Sevapları ve Günahlarıyla AK Parti İcraatları: Eleştirel Bir Değerlendirme-1 '15.06.2007'


2002 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarı yakaladı; bu sayede ekonomide birçok başarıya imza atıldı. Bugün AK Parti iktidarı 4.5 yıllık bir icraat dönemini geride bırakmış durumda. Bugünlerde kendisini devletin ezeli ve ebedi banisi, hamisi, tek sahibi sayanların, bundan dolayı da kenar mahalle çocuklarını merkeze sokmamak için yemin etmiş görünen çevrelerin türlü Bizans oyunlarıyla AK Partinin önünü keseyim derken ülkenin ufkunu kararttığı atraksiyonlara şahit oluyoruz. Osmanlının son döneminde başlamış olan iktidar kavgası bütün acımasızlığıyla devam ediyor ve rejim krizi ve irtica tehlikesi maskesi altında ayrıcalık ve birikmiş menfaatleri koruma mücadelesi siyaset ve bürokrasinin her kademesinde kendisini hissettiriyor. Bu satırların yazarının kanaatine göre merhum Necip Fazılın şiirinde Sanma bu tekerlek kalır tümsekte dizesinde ifadesini bulan gerçeklikle yüzleşiyoruz: Türkiyenin şimdiki pozisyonunda uzun süre kalması muhaldir. Köhnemiş, yozlaşmış veya modası geçmiş, muasır medeniyeti yakalamak şöyle dursun iyice gerisine düşmüş iktidar ilişkileri Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında köklü bir dönüşümden geçmek zorundadır. Demokratikleşme, sivilleşme, çoğulculaşma, dışa açılma ve dünya ile bütünleşme yönündeki değişime direniş belki süreci yavaşlatabilir, geleneksel iktidar seçkinlerine bir süre daha vaziyeti idare etme, ayrıcalıklarını koruma fırsatı verebilir. Ancak bu değişim ve dönüşüm süreci tersine çevrilebilir veya durdurulabilir bir süreç değildir. Adını doğru koyalım: Türkiyede olan biten rejim tehlikesi değildir, irtica veya Şeriat tehlikesi hiç değildir. Bir asırdır toplumsal süreçlerden dışlanmış olan bir kitlenin toplumsal nimetlerden ve iktidardan pay istemesidir; ciddi bir sosyolojik dönüşüm geçirerek modern dünyaya ayak uydurmaya çalışan bir toplumun birikmiş safralarını temizleme mücadelesidir. Öyle anlaşılmaktadır ki, bu değişim ve dönüşüm sancısız olmayacaktır; toplumun önüne yığınla engel çıkarılacak, bazı mahfillerde milletin sözünün geçmemesini garanti altına almak için çeşitli Bizans oyunları oynanacaktır. Dileğimiz bu badirenin mümkün olan en az sancı ve zorlukla atlatılmasıdır. Önümüzde iki önemli seçim bulunmaktadır. Dolayısıyla, AKPnin birinci icraat dönemi hemen hemen sona ermiş durumdadır. Bu noktada geride kalan 4.5 yıllık dönemde ekonomide ve siyasette iyi giden ve gitmeyen neler vardı, hangi alanlarda başarılı olunurken nerelerde yetersiz kalındı, bugün çözüm bekleyen başlıca sorunlar nelerdir gibi sorular ekseninde bir genel değerlendirme yapmakta yarar vardır. Hükümetin icraatlarını ekonomi, iç politika ve dış politika olmak üzere üç kategoriye ayırarak değerlendirmek mümkündür. Bu alanlar içinde hükümetin icraatlarında en başarılı olduğu alan hiç kuşkusuz ekonomidir. Dış politika, ekonomideki kadar olmamakla birlikte, yine başarılı icraatlara imza atılan bir alan olmuştur. İç siyaset ve hukuk alanında ise hükümeti başarılı saymak maalesef mümkün gözükmemektedir. Aşağıda bu alanlarda hükümetin performansı kısaca değerlendirilmektedir. AKPnin Ekonomik Performansı Hükümetin başarılı icraat alanı olarak ekonomide iyi gidenler listesi bir hayli kabarıktır: Enflasyon, büyüme, faizler, mali disiplin, borç yönetimi, ihracat, özelleştirme, ve yabancı sermaye girişleri alanlarında AKP oldukça başarılı icraatlara imza atmıştır. Türkiyenin adeta kaderi haline gelmiş ve yanlış bir şekilde kalkınmanın bedeli sayılmaya başlanmış kronik enflasyon sorunuyla başarıyla mücadele edilmiş, 35 yıl aradan sonra enflasyon ilk kez tek haneli rakamlara düşürülmüştür. AKP iktidarı döneminde, enflasyonun düşmesine paralel olarak, nominal faizler %70lerden %20lere, reel faizler de %20lerden %10lara düşürülmüştür. İhracat dolar bazında 36 milyar dolardan 90 milyar dolara, GSYH 150 milyar dolardan 400 milyar dolara yükseltilmiştir. Reel ekonomik büyüme hızı 1991-2001 dönemindeki yıllık ortalama büyüme hızı olan %3.23ü ikiye katlayarak %7-7.5 aralığına tırmanmıştır. Aynı dönemde yakın tarihte örneği görülmeyen bir mali disiplin sağlanmış, bütçe harcamaları denetim altına alınmış, türlü savurganlıkların önüne geçilmiş, her yıl IMF ile imzalanmış anlaşmanın gereği olan %6.5 faizdışı bütçe fazlası hedefi fazlasıyla tutturulmuştur. Bütün bunların sonucunda bütçe açığının GSYHya oranı 2001 krizindeki %17lik rekor seviyesindenhızla aşağı çekilerek 2006da neredeyse sıfırlanmıştır. İstikrar, mali disiplin ve hızlı büyüme sayesinde iç ve dış borçların çevrilmesinde bir sıkıntı yaşanmamış, net kamu borç stokunun GSYHya oranı 2001deki %93lerden 2006da %45lere düşürülmüştür. GSYHnın yüzdesi olarak kamu borç stoku konusunda Türkiye %60 olan Maastricht kriterlerini fazlasıyla tutturmakta, pek çok AB üyesi ülkeden daha iyi bir konumda bulunmaktadır. Yıllardır sürüncemede bırakılmış bir sorun olan özelleştirme konusunda özellikle 2003 sonrasında iyi bir performans gösterilmiş, 2003-2006 arası dönemde elde edilen özelleştirme geliri, 1985-2002 döneminde elde edilen geliri ona katlamıştır. Yıllardır bir türlü gelmeyen yabancı sermaye nihayet gelmeye başlamış, yalnızca 2004 yılında gelen doğrudan yabancı sermaye ondan önceki on yılda gelene bedel olmuştur. 2005te yaklaşık 12, 2006da 19 milyar dolar olarak gerçekleşen doğrudan yabancı sermaye girişlerinin 2007de 30 milyar doları bulması beklenmektedir. Ne yazık ki, son siyasi gerginliğin bu rakamları aşağı çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Ancak son 4.5 yılda her şeyin yolunda gittiği kuşkusuz söylenemez. Ekonomi için risk taşıyan, bulundukları düzey tercih edilir düzeyler olmayan üç önemli sorun cari açık, yüksek reel faizler ve işsizliktir. Bazılarımıza sürpriz gelebilir; ancak kanımca kısa dönemde bu sorunların düzeltilmesini sağlayacak bir sihirli formül yoktur. Cari açık, maalesef, nedenleri kamuoyu tarafından pek iyi bilinmeyen bir sorundur. Bu nedenle de hükümetin ihmalkarlığı yüzünden büyüyen bir sorun gibi algılanmaktadır. İşin doğrusu şudur: cari açığın nedeni Türkiyenin tasarruflarının azlığı, iç kaynak yetersizliği ve temel üretim girdilerinde dışa bağımlılığıdır. Türkiye hızlı büyümek istemekte, ancak iç tasarrufları bu büyümeyi finanse etmeye yetmemektedir. Kaynak açığı dış tasarruflara müracaat edilerek kapatılabilmektedir. Dolayısıyla, cari açığı ortadan kaldırmanın yolu ya büyümekten vazgeçmek, ya üretim girdilerini yurtiçinde üretmek, ya da iç tasarrufları artırmaktır: bunların yapılamadığı bir ekonomide tek çare dış tasarruflara müracaat etmek, yani cari açık vermektir. Halihazırda Türkiyede tasarrufların milli gelire oranı %19, yatırımların milli gelire oranı %26 dolayındadır; aradaki fark GSYHnın yüzdesi olarak cari açıktan başka bir şey değildir. Sermaye hareketlerinin ve döviz kurlarının serbest olduğu bir ortamda, yüksek reel faizler enflasyonu kontrol altında tutabilmek için eldeki yegÜ¢ne araç gibi görünmektedir. Gevşek para politikasının, yani faizleri düşürüp paraya erişimi kolaylaştırmanın (1994 ve 1998de olduğu gibi) bir talep patlamasına yol açması çok muhtemeldir. Yüksek reel faizin sıcak parayı davet ettiği ve ihracatçıyı zor durumda bıraktığı doğrudur; ancak, tersi olsa, kurlar yükselip ithalat pahalansa ithalatın %87sinin hammadde, aramalı ve sermaye malı gibi üretim girdilerinden oluştuğu dikkate alınınca enflasyonu tırmandırıcı bir etki yapacaktır. Ne yazık ki reel faizleri hızla düşürme fırsatı 2002-2004te doğmuş, ancak o dönemdeki MB yönetimi tarafından bu fırsat değerlendirilememiştir. Yine de bir ara %15lere kadar düşmüş olan nominal faizler dünya piyasalarında 2005 ortasındaki dalgalanma yüzünden yeniden %20lere tırmanmıştır. Bir yıllık göreli bir istikrar döneminden sonra MB Para Kurulunun tam faiz indirimini düşündüğü bir sırada bu defa sahneye darbe çığırtkanları ve karanlık odaklar çıkmış, mevcut Meclise Cumhurbaşkanı seçtirmemek ve Türkiyeyi Irak batağına çekmek için türlü oyunlar sahneye konmuş, böylece muhtemel bir faiz indirimi bir başka bahara kalmıştır. İşsizlik konusunda da hükümetin başarısı görece sınırlı düzeyde kalmıştır. 2001 krizinin hemen ertesinde %11-12lere yükselmiş olan işsizlik oranı zamanla yavaş da olsa aşağı çekilmiş, %9-10 seviyesine kadar indirilmiştir. Ekonominin büyüdüğü halde istihdam yaratamadığı doğru değildir; ekonomi istihdam yaratmakta ancak işsizlik buna paralel olarak düşmemektedir. İşsizliğin daha hızlı düşürülememesinin önünde iki yapısal sorun vardır: genç nüfusun yüksekliği nedeniyle her yıl 1 milyona yakın gencin işgücü piyasasına katılması, ve, tarımda son birkaç yıldır yaşanan hızlı çözülmedir. Tarımda yaşanan bu çözülme ise aslında çok daha önceleri yaşanması gereken, popülist politikalar yüzünden gecikmiş olan, ülkenin geleceği açısından hayra alamet bir gelişmedir. Hala çözüm bekleyen ekonomik sorunlar AKP hükümetinin el atamadığı, veya el atıp da çözemediği sorunlar arasında tarımsal reformlar, kayıtdışı ekonomi ile mücadele, sosyal güvenlik reformu, rüzgar enerjisi ve nükleer enerji yatırımları, B2 yasası ve özelleştirmenin bitirilmesi sayılabilir. Tarımsal reformlar ülkenin uzun dönemde kaderini derinden etkileyecektir. Türkiyenin orta vadede köylü toplumu olmaktan çıkıp sanayi ve bilgi toplumu haline gelmesi tarımın hızlı bir dönüşüm sürecine tabi tutulabilmesine bağlıdır. Arazi bölünmesinin önlenmesi, parçalanmış arazilerin toplulaştırılması, sulama yatırımları, organik tarımın teşviki, çiftçi eğitimi, tarımdan boşalan işgücüne beceri kazandırıp sanayi sektörüne yönlendirme, tarımsal sanayileri teşvik etme bu bağlamda daha fazla geciktirilmemesi gereken önemli reformlardır. Siyasi riski nedeniyle tek başına herhangi bir partinin bu konuda köklü reformlara girişmesi zor olabilir. Bu nedenle daha tercihe değer bir yol, hükümet, muhalefet partileri ve sektör temsilcisi kuruluşlarla mutabakat halinde böyle bir reform paketi benimseyip uygulamaya koymaktır. Farklı rakamlar telaffuz edilmekle birlikte, ağırlıklı görüşe göre Türkiye ekonomisinin aşağı yukarı yarısının kayıtdışı olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum hem vergi kayıplarına, hem haksız rekabete, hem de çeşitli kuralsızlık ve hukuksuzluk uygulamalarının devam edip gitmesine yol açmaktadır. Yıllardır siyasi riski nedeniyle hükümetler bu sorunun üzerine gidememiş veya gitmek istememişlerdir. AKP hükümetinin de kayıtdışı ile mücadelede vergi denetimlerini biraz sıkılaştırma girişimi dışında ciddi adımlar attığı söylenemez. Kira gelirlerinin bankalara yatırılmasının zorunlu hale getirilmesi, bu suretle kira geliri vergisinin kaynakta kesinti yöntemiyle toplanabilmesini mümkün kılacak tasarı gayet anlaşılabilir nedenlerle seçim sonrasına bırakılmıştır. Düşük enflasyon, parasal istikrar ve mali disiplinin yararlarının görüldüğü bu dönemde artık hangi hükümet işbaşına gelirse gelsin kayıtdışı ekonomi ile ciddi bir mücadele içine girmelidir. Sosyal güvenlik reformu AKP iktidarı tarafından denenmiş, ancak Cumhurbaşkanı ve yargı engeline takılmıştır; bu engellerin hızla aşılması, Türkiyenin emekli ve bankamatik memurları cenneti olmaktan çıkarılması sosyal güvenlik sisteminin geleceği açısından son derece önemlidir. Sosyal güvenlik açığı bugün GSYHnın %5ine ulaşmıştır. Bu açık olmamış olsa bütçe açık vermekten çıkıp, GSYHnın %5i kadar fazla veren bir bütçe haline gelecektir. Bu tasarrufların eğitim, sağlık ve AR-GE için kullanılması mümkündür. Yapılan araştırmalar hızla büyüyen Türkiyenin yakın gelecekte bir enerji açığı sorunu ile karşı karşıya kalacağına işaret etmektedir. İthalatın en büyük kaleminin enerji olduğu da dikkate alınarak, yıllardır geciktirilen rüzgar enerjisi ve nükleer enerji yatırımlarının bir an önce yapılması gerekmektedir. Rüzgar enerjisi hem ucuz, hem temiz bir enerji türüdür; yıllardır neden ihmal edildiğini anlamak zordur. Nükleer enerji konusu ise biraz daha tartışmalıdır. Karşı çıkanların endişelerine saygı duymakla birlikte, kanımca nükleer enerji teknoloji seçimi ve profesyonel işletmecilik konusunda titiz davranılmak şartıyla öteki enerji üretim tekniklerinden daha riskli değildir. Dünyada birçok ülke enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü nükleer santrallardan karşılarken Türkiyede çevre ve güvenlik kaygılarıyla nükleer enerjiye karşı çıkmak pek ikna edici görünmemektedir. Yine Cumhurbaşkanının vetosu ile engellenmiş olan B2 yasası mutlaka çıkarılmalı, orman vasfını kaybetmiş araziler değerlendirilmeli, daha açıkçasını söylemek gerekirse, ormanlık alanlarda kaçak yapılaşma ile yıllardır lüks ve sefahat içinde yaşayan ama tek kuruş vergi ödemeyen tuzu kuru bazı zevatın sefasını sürdüklerin nimetlerin bedelini ödemesi sağlanmalıdır. Nihayet özü itibariyle devletin küçültülmesi, iktisadi faaliyetlerin piyasaya bırakılması, milletin malının siyaset-bürokrasi-çıkar grupları tarafından yağmalanmasına son verilmesi ve kaynak israfının önüne geçilmesi demek olan özelleştirmenin ivedilikle bitirilmesi ekonomik ve politik dönüşüm süreci için oldukça önemli bir başarı olacaktır.