müdahalenin görünmeyen sonuçları yasası€ olarak koymak mümkündür. Buna göre doğŸadaki denge gibi, iktisadi hayatta da kendi doğŸal seyrinde işleyen bir denge vardır. Nasıl ki doğŸal ortama dışardan yapılan müdahale bazı arzu edilmeyen sonuçlara yol açarsa, herhangi bir gerekçeyle piyasanın kendi kendine doğŸal seyrinde işlemesine izin verilmez de dışarıdan müdahale edilirse, bu müdahalenin ilk başta açıkça görünmeyen, öngörülmemiş, niyetlenilmemiş, müdahaleyi yapanlar veya buna cevaz verenlerce arzu edilmeyen birtakım sonuçları vardır. ܖrneğŸin yağŸmur ormanında kendi kendine bitmiş sarıçiçeklerin sayısını, mesela €œbunlar görüntüyü bozuyor€ gerekçesiyle fazla gören ve bir kısmını kazma-kürek-balta-makasla doğŸramaya kalkışan biri farkında olmadan bu çiçeklerden beslenen binlerce canlının hayatıyla oynuyor demektir. Oysa söz konusu canlıların hayatıyla oynamak, çiçeklerin sayısını azaltmaya çalışan kişinin muhtemelen arzu etmediğŸi bir sonuçtur. Aynen bunun gibi, piyasaya müdahalenin de arzu edilmeyen sonuçları vardır. ܖrneğŸin €œyoksullar da gıdaya erişebilsinler, kimse aç kalmasın€ diye arz ve talep koşullarını dikkate almadan piyasaya müdahale edip fiyatları çok düşük seviyelerde dondurmanın kaçınılmaz sonucu aşırı talep, mal kıtlığŸı, karaborsa, normal fiyattan piyasada bulunamayan malların aşırı yüksek fiyatlardan karaborsada bulunması ve mafyanın bu kıtlıktan büyük rant sağŸlamasıdır. Oysa bu sonuçların hiç biri, başlangıçtaki €œfakir-fukaranın aç kalmaması€ amacıyla uyum içinde değŸildir. ޞimdi bu evrensel iktisadi yasayı cumhurbaşkanlığŸı kavgası bağŸlamına oturtarak siyaset alanına teşmil edersek, karşımıza şöyle bir manzara çıkmaktadır: Siyaset üzerinde vesayet rejiminden yana olanlar, atanmışların seçilmişlere üstün olması gereğŸine inananlar ve bu doğŸrultuda siyaseti dizayn edenler cumhurbaşkanlığŸı makamını parlamenter demokrasilerde pek örneğŸi olmayan olağŸanüstü yetkilerle, ama hiç sorumluluk yüklemeden donatırlarken, amaçları bellidir: devletin tepesinin istenmeyen kişilere karşı korunması, bürokrasinin kontrol altında tutulması, sistemde köklü değŸişikliklerin önüne geçilmesi, kısaca görünen iktidara karşı görünmeyen iktidar odaklarının gücünün tahkim edilmesi. Bu kadar büyük yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanlığŸı aslında yarı-başkanlık veya doğŸrudan başkanlık rejimlerinde olur; oralarda da başkanı halk seçer, ayrıca başkanının yetkileri sorumluluklarıyla dengelenir. Bizde ise kendisine karşı hesap sorulamayan, yetkili, ama halkın seçmediğŸi bir Cumhurbaşkanı söz konusudur. İşler yolunda gider de o makama istenen kişiler seçtirilebilirse, sorun yoktur; her şey kontrol altındadır. Oysa, şimdi durum hiç de öyle değŸildir. ޞu anda istenmeyen birileri bu makama uzanma şansına sahiptir. Bu ise hiç hesapta olmayan ve hiç arzu edilmeyen bir şeydir. Dışarıdan siyasete müdahale edersiniz, postmodern darbe yaparsınız, seçilmiş hükümeti tehdit ve baskılarla iktidardan indirirsiniz; istersiniz ki demokrasi ince ayarlı olsun, istenmeyen adamlar iktidara gelmesin. Ama bu arada farkında olmadan veya öngöremeden devlet-millet arasındaki güveni zedelersiniz, piyasaya güveni yok edersiniz, ülkenin belirsizlik ve risk katsayısını yükseltirsiniz, sermayeyi kaçırırsınız, bu arada birileri 30 kadar bankanın altını oyar, 50 milyar dolarlık zararı devletin sırtına yükleyerek toz olur. Bu durum karşısında millet ilk fırsatta bütün bu rezalete son verecek engin bir sağŸduyu örneğŸi gösterir ve parlamentoyu baştan ayağŸa yeniler, eski siyasi ekipleri uzaklaştırır, yeni Cumhurbaşkanını da seçeceğŸi daha o günden belli olan öyle bir Meclis aritmetiğŸi oluşturur ki, şaşar kalırsınız. Bu bağŸlamda Tayyip Erdoğan modern ve postmodern darbelerle siyaseti dizayn edenlerin asla orada görmek istemeyecekleri bir insandır; ama bugün isterse o makama rahatlıkla gelebilecek konumdadır. Alın size siyaset piyasasına müdahalenin istenmeyen ve niyetlenilmemiş sonuçları! Bugünlerde ortalığŸın €œTehlike büyük,€ €œSon kale de düşüyor,€ €œNe pahasına olursa olsun engellemeliyiz,€ €œBilime inanmayan biri o koltukta oturmamalı,€ €œSaatler 16 Mayısta 100 yıl geriye alınıyor, tehlikenin farkında mısınız?€€¦ yollu hezeyanlardan geçilmemesi, provokasyon denemelerinin birbiri ardına sıraya dizilmesi boşuna değŸil: bu değŸişim belki de yüz yıldır perde arkasında iktidar olan bir zihniyetin ömrünün sonlarına gelmesini ima ediyor, kolay değŸil. Ancak eğŸri oturup doğŸru konuşmak lazım: icraatlarında milleti çok da kaale almayan, bugüne kadar çeşitli şekillerde dokunulmazlık ve sorgulanamazlık zırhı giydirilmiş bir iktidarın tadını çıkaran sınıflar €œiktidardan düşmek eşekten düşmekten daha beter, hazmı kolay değŸil, tabii ki tepki göstereceğŸiz€ demiş olsa, bunu anlamak mümkün, hatta bir dereceye kadar anlayışla karşılamak bile mümkün. Ancak saatlerin 100 yıl geriye gideceğŸi, üzerinde uzlaşma olmayan birinin o koltuğŸa seçilmesinin bir €œdayatma€ olacağŸı,.. gibi argümanlara sadece gülüp geçilebilir. Engin Ardıçın (Akşam, 11 Nisan 2007) isabetle vurguladığŸı gibi, bu tür argümanlar karşısında ancak €œSiz hiç dayatma görmemişsiniz!€ denebilir. Asıl dayatma darbe yaparak ülkenin anayasal düzenini silah zoruyla değŸiştirmek, millet iradesinin en üst tecelli makamı olan Büyük Millet Meclisinin zorla feshetmektir. Halkın oylarıyla oluşmuş Meclisin Anayasada öngörülen prosedüre uygun olarak, gerekli ve yeterli oyuyla yapılacak bir seçim "dayatma" olamaz. Asıl dayatma dışarıdan tehditle, baskıyla birilerini zorla seçtirme girişimidir. Atatürk ölünce İnönünün cumhurbaşkanı olması için Fahrettin Altayın €œağŸırlığŸını koyması;€ Demokrat Parti iktidarı döneminde Celal Bayarın cumhurbaşkanlığŸı seçimini kazanıp Çankayaya çıkması üzerine, bazı askerlerin İnönüye "istersen darbe yapalım, önleyelim paşam" demeleri; 1960 darbesinden sonraki ilk Cumhurbaşkanı seçiminde (1961) Genel Kurmay Başkanı Cemal Gürselin cumhurbaşkanı seçtirilmesi; karşısındaki aday Ali Fuat Başgile aday olmaması için silah çekilmesi, hatta rivayete göre €œya adaylıktan çekilir, ya Etlikte gömülürsünüz€ tehdidinin savrulması; bir başka seferinde emekli General Cevdet Sunayın APnin adayı olduğŸu sırada başka birilerinin adayı olan General Faruk Gürlerin seçilmesi için Meclis basma ve kapılara dayanma eylemleri; 12 Eylül darbesinin lideri€”bugünlerde eyalet sistemi hakkında ileri sürdüğŸü görüşler yüzünden artık gözden düşmüş olan€”Kenan Evrenin, MGKnın €œYa bu anayasaya evet dersiniz, ya da 12 Eylül öncesi günlere geri döneriz€ tehditleri altında, karşı propagandanın yasaklandığŸı, şeffaf zarflar içinde oy kullandırılan, anayasa referandumu ile Cumhurbaşkanı seçimini birleştiren bir seçimle €œotomatikman€ Cumhurbaşkanı seçtirilmesi,... işte asıl dayatmalar bunlardır. Sonuç: Başka çare yok; herkes demokrasiyi içine sindirmek zorunda Bu satırların yazarı şahsen, Recep Tayip ErdoğŸanın Cumhurbaşkanı olmasının çok isabetli bir karar olmayacağŸını, CumhurbaşkanlığŸına AKP içinden ılımlı, saygın, içte ve dışta ülkeyi temsil kabiliyeti yüksek başka bir şahsiyetin seçilmesinin, ErdoğŸanın ise icraat makamı olan Başbakan olarak bir süre daha hizmet vermesinin daha isabetli olacağŸını düşünmektedir. Her ne kadar şu an itibariyle AK Parti karşısında güçlü bir alternatifin bulunmaması ve geçtiğŸimiz birkaç yıldaki başarılı icraatı nedeniyle önümüzdeki genel seçimlerde bu partinin seçim kazanma şansının yüksek olduğŸu anlaşılıyorsa da; yakın gelecekte partinin güçlü bir şekilde bir arada tutulması, kurumsallaşması, entellektüel-ideolojik temellerinin sağŸlamlaştırılması ve tek başına iktidara gelinmesinin sağŸlama alınması bakımından ErdoğŸanın rakipsiz bir karizmaya sahip olduğŸunda kuşku yoktur. ErdoğŸanın Cumhurbaşkanı olmasıyla partinin zayıflaması, bazı kopmaların olma ihtimali vb. nedenlerle tek başına iktidarın zora sokulması bence Türkiye için pek de tercihe değŸer olmayan bir seçenektir. ܖnümüzdeki 5-6 yıllık dönemde AB ile ilişkiler, demokratikleşme, sivilleşme ve özgürleşme konusunda yapılması gereken önemli işlerin varlığŸı dikkate alındığŸında, son beş yılda olduğŸu gibi halk desteğŸi güçlü, ayağŸı yere sağŸlam basan, iç bütünlük sorunu olmayan, kararlı bir hükümete çok gereksinim vardır ve ErdoğŸan Başbakan olarak bunun başarılmasını sağŸlayacak en uygun adaydır. Bu hiçbir şekilde AKP içindeki öteki değŸerli siyasetçileri küçümsemek anlamına gelmemekte; yalnızca ErdoğŸanın karizma ve toparlayıcılık açısından rakipsizliğŸini teslim etmek anlamına gelmektedir. Her şeye rağŸmen, makamın cazibesi, karşı cephenin çoktandır €œolamazsın, olamayacaksın,..€ şeklindeki kışkırtmalarının tetiklemiş olabileceğŸi karşı hamle eğ
ilimi, €œmuhtar bile olamazsın diyenlere karşı bilinçaltından gelebilecek bir görün bakın nasıl Cumhurbaşkanı bile olunur!€ meydan okuması, veya sade bir şekilde memlekete biraz da Çankayadan hizmet edeyim düşüncesinin ağŸır basması sonucu, şayet ErdoğŸan Cumhurbaşkanı olmaya karar verirse, bu kararına saygı duymaktan başka yapacak bir şey yoktur. Demokrasinin gereğŸi budur, herkes artık demokrasiyi içine sindirmek zorundadır. Bu ülkenin son yüz yıllık dönemde maküs talihi en başta demokrasiyi bir türlü içine sindiremeyenlerin taşkınlıkları, hukuksuz eylemleri, tehdit ve baskılarından dolayı yenilememiştir. Halkın değŸerleri, gelenekleri, inançları ve hareket tarzlarıyla barışık, dolayısıyla gerçekten de cumhurun başı€ sıfatını hak eden bir Cumhurbaşkanı, cuntacı eğŸilimleri çok açık bazı çevrelerin iddialarının aksine, saatlerin 100 yıl geri alınması değŸil, bu ülkede 100 yıldır tersine işleyen saatin düzgün çalışmaya başlaması, yokuş yukarı akıtılmaya çalışılan suyun kendi doğŸal mecrasında akmaya başlaması anlamına gelmektedir. Bunun getireceğŸi istikrar, verimlilik, büyüme, barış, huzur, refah ve zenginleşmeden, bugün Cumhurbaşkanı AK Partiden olursa kıyametin sonu gelir şarkısı terennüm eden komplocular dÜ¢hil herkes fazlasıyla istifade edecektir. Bütün provokasyon çabalarına rağŸmen 14 Nisan mitinginin olaysız geçmesi ve Genel Kurmay Başkanının CumhurbaşkanlığŸı seçimi konusunda sözün Meclise ait olduğŸunu belirten beyanatı sevindiricidir. Temennimiz olaysız, kavgasız, gürültüsüz, medeni bir biçimde seçim sürecinin işlemesi ve Türkiyenin barış ve huzur içinde yeni Cumhurbaşkanı ile yoluna devam etmesidir.