Muhtıraların ve Darbelerin Çare Olmadığını Hala Öğrenemedik mi? '01.05.2007'


27 Nisan 2007 Cuma akşamı geç saatlerde Genel Kurmay Başkanlığının web sitesine bir basın açıklaması kondu. Açıklamanın zamanlaması çok ilginçti: TBMMde 11. Cumhurbaşkanı seçimi için ilk turun yapıldığı, CHPnin üçte iki çoğunluğun olmadığı gerekçesiyle, seçimin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurduğu günün akşamı. Entellektüel derinlikten yoksun, çalakalem yazılmış, dikkatsiz ve aceleye getirilmiş bu metnin Genel Kurmayın web sitesine konmasının bir korsan bildiri mi, emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilmiş bir muhtıra eylemi mi, yoksa alttan gelen bazı macera arayışlarını bastırmaya yönelik bir rahatlatma eylemi mi olduğunu henüz kesin olarak bilmiyoruz; o nedenle ihtiyatlı konuşmakta yarar var. Peşinen söyleyelim, bu satırların yazarı ordunun ve askerliğin gereksizliğini veya yararsızlığını düşünenlerden değildir. Can güvenliği, asayiş, sınır güvenliği ve adalet hizmetlerinin sağlanabilmesi için devlet de, ordu da gereklidir, elzemdir. Askerlik hizmeti üretmenin, vatan hizmetini ifa etmenin en iyi yolunun hangisi olduğu belki tartışılabilir; profesyonel ordunun geleneksel mecburi askerlik öngören orduya göre daha tercihe değer olduğu belki savunulabilir; ama son tahlilde bir ülkenin sınır güvenliğini sağlayacak, ülkeye dışarıdan yönelecek tehlikelere karşı hazırlık yapacak güçlü bir silahlı kuvvetlere olan ihtiyaç tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Ancak Türkiyede ordunun sadece asli görevi olan savunma politikalarının icrası ve savaşa hazırlık işleriyle yetinmediği, sık sık siyasi konularda taraf olduğu, zaman zaman darbe yaptığı, muhtıra verdiği de herkesin malumudur. Oysa demokrasilerde ordunun görevi bellidir: seçilmiş siyasetçilerden oluşan yetkili karar organlarının, bu çerçevede hükümetin ve savunma bakanlığının belirlediği savunma politikalarını icra etmek. Hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır ki, demokratik bir ülkede yetki seçilmişlerdedir; politikayı onlar belirler; askerler ise bu politikaların icrasıyla görevli birer devlet memurudur. Gerçekten demokratik bir ülkede asker siyasetçiye rest çekemez, posta koyamaz, başına buyruk hareket edemez, siyasi polemiklere giremez, hükümetlerin belirlediği politikaları kamuoyu önünde tartışamaz. Türkiyedeki tablo ise maalesef bu tablo ile hemen hiç uyuşmamaktadır. Medya ve kamuoyunda muhtıra olarak algılanan son basın açıklaması da askerin siyasete müdahale girişiminin en son örneğidir. Bu noktada biraz durup düşünmekte fayda vardır. Eğer askeri darbeler ve darbe işlevi gören muhtıralar çare olsaydı, 1960tan bu yana üçü modern, biri postmodern olmak üzere dört darbe görmüş bir ülke olarak Türkiyenin bütün önemli sorunlarını çözmüş, vatanın bütün tehlikelerden kurtarılmış, devletin güçlendirilmiş, ekonominin düzeltilmiş, ülkenin muasır medeniyet seviyesini çoktan yakalamış olması gerekirdi. Oysa darbeler bırakın bu amaçlara ulaşmayı kolaylaştırmayı, tersine ülkenin hızını kesmiş, uluslararası camianın uzağına düşürmüş, her bir darbe ülkenin zenginleşme ve refaha erme yürüyüşünde bir on yıl kaybettirmiştir. Cumhuriyetin kurulduğu günlerde varlığı hissedilen üç önemli sorun olarak irtica, yoksulluk ve Kürt sorununun 2000li yıllarda aynen varlığını koruması bir yerlerde yanlış yapıldığının en açık kanıtı olsa gerektir. Sorunların düğümlendiği noktalardan biri, Genel Kurmayın son bildirisinde de ağırlığı teşkil etmiş olan, laiklik konusudur. Bu satırların yazarına göre Türkiyede sorun laikliğin kabul görüp görmemesi değil, nasıl bir laiklik yorumunun kabul görmesidir. Türkiyede uygulanagelmiş laiklik yorumu Fransız Jakobenlerinden mülhem, dini bütün toplumsal felaketlerin kaynağı sayan, onu kamu alanından tamamen dışlamak isteyen, katı pozitivist bir laiklik yorumudur. Son zamanlarda yerinde bir ifadeyle laikçilik (laisizm) olarak nitelenen bu yorum, Cumhuriyet tarihi boyunca sürekli gözlemlendiği üzere, Türk toplumunun tarihsel-sosyolojik yapısına, geleneksel değerlerine, yaşam tarzına ve inanç biçimine uymamaktadır. Böyle olduğu için de devlet ile millet arasında laiklik üzerinden sürekli bir gerginlik yaşanmakta, toplumsal enerji ekonomik kalkınmaya değil, iç kavga ve çatışmalara harcanmaktadır. Silahlı kuvvetlerin bu konuda kendisini taraf olarak görmesi ise durumu daha da karmaşık hale getirmekte, ordu ile hükümetler, ordu ile sivil toplum, ordu ile millet arasında husumet, gerginlik, kırgınlık, hatta yer yer düşmanlık yaratmaktadır. Silahlı kuvvetlerin siyasi konularda taraf olması, üniformalı askerlerin siyaset yapmaya kalkışması en başta ordunun imajını ve saygılığını yıpratmaktadır. Son girişim de, maalesef, gerek ordunun tarafsızlığı, rejimin demokratikliği, devletin halkla barışıklığı ve ülkenin dış dünyadaki imajı ve saygınlığı açısından hiç de hoş olmayan, talihsiz bir girişim olmuştur. Türkiye bu şekilde sürekli askeri vesayet altında bir rejimle yaşayamaz. Türkiyenin kangren olmuş sorunlarının kalıcı çözümü ve buna bağlı olarak ülkenin hızla modern dünyaya ayak uydurabilmesi, zenginleşme ve muasır medeniyet seviyesine erişme yürüyüşünü sürdürebilmesi için yapılması gereken iki önemli şey vardır: birincisi, halihazırda devlet bürokrasisine egemen katı pozitivist, din-karşıtı, otoriter laiklik anlayışından, demokratik laiklik anlayışına geçmek. Laikliğin tek yorumu Türkiyede iktidar seçkinlerinin kafasında olan yorum değildir: ABD ve İngiltere gibi ülkelerde örneğini gördüğümüz, devletin din karşısında tarafsız olduğŸu, kılık-kıyafet dahil dini inanç ve tercihlere saygılı olduğu laiklik uygulamaları da söz konusudur ve bu tür bir uygulama Türkiyenin tarihsel dokusuna çok daha uygundur. İkincisi, silahlı kuvvetlerin rolü, konumu, işlevi, görev ve yetkisinin modern çoğulcu demokrasilerdeki uygulamalarla uyumlu hale getirmek. Demokratik bir ülkede laikliğin bekçisi de, rejimin bekçisi de ordu değil, millettir. Ordu eliyle laiklik ve rejimin savunulduğu, askerin siyasi konularda açıkça taraf olduğu, atanmışların seçilmişlere tepeden baktığı, hükümetlerin kuruluşu, bakanların dağılımı, cumhurbaşkanı seçimi ve yüksek bürokrasiye yapılacak atamalara müdahil olduğu ülkelerde iç gerginliklerin bitmesi, rahat ve huzura kavuşulması, kalkınma yarışında hızla ilerlenmesi çok zordur. Yapılması gereken, askerin ve sivilin görev ve yetki alanının demokrasiye uygun biçimde tam olarak ayrıştırılması, bunun için gereken ne kadar Anayasal ve yasal düzenleme varsa yapılması, herkesin kendi işine gücüne bakar hale getirilmesidir. Demokratik bir ülkede siyaset yapmak isteyen askerin yapması gereken şey bellidir: üniformasını bırakıp siyasete atılması, partisini kurması, veya kurulmuş partilerden birine katılması, halka programını anlatıp destek istemesi, halkın teveccühüne mazhar olması halinde de başa geçip programını uygulaması, beğŸenilmediğŸinde de bir sonraki seçimde yerini halkın desteğini alacak rakiplerine bırakmasıdır. Türkiye iyice demode olmuş, dünyada Türkiyeden başka örneği olmayan bir katı pozitivist laiklik anlayışı ile askerin siyasete müdahalesinden çok çekmiştir; halen çekmeye devam etmektedir. Bu iki sorunu aşabildiği sivil bir demokrasiyi kurabildiği takdirde Türkiyenin çok hızlı bir şekilde büyümesi, dünyaya entegre olması ve saygın bir bölgesel güç olması mümkündür. Dini inançları ve bunların tezahürlerini kendine hasım görmeyen, devleti bütün din ve mezhepler karşısında tarafsız hale getiren demokratik-sivil bir laiklik anlayışı ile, seçilmişlerin atanmışlara kesin olarak söz geçirebildiği bir çoğulcu demokrasi ile Türkiyenin önünü kimsenin kesmesi mümkün değildir. Temennimiz, başta Anavatan ve DYP olmak üzere CHPnin kriz siyasetine destek vererek 28 ubatçıların safında yeralan partilerin düştükleri hatayı bir an önce görmesi, bütün sivil toplum kuruluşları ve kamuoyunun son müdahale girişimine açıkça karşı çıkarak, sivil bir cumhurbaşkanını Meclisin seçtiği, ve İttihatçı zihniyetin Türkiyenin başına bela ettiği kavgaların artık bir daha nüksetmemek üzere sonra erdiği bir Türkiyenin önünün açılmasıdır.