Sevapları ve Günahlarıyla AK Parti İcraatları: Eleştirel Bir Değerlendirme- 2 '17.06.2007'


AK Partinin son 4.5 yıllık icraatlarını artıları ve eksileriyle değerlendirmeyi amaçlayan yazımızın temel tezi AKP hükümetinin ekonomide son derece başarılı olduğu, dış politikada oldukça başarılı olduğu, buna karşılık iç siyaset ve hukukun üstünlüğü alanlarında pek başarılı olamadığıdır. Yazının ilk bölümü hükümetin ekonomik icraatlarının değerlendirilmesine hasredilmişti. Aşağıda dış politika ve iç siyaset-hukuk alanındaki icraatlar değerlendirilecektir. AKPnin dış politika performansı AKPnin oldukça başarılı olduğu bir alan da dış politikadır. Sadece TSK, siyasi muhalefet, egemen medya gibi dahili güçlerin değil, aynı zamanda AB ve ABD gibi dış güçlerin de meraklı ve endişeli bakışları arasında işbaşına gelen AKP iktidarı, bütün bu çevreleri şaşırtarak AB hedefine ve IMF ile yapılan istikrar anlaşmasına sahip çıkmış; AB üyelik sürecinin hızlanması için elinden geleni yapmıştır. Bu çerçevede, AKP hükümeti döneminde aksi yöndeki birçok kehanete rağmen ABden önce müzakere tarihi için tarih, sonra müzakere tarihi alınmış, en sonunda da 3 Ekim 2005 tarihinde üyelik müzakereleri başlatılmıştır. Ev ödevleri kapsamında başta MGKnın statüsünün değiştirilerek sivil kanadın ağırlığının artırılması ve askeri hesapların Sayıştay denetimine alınması olmak üzere sivilleşme yönünde önemli adımlar atılmış, insan hakları ve sivil özgürlükleri genişleten yasal düzenlemeler yapılmıştır. IMF programına sıkı sıkıya bağlı kalınmış, mali disiplin sağlanmış, sosyal devlet hedefinden sapılıyor gibi eleştiriler pahasına kamu harcamaları kısılarak faizdışı bütçe fazlası hedefleri tutturulmuştur. Kimi hataları olmasına rağmen son tahlilde Türk ekonomisinin yararına düzenlemelere öneren IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ilişkiler olumlu bir kulvarda geliştirilmiştir. Dış politika açısından en az AB ile ilişkiler kadar önemli olan başka bir gelişme daha vardır. II. Dünya Savaşı ertesinde Batıya entegre olma ve Natoya üyelik kapsamında dış politikamızın ABD yörüngesine girdiği 1940lı yılların ortalarından bu yana ABDnin bir dediğini iki etmeyen politika bir kenara bırakılmıştır. Meşhur 1 Mart tezkeresiyle ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Iraka cephe açmasına hayır denmiştir. Amerikan şahinlerini çok kızdıran bu gelişme Türk-Amerikan ilişkilerinde adeta bir dönüm noktası oluşturmuş, Türkiye bu hareketiyle hem Arap-İslam dünyasının, hem silah zoruyla başka ülkelere rejim dayatmaya karşı olan, uluslararası ihtilafların diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yana olan uluslararası kamuoyunun büyük takdirini kazanmıştır. Terörün uluslararası boyutuna dikkat çeken uzmanlardan bazıları son haftalarda tırmandırılan terör olaylarıyla Türkiyenin önünün tıkanmaya çalışılmasını Amerikan neocon çetelerinin 1 Mart tezkeresi dolayısıyla Türkiyeden intikam alma girişimi olarak değerlendirmektedirler. AKP karşıtı ve darbe-heveslisi çevrelerin kopardı yaygaranın aksine Türkiye hiç bu kadar Amerikan güdümünden çıkmamıştı. Bu açıdan bakıldığında Türkiyede AKP karşıtlığı, darbe çığırtkanlığı ve artan terör ile Amerikanın ekmeğine yağ sürme, dış politikada Amerikanın güdümüne girme arasında bir doğrusal ilişkinin varlığından söz etmek mümkündür. Askeri darbelerin dış ayağı, terörün ardındaki uluslararası güç ile onun yerli uzantıları arasındaki karmaşık ilişkilerin irdelenmesi, Tamer Korkmazın yerinde ifadesiyle arzın merkezine seyahat medyanın bu ülkeye yapabileceği çok büyük bir hizmet olurdu. AKP hükümeti döneminde bir başka önemli dış politika hamlesi olarak, Kıbrısta 30 yıllık çözümsüzlük politikası terkedilmiş, statükonun bütün direnişine rağmen Annan Planı kabul edilmiş, böylece bugüne kadar Türk tarafını çözümden kaçmakla suçlayan Rumların da pek çözüm istemediği bütün dünyaya kanıtlanmıştır. Ayrıca çözümsüzlüğü çözüm görmenin ülkenin elindeki en iyi dış politika seçeneği olmadığı, çözümden yana tavır konarak geleneksel olarak Türkiye karşıtı ve Rum yanlısı uluslararası kamuoyunun ciddi biçimde etkilenebileceği görülmüştür. Böyle yapılmakla ne adadan Türk askeri çekilmiş, ne de Kuzey Kıbrıs birilerine satılmıştır. Aslında Türk tarafında Kıbrısta çözüme karşı çıkan statükocularla Rum tarafında çözüme karşı çıkanların ne kadar da birbirinin ikiz-kardeşi bir zihniyete sahip olduğu net bir şekilde görülmüştür. Bu arada AB ile ilişkiler Avrupalıları bile şaşırtan bir ivmeyle geliştirilirken Doğu ve İslam dünyası da ihmal edilmemiş, Müslüman dünya ile ilişkilerin geliştirilmesi yönündeki ivme İKÜye ilk kez bir Türk genel sekreterin seçilmesiyle taçlandırılmıştır. Filistin ve Irak sorunu dahil birçok bölgesel ve uluslar arası sorun konusunda arabuluculuk veya toplantılara evsahipliği yapılmıştır. Suriye ile asırlık düşmanlık politikası terk edilerek ilişkiler dostane bir temele oturtulmuştur. İsviçre, ABD ve Avrupayı yıllardır ihya eden, çoğunluğu petrol geliri kaynaklı Arap sermayesinin bir kısmının Türkiyeye yönünü çevirmesi sağlanmıştır. Rusya ve Azerbaycan petrol ve doğal gazının Türkiye üzerinden dağıtılmasını sağlayacak Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Samsun-Ceyhan gibi boru hatları projeleri devreye sokulmuştur. Böylece Batı veya AB ile yakınlaşmanın İslam dünyasını dışlamak anlamına gelmediği, her iki dünya ile de aynı anda ilişkilerin güçlendirilebileceği ortaya konmuştur. Türkiyenin dış itibarının bu dönemde hem Doğu hem de Batı nezdinde arttığını söylemek mümkündür. AKPnin başarısızlık karnesi: siyasi ve hukuki performans AKP hükümetinin ekonomi ve dış politika alanında gösterdiği performansı iç politika ve hukuk alanında gösterebildiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Hatta belki biraz abartarak söylersek, ekonomi ve dış politika icraatları ne kadar parlak bir başarı öyküsü ise, iç politika icraatları da o kadar kötü bir başarısızlık öyküsüdür. 364 milletvekili gibi neredeyse Anayasayı değiştirebilecek bir çoğunlukla iktidara gelmiş olduğu halde AKP hükümeti toplumsal tabanının büyük beklentilerine rağmen başörtüsü meselesini çözememiş, YÖK sistemini Prof. Ahmet İnselin yerinde deyişiyle üniversitelerin MGKsı olmaktan çıkaramamış, meslek liselerinin üniversiteye girişini bloke eden katsayı engelini kaldıramamış, Anayasayı modern bir çoğulcu demokrasiye yaraşır bir şekle getirememiş, Şemdinli olaylarından sonra verdiği ipin ucu nereye kadar giderse gitsin peşini bırakmayacağız sözünü yerine getirememiştir. 301. madde gibi hem içerde hem de dışarıda büyük eleştirilere konu olmuş bir yasal düzenleme yapılarak düşünce özgürlüğü tehdit altına alınmıştır. Ermeni sorunu konusunda resmi tezlere muhalif görüşlerin seslendirileceği bir konferans bizzat Adalet Bakanının şikayeti ile engellenmek istenmiştir. Şemdinli olaylarında devletin bazı organlarının parmağı olduğunu iddia eden savcının meslekten atılması seyredilmiş, iddianamede adı geçen kişiler adalet önüne çıkarılamamıştır. (Bu bakımlardan özellikle Adalet ve İçişleri Bakanlarının performansının çok kötü olduğu, hükümetin özgürlükçü ve değişimci imajını ciddi biçimde sarstığını, ve son tahlilde derin güçlerin hükümeti devirmek için yeniden harekete geçmelerine zemin hazırladığını vurgulamak gerekir.) Yine YÖK sisteminin kökten değiştirilmesi için Erkan Mumcunun bakanlığı sırasında yapılan heyecanlı girişim yarıda kalmıştır. 2003-2004te darbe hazırlığı yapıldığına dair belge ve bilgiler yayımlayan Nokta dergisi kapattırılmış, iddialarda adı geçenlerin yargı önüne çıkarılması sağlanamamıştır. Nihayet Sabih Kanadoğlu 367 şartını ortaya attığı zaman bunun aslında buzdağının görünen ucu olduğu hesap edilememiş, Meclisin Cumhurbaşkanlığı seçiminde en az 367 milletvekiliyle toplanması sağlanamamış, ANAP ve DYP ile pazarlıklar son dakikaya bırakıldığı için de sonuç alıcı olmamıştır. Sonraki gelişmeler herkesin malumudur. Bu sonuçlarla karşılaşmamak için üç hamle sonrasını görebilecek siyaset satranç ustalarına gereksinim vardır. Nihayet özellikle Alevi vatandaşlar ile hayat tarzlarına müdahale edileceğinden endişe duyan laiklik konusunda hassas bazı halk kitleleri ile iyi bir iletişim kurulamadığı anlaşılmaktadır. Tandoğanda başlayıp İstanbul, İzmir ve Samsunda devam eden ve ülkenin siyasi gerginlik ve kaosa sürüklenmesinde, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin iptal ettirilmesinde kritik bir rol oynamış Cumhuriyet mitinglerinde toplanan kalabalıkların ezici çoğunluğunu organizasyona öncülük eden az sayıdaki darbeci dışında bu kitleler oluşturmuştur. Alevi vatandaşların Diyanetten dışlanma ve kültürel faaliyetleri üzerindeki kısıtlar konusundaki endişelerinin giderilmesi, günün birinde bikinilerine, içkilerine ve kıyafetlerine müdahale edileceği endişesi taşıyan kitlelerin bu yöndeki endişelerinin izale edilmesi gerekmektedir. Yeni dönemde AKPnin bu yanlışları ve eksiklerinden ders alması gerekmektedir. Türkiyenin ihtiyacı olan şey siyasi ve ekonomik istikrar, vatandaşlarına hayat tarzı dayatmayan, onların inanç ve kıyafetlerine karışmayan tarafsız bir devlet, herkes için demokrasi ve özgürlük isteyen bir hükümettir. Bu çerçevede yeni hükümet tarafından yapılması gereken öncelikli işleri şu şekilde sıralamak mümkündür: 1) Birçok bakımdan 12 Eylül darbesinin izlerini taşıyan mevcut Anayasa baştan aşağı gözden geçirilmeli, anti-demokratik ve anti-özgürlükçü maddeleri ayıklanmalı, askeri darbelere meşruiyet sağlayan veya bunun gerekçesi yapılan, darbecilere dokunulmazlık sağlayan maddeler çıkarılmalı, 21. yüzyıl Türkiyesine yakışır nitelikte demokratik, sivil, çoğulcu ve özgürlükçü bir Anayasa yapılmalıdır. 2) Susurlukun üstüne gidememenin sonucu 28 Şubat, Şemdinlinin üzerine gidememenin sonucu 27 Nisandır. Askere talimat veremeyen askerden talimat almaya mahkÜ»m olacaktır. Silahlı kuvvetlerin üst kademelerine atamalarda sözü geçmeyen sivil siyasetçinin askerleri siyasete bulaşmaktan men edebilmesi mümkün değildir. Soğuk Savaş sonrasında İtalyanın, İspanyanın, Belçikanın yaptığını Türkiye yapamamış, NATO-kontr gerilla-Glaudia eksenli çetevari oluşumları dağıtamamıştır; bunun bedelini de asker-sivil çatışması, devletin tepesinde gerginlik, tırmanan terör, siyasete dışardan müdahale ve e-muhtıra ile ödemektedir. Seçilmiş bir hükümetin bu anlamda Türkiyeye yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, devlet içinde uzantıları olan her türlü çete veya yasadışı ve kontrol dışı örgütlenmeyi dağıtmak, atanmışlar üzerinde tam kontrol sağlamak, orduyu siyasetin dışına çekmektir. 3) YÖK sistemi ciddi biçimde gözden geçirilmeli, YÖK üniversitelerin MGKsı olmaktan çıkarılmalıdır. Bugünkü, üniversitelerde bütün yetkiyi rektörde, rektörler üzerinde bütün yetkiyi de YÖK başkanında toplayan, suiistimale ve yozlaşmaya çok açık, aşırı merkeziyetçi yapı değiştirilmeli; daha ademi merkeziyetçi, yetki ve sorumluluğu paylaşan, rektör seçimi ve yönetimde öğretim üyelerine inisiyatif veren, insanların ideolojik ve siyasi görüşlerine göre ayrım yapmayan, bilimsel çalışmalar ve verimliliği ödüllendiren, atanma ve yükseltilmeleri objektif kriterlere bağlayan, keyfilikten uzak bir sistem getirilmelidir. Üniversitelerimizin dünyanın başarılı üniversiteleri listesine girebilmesi için üniversite yönetimleri ve YÖK ile hükümet arasındaki gerginliğe son verilmeli, atamalar ve terfilerde sık sık şikayet konusu olan siyasi-ideolojik ayrımcılığa son verilmeli, makam ve mevkiler ehliyet ve liyakat ilkesine göre doldurulmalıdır. YÖK askeri hiyerarşi ve disiplini üniversitelerde sağlamaya çalışan değil, üniversiteler arasında koordinasyon sağlayan, standartlar koyan ve performans değerlendiren bir üst-kuruluş haline getirilmelidir. 4) Hukuk reformu yapılmalı, birçok bakımdan modern dünyanın gerisinde kalan hukuk sistemi modern dünya ile uyumlu hale getirilmelidir. Temel hak ve özgürlükler hiçbir kayıt ve şarta bağlanmaksızın garanti edilmelidir. Hayat, mülkiyet, düşünce, ifade, kıyafet, seyahat, örgütlenme,.. özgürlükleri tam güvenceye kavuşturulmalıdır. Kılık-kıyafet üzerindeki yasaklar kaldırılmalı; başkalarının özgürlüğünü hedef almadıkça, açık şiddet içermedikçe kimin ne yaptığına, neye inandığına, ne giyindiğine, ve ne düşündüğüne karışılmamalıdır. Yargının temel görevinin zaten güçlü olan devleti bireye karşı korumak değil, devletin organize ve devasa gücüne karşı zayıf ve korunmasız durumdaki bireyi korumak olduğu hatırlanmalı; yargı sistemi evrensel, transandantal hukuk ilkeleri ekseninde tepeden tırnağa gözden geçirilmeli; hukukun üstünlüğü bütün kavram ve kurumlarıyla yerleştirilmelidir. Siyaset veya güç karşısında boyun eğmeyen, tarafsızlık ve adaletten taviz vermeyen tam bağımsız bir yargı sistemi egemen kılınmalıdır. 5) Yeni bir laiklik yorumu benimsenmelidir. Türkiyede iktidar seçkinlerinin benimsedikleri ve resmi ideoloji ile harmanlayarak uygulamaya çalıştıkları laiklik anlayışı yerinde bir nitelemeyle laikçi, din-karşıtı, dinin bütün tezahürlerini sınırları belirsiz bir kamusal alandan dışlamaya odaklı, katı-pozitivist bir laiklik anlayışıdır. Bu anlayış Türkiye toplumunun tarihsel ve sosyolojik-kültürel dokusu ile uyuşmamaktadır. Daha istikrarlı, daha kendisiyle barışık, daha devlet-millet kaynaşmasını başarmış, huzurlu bir Türkiye için laikliğin daha esnek, daha dine saygılı bir yorumu benimsenmelidir. Türkiyeyi bölüp parçalanma tehlikesinden kurtaracak, aksine bütünleşmesine katkıda bulunacak laiklik anlayışı devleti din ve mezhepler karşısında tarafsızlaştıran, dini toplum hayatından sürüp çıkarmaya odaklı olmayan, devletin bütün inanışlara eşit mesafede durduğu, şiddet içermeyen dini sembolleri kendisine düşman görmeyen, inanç ve vicdan hürriyetini garanti eden bir laiklik anlayışıdır. 6) AB perspektifi Türkiyenin istikrarı, demokratikleşmesi, sivilleşmesi, zenginleşmesi için son derece hayatidir. Bu perspektifi kaybeden iktidarlar sadece kendi kaderiyle oynamakla kalmaz, Türkiyenin kaderiyle de oynar. Son muhtıra girişimi karşısında Türkiyenin büyük sermayesi ile ABD ikircikli, mütereddit, hem nalına hem mıhına vuran kaypak bir tavır sergilerken, ABnin demokrasiden yana çok açık ve net bir tavır sergilediği unutulmamalıdır. AKPnin veya herhangi bir iktidar adayının AB konusundaki kafa karışıklığına bir an önce son vermesinde, ABnin Türkiyenin asırlık tabularını kırabilmesinin, demokratik bir dönüşüm yapabilmesinin yolu olduğunu anlamasında, AB perspektifini kaybettiği takdirde hükümetin statükocu ve birikmiş çıkarlarını korumak için ülkeyi iç savaşa bile sürüklemekten çekinmeyecek güçler karşısında tutunma şansının çok zayıflayacağını kavramasında fayda vardır.