Sorunu Çare Diye Sunmak: "milli ekonomi modeli"nin temelsizliği '20.07.2007'


Seçim sathı mailine girdiğimiz günlerden beri, özellikle de son zamanlarda siyasi partilerin vaatleri renkleniyor, tuhaflaşıyor, pembe hayallere dönüşüyor. Atalarımızın Yörük sırtından kurban kesmek deyiminde ifadesini bulan bol keseden yardım vaatleri, para dağıtmalar, daha neler neler.. Belki en vahim olanı, onlarca yıldır uygulanmış, sonuçları görülmüş, başa bela olduğu defalarca kanıtlanmış politikaların, adeta tekerleği yeni icat ediyormuş havasıyla takdim edilmesi, yani kelimenin tam anlamıyla sorunun çare diye sunulması. Mazot 1 YTL olacak diyenler var, hatta 1 YTLnin de altına inecek diyenler var; hiç gerçekçi bir vaat değil. Neden? Çünkü bu vaat Türkiyenin gerçeklerine hitap etmiyor, başka dengeleri bozmadan, kamu mali disiplininden vazgeçmeden uygulanabilir bir vaat değil. Evet mazot maliyetinin yaklaşık 1 YTL olduğu, akaryakıt üzerinde olağanüstü yüksek vergilerin olduğu doğru. Dolayısıyla, aslında Türkiyede mazotun 1 YTLye verilmesi teorik olarak mümkün. Ama bu hesabın görmezden geldiği acı gerçek şu: Türk halkının büyük bir kesimi ya vergilendirilmiyor, yahut vergilendirildiği halde vergisini ödemiyor. Ekonominin en az yarısı kayıtdışı; yani iktisadi faaliyet var, üretim yapılıyor, gelir elde ediliyor, kar ediliyor, ama bu kazancın vergisi ödenmiyor. (Bu durumdan devlet mi sorumlu vatandaş mı sorusu önemli ve ayrıca tartışmaya değer, ama yeri burası değil.) Vatandaş doğrudan ödemesi gereken vergiyi ödemeyince, devlet de bunu daha adaletsiz bir vergilendirme biçimi olan dolaylı vergilendirme yoluyla alma yöntemine başvuruyor. Vergi dairesine giderek ödenmesi gereken vergi ödenmeyince, devlet bunu mal ve hizmet fiyatları üzerinden yani dolaylı vergi olarak alma yoluna gidiyor. Gelişmiş ülkelerde doğrudan-dolaylı vergi oranı %70-30 iken Türkiyede bu rakamların tam tersini göstermesi, yani toplam vergi gelirlerinin %30unun doğrudan, %70inin ise dolaylı vergilerden oluşması içinde bulunduğumuz çarpık durumu gayet iyi özetliyor. Vatandaş belki akıllı, ama devlet de budala değil: ödenmeyen doğrudan vergi kaybını telafi etmenin, böylece harcamalarını finanse edecek yüklü miktarda kaynağı garantiye almanın yolunun insanların en vazgeçemeyecekleri mal ve hizmetler üzerine vergi koymak olduğunu biliyor. Alkollü içkiler, tütün mamulleri, iletişim ve akaryakıt üzerinde anormal vergilerin bulunmasının nedeni işte bu. İktisat terimleriyle söylersek, bu malların talebinin fiyat esnekliği düşük, yani fiyat değişince talep pek değişmiyor; fiyat ne olursa olsun vatandaş bu malları tüketmekten kolay kolay vazgeçemiyor. Bundan dolayı akaryakıt vergileri devletin bütçe açıklarını kapatabilmesinin, harcamaları için gerekli kaynağı biriktirebilmesinin vazgeçilmez yolu. Durum böyle olunca mazot 1 YTL olacak diyen bir siyasetçinin uğranacak vergi geliri kaybını nereden telafi edeceğini de açıkça belirtmesi gerekiyor; aksi takdirde bu tür vaatlerin hiçbir kıymeti harbiyesi olamaz. Potansiyel olarak üç çare gösterebilir: para basma, öteki vergileri artırma, borçlanma. Bunlardan her birinin astarı yüzünden pahalıdır. Karşılıksız para basmanın kaçınılmaz sonucu enflasyondur; öteki vergileri artırmanın siyasi bedeli ağırdır, hele seçim dönemlerinde uygulanabilmesinin imkanı yoktur; borçlanmanın iki türünden dış borçlanma ülkenin dış politikada manevra kabiliyetini daraltır; iç borçlanmanın sonucu ise yükselen reel faizler, artan kaynak maliyeti, azalan kaynak miktarı, azalan özel sektör yatırımlarıdır, yani devlet büyürken özel sektörün küçülmesidir. Bazı vaatler daha da renkli, daha cömert, daha cazip: Her ev hanımına, hatta her Türk vatandaşına bilmem ne kadar para verilecekmiş, verilen paraaraştırması yapılmış16 defa elden ele dolaşıyormuş; dolayısıyla, bir ev hanımına verilecek 500 YTL tutarında bir para 8000 YTLlik gelir yaratacakmış, %10 vergi oranından bu para 800 YTL vergi geliri demekmiş. 500 YTL ver, 800 YTL olarak geri dönsün, ne müthiş hesap! Zengin olmak bu kadar kolayken, bunu akıl edemeyenler utansın! Tabi bu hesabı yapan değerli insanların bizim bilmediğimiz mucizevi formülleri, kara kutu misali içinde ne olduğu bilinmeyen ama her nasılsa içindeki nesnenin dışarıya gelir ve kaynak artışı şeklinde çıktığı sihirli mekanizmaları varsa, ona bir şey diyemeyiz. Ama eğer bunca yıldır yaladığımız iktisat mürekkebinin azıcık kıymeti harbiyesi varsa, denebilir ki, bu vaatlerde çare diye önerilen şey, tam da sorunun ta kendisidir: Keynesyen iktisadın tıkanmasına, devlet-merkezli ve para arzıyla uluorta oynayan ekonomilerin iflas etmesine, kronik veya hiper enflasyonun kucağına düşmesine, ulusal paraların hiçbir şey satınalmaya gücü yetmez birer adi kağıt parçasına dönüşmesine yol açan iktisat politikaları. Bırakın ülkeyi zengin etmeyi, daha da yoksullaştıran, istikrarsızlaştıran, ahlaken çökerten, birilerini kolay yoldan zengin ederken geniş halk kitlelerini, orta sınıfı çökerten, sonunda ekonomiyi IMF önünde kaynak dilenmeye götüren politikalar. Biraz açalım. Malum, enflasyon denen şey, esas itibariyle fiyatlar genel seviyesinin sürekli artmasıdır. Daha basit ifade etmeye çalışırsak enflasyon, piyasadaki mal başına düşen para miktarının artmasıdır. Fiyatlar neden artar? İktisatçılar derler ki ya aşırı talepten, ya da maliyet artışlarından. Tamam, ama acı tecrübelerden sonra öğrendiğimiz bir gerçek daha var: karşılıksız para basıp piyasaya sürme olmadan, talep veya maliyetler ne olursa olsun, enflasyon olmaz. 10 birim malın üretildiği bir ekonomide 10 birim para basarsanız, bir birim mal başına bir birim para düşer, yani her bir birim malın fiyatı 1 Lira olur. Mal miktarı sabitken para miktarını iki katına çıkarırsanız, 1 birim mal başına düşen para miktarı, yani her bir malın fiyatı 2 katına çıkar, alın size %100 enflasyon. Klasik iktisatçı üstadların, sağlam paracıların, son devirde de geçen yıl vefat eden iktisadın asırlık çınarı Milton Friedmanın kulağımıza küpe olması gereken bir sözü şudur: Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur. Yani, enflasyon daima para arzını gereğinden fazla şişirmenin sonucudur. Üretimi artırmadan para miktarını artırmanın, karşılıksız para basmanın, Merkez Bankasının banknot matbaası marifetiyle ucuz yoldan köşe dönmeye kalkışmanın kaçınılmaz sonucu enflasyondur; yükselen fiyatlardır; paranın alım gücünün azalmasıdır; dar ve sabit gelirlinin yoksullaşmasıdır; fiyat istikrarının ortadan kalkmasıdır; fiyatların yatırımcılar için sinyal görevi göremez oluşudur; kaynak dağılımında etkinliğin bozulmasıdır; yatırım ortamının bozulmasıdır; alacaklıdan borçluya gelir ve servet transferidir; para basma yetkisini tekelinde tutan mercinin kendisine bedava gelir yaratıp borçlarının reel değerini düşürmesidir. Herkese maaş bağlayıp para basarak zengin olunacağı iddiasının mantıksal uzantısı insanı şöyle bir toz pembe dünyaya götürmektedir: 500 lira vererek 800 lira vergi geliri elde edilebiliyorsa, 1000 lira vererek bu kez 1600 lira gelir elde etmek, 5000 lira basarak 8000 lira gelir yaratmak mümkün demektir. O zaman ne kadar çok para basılıp vatandaşa dağıtılırsa o kadar çok vergi geliri de elde edilecek demektir. O halde ne duruyoruz? Hemen para basmaya başlayalım ve bir an önce dertlerden kurtulalım! Emin olun böyle bir mucizevi yol olsaydı, Afrikanın yoksul ülkeleri, borç batağında yüzen azgelişmiş ülkeler çoktan köşeyi dönmüşlerdi. Oysa bu uçuk hayalden medet umanların tarihte daima kafalarını çarptıkları kaya, paralarının pul olduğu, insanlarının bir dilim ekmek için bir çuval para taşımak zorunda kaldığı, iktisatçıların adına hiper enflasyon dedikleri berbat durumdur. Para basarak borçlarımızı ödemeyi öneren, en temel iktisat bilgisinden bile yoksun oldukları anlaşılan kimi aklıevvel büyüklerimizin de önerdiği şeyin kaçınılmaz sonucu budur. Paranın dolaşım hızının 16 olduğu iddiası da oldukça uçuk görünmektedir. Kuşkusuz ekonomiden ekonomiye değişebilir, ama bu satırların yazarının şimdiye değin okuduğu veya duyduğu rakam 5-6yı, bilemediniz 7-8i geçmemektedir. Eğer bu araştırma Türkiyede yapılmışsa ki bunun bilimsel kanıtlarının belgelendirilmesi gerekir o zaman Türkiye 2001 krizindeki %7500 faiz oranları gibi Guinnes rekorlar kitabına girecek bir başka rekora imza atacak demektir. Ekonomiyi paraya boğar da, 1920lerin Almanyasında olduğu gibi, insanların bir kg meyve için pazara bir çuval para taşımak zorunda kaldıkları, bunun için de ellerine geçen paradan hemen kurtulmak istedikleri berbat bir hale getirirseniz, o başka tabii. Toparlayacak olursak, para basarak zengin olmak da, bedava para dağıtarak gelir yaratmak da, oturduğumuz yerden toprağın altındaki hayali maden rezervlerinin hesabını yaparak köşeyi dönmek de ham hayalden ibarettir. Zenginliğin kaynağı çok çalışmaktır, çok üretmektir, az tüketip, çok tasarruf edip, çok yatırım yapmaktır; verimliliği artırmak, teknoloji üretmek, bilgiye hakim olmaktır. Dünyanın dev ekonomileri arasına girebilmek ve saygınlığını artırmak için Türkiyenin yapması gereken, güç bela başarmış olduğu kamu mali disiplininden asla sapmamak, enflasyonu mutlaka tek haneli rakamlarda tutmak, siyasi ve ekonomik istikrarı bozmamak, yatırım ortamını daha da iyileştirmek, özgürlüklerin önünü açarak insan kaynaklarından ve bireysel yeteneklerinden en üst düzeyde yararlanmayı öğrenmek, klişeleşmiş belirli kavramlar veya semboller üzerinden sürekli rejim krizine oynayarak aslında ayrıcalık ve rantlarını korumak isteyenlerin oyununa gelmemek, zengin olmanın mutlaka birilerini yoksullaştırmakla mümkün olacağına inanan merkantilist zihniyeti terk ederek, dış dünya ile karşılıklı yatırım, işbirliği ve serbest ticaret imkÜ¢nlarından sonuna kadar yararlanmayı denemektir.