27 Nisana Karşı 22 Temmuz: Derin Milletin Muhtırası! '24.07.2007'


Son iki-üç aydır bir cinnet hali üzere yaşayan Türk toplumu 22 Temmuzda seçimini yaptı ve bu cinnet hali sona erdi. Seçim sonuçları çok açık: Türk milleti askeri vesayete karşı demokrasiyi, siyaset ve toplum mühendisliğine karşı siyasetin doğal mecrasında ilerlemesini, baskılara ve otoriteryenizme karşı özgürlük ve çoğulculuğu tercih etti. Seçimlerin huzur ve sükunet içinde yapılmasını sağlayan güvenlik güçlerine, sonuçların çok hızlı bir şekilde kamuoyuna duyurulması konusundaki başarısından dolayı YSK ve Cihan Haber Ajansına teşekkür borcumuz var, ödeyelim. Bu arada neredeyse her iki seçmenden birinin oyunu alarak ezici bir seçim başarısı kazanan AK Parti ile, oylarını belirgin ölçüde artırarak yeniden Meclise girmeyi başaran MHPyi kutlayalım; müzmin seçim başarısızlıklarına bir yenisini eklemiş olan CHPye, son dönemde ulusalcı cenaha hayli sevimli gelen atraksiyonlarla dindar seçmenin desteğini arayan ama bu çabaları işe yaramamış görünen SPye, liderleri demokrasi kahramanı olmak varken tatlısu demokratı olmayı yeğleyen, bu nedenle seçime bile giremeyen Anavatan ile, seçime girip de baraj altında kalan DYPye geçmiş olsun diyelim. Bu satırların yazarı Türk halkının bazı yaygın olumsuz alışkanlıklarını (trafikteki davranışı, zaman zaman fevri tepkileri, kuralları boşvermişliği, kamusal alanları kullanırken temizliği ihmal etmesi, vb.) şiddetle eleştirmekten geri durmaz. Ama Türk halkının genel siyasi seçimlerdeki engin sağŸduyusuna hayrandır. Tek Parti devrini bitiren 1950 seçimlerinden 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadar bütün seçimlerin, özellikle de askeri darbeler ve muhtıralar gibi siyasete dışardan müdahalelerin hemen ertesinde yapılan seçimlerin sonuçları çok öğreticidir. Millet kendisine bir tercih şansı verildiğinde her zaman sivil çözümü, demokrasiyi ve özgürlüğü tercih etmiştir. Aynı engin sağduyu 22 Temmuz 2007 seçimlerinin sonucuna da yansımıştır. O kadar ki, temsilde adalet, yönetimde istikrar, sivil iktidar ilkesini hayata geçirmek için bundan daha iyi bir sonuç düşünülemezdi. Şu anda oluşan tablo hem merkez sağın, hem solun, hem milliyetçi kesimin, hem de doğu ve güneydoğulu Kürt seçmenlerinin temsil edildiği, toplam seçmenin %85inin yasama organında yer bulduğu bir Meclistir. Şimdiye değin andıççı, ulakçı, askerden fazla militarist kimi köşe yazarı ve kalemşörler askerlerin yaptıkları basın toplantıları, verdikleri beyanatlar, astıkları e-bildirilerden epey satır arası okuması ve şifre çözücülüğü yaptılar. Ama 22 Temmuzda Türk milleti, sözünü kimsenin şifre çözücülüğüne gerek bırakmayacak kadar açık ve net bir şekilde söyledi. Halkın 22 Temmuzda vermiş olduğu mesajlardan bazılarının altını çizmekte yarar var. 1. Siyasete dışarıdan müdahaleye ve askeri vesayete hayır: Çözüm sivil demokrasi. Seçim sonuçları 27 Nisanda verilen e-muhtıraya karşı sivil bir muhtıradır, halkın sandık bildirisi veya sivil darbedir. Türk halkı verdiği oylarla Türkiyenin siviller tarafından yönetilmesini istediğŸini, sistem üzerinde askeri vesayet istemediğini son derece açık ve net biçimde ortaya koymuştur. İkide bir siyasete müdahaleye kalkışanların, her darbede Türkiyeye en az bir on yıl kaybettirenlerin, bütün yaptıklarını da Türk milleti için ve onun adına yaptığını iddia edenlerin hesaplarını yeniden yapmaları, siyaset gibi üstlerine vazife olmayan bir işe bulaşmamaları gerekmektedir. Herkes oturup kendi işine bakmalıdır. 2. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olmalıdır: Seçim sonuçlarının verdiği açık mesajlardan biri de Abdullah Gülün cumhurbaşkanı olması gerektiği mesajıdır. AKPnin oylarının 27 Nisan sürecinde bu denli yükselmesinin temel nedeni budur. 27 Nisan öncesi günlerde yapılan kamuoyu yoklamaları AKPnin halk desteğinin %30 civarında olduğunu gösteriyordu, hatta bir ara %27lere kadar düşmüştü. Bunun da anlaşılabilir nedenleri vardı: ekonomide geneldeki büyük başarıya rağmen yüksek işsizlik ve cari açık sorunu, siyasette YÖK, üniversiteler, katsayı engeli ve başörtüsü konusunda hiçbir ilerlemenin sağlanamamış olması, Şemdinli ve derin çeteler konusunda yaşanan sıkıntılar, AB ile ilişkilerde tavsama, vb. Oysa üç ay sonra yapılan seçimlerde AKPnin desteği %47ye vurdu, neredeyse her iki seçmenden biri bu partiye oy verdi. Seçim kampanyasının ana temalarından birinin cumhurbaşkanlığı krizi olduğu da dikkate alındığında, seçimlerle verilen mesaj çok açıktır: Abdullah Bey cumhurbaşkanı olmalıdır. Seçim gecesi AKP genel merkezi önünde toplanan coşkulu kalabalığın attığı iki slogandan birinin Türkiye sizinle gurur duyuyor diğerinin de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olması manidardır. Şayet inat edip bu Meclise seçtirmezler de halka gidilirse halkın ezici çoğunlukla Abdullah Beyi cumhurbaşkanı seçeceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. 3. Siyaset mühendisliği çabaları beyhudedir: siyaset kendi doğal mecrasında akmalıdır! Bundan yaklaşık üç ay önce ve sonrasında olanları satırbaşları halinde hatırlayalım: CHP lideri Baykal son derece agresif, hırçın, tehditkar bir üslupla bu Meclisin cumhurbaşkanı seçmemesi gerektiğini, seçemeyeceğini haykırıyor, sürekli zinde güçleri müdahaleye davet eden mesajlar veriyor; ulusalcı koro ülkenin AKP elinde bir felakete sürüklendiği teması işleniyor; bu arada ordu malı olduğu anlaşılan ama nasıl ele geçirildiği bir türlü anlaşılmayan bombalar, cephanelikler ortaya çıkıyor; yakalanan çeteler arası bağlantılar hep bir kısmı emekli asker belirli isimleri işaret ediyor; 27 Nisanda oylama yapılacak, daha önce 367 hurafesinden, oylamaya katılmaktan dem vuran bazı liderler tehditle Meclise gitmekten caydırılıyor; aynı gece Genelkurmayın web sitesinde acemice kaleme alınmış, ciddiye alınması zor bir e-bildiri yayımlanıyor; ardından CHP tarafından Meclisteki oylamanın geçersiz sayılması ve 367 şartının aranması için Anayasa Mahkemesine (AYM) başvuruluyor; sayın Baykal AYMnin ne yönde karar vermesi gerektiğini de beyan edip aksi takdirde çatışma çıkar tehdidini savuruyor; AYM saygın Anayasa hukukçularına göre hukuki yönden hiçbir savunulabilir tarafı olmayan, daha önce 3 cumhurbaşkanı seçtirmiş bir maddeyi en akla gelmez biçimde yorumlayan, kamu vicdanını derinden yaralayan siyasi bir kararla 367 şartı getiriyor; böylece Yüksek Mahkeme aslında görevi olmaması gereken bir alana (Meclisin kararını tanımama, onun yerine yasa koyma) girmiş oluyor. Hukuk ve demokrasi bu şekilde dışarıdan yapılan müdahale ve tehditlerle derin yaralar alırken siyaset mühendisleri boş durmuyor, DYP ile Anavatan Partisinin, DSP ile CHPnin birleşmesini istiyorlar; Cumhuriyet mitingleriyle başında emekli askerlerin bulunduğu sivil toplum örgütleri gösteriler düzenliyor ve merkez sağda ve solda birleşme mesajı veriyorlar. Bu arada ilginç bir şekilde terör olayları aniden tırmanmaya, her gün şehit cenazeleri gelmeye, cenaze törenlerini gösteriye dönüştürme gayretlerine tanık olunuyor. Amaç mevcut hükümete karşı bir güç bloku oluşturmak, milliyetçi duyguları oya tahvil edip MHPyi, Anavatan-DYP birleşmesiyle DPyi Meclise sokmak, AKPyi mümkünse iktidardan düşürüp, CHP-MHP koalisyonunu yerine geçirmek. 22 Temmuz seçimlerinin sonucu bütün bu çabalara, siyaset ve toplum mühendisliği manevralarına indirilmiş bir tokattır. 4. Demokrasiden yana tavır almayanlar ağır şekilde cezalandırılır: İnanmayan Mumcu ve Ağarın akıbetine bakabilir. Atalarımız Şans kapıyı bir kere çalar demişler ya; bu satırların yazarına göre Ağar ve Mumcunun da son siyasi kriz sürecinde şansları kapıyı çalmış, kendilerine bu ülkenin siyasi tarihinde ilelebet demokrasi kahramanı olma fırsatı getirmişti. Allah bu fırsatı maalesef her kuluna nasip etmiyor. Ağar hadi neyse, Susurluk ve derin devletle birlikte adının anılması nedeniyle belki ondan pek bir şey beklemek doğru değildi; oysa Erkan Mumcu gerek daha önceki gerekse son dönem milletvekilliği ve bakanlıkları döneminde özgürlüklere ve demokrasiye vurgu yapan, cesur çıkışları olan bir liderdi. Dolayısıyla, söz konusu kriz sırasında kendisinden beklenen en uygun tavıreğer varsa perde arkasından kendisine yöneltilmiş olabilecek bütün tehditlere meydan okuyup Meclise gitmek, Meclis kürsüsünden durumu bütün açıklığıyla halka anlatmak ve yeni cumhurbaşkanının seçilmesini sağlamaktı. Böyle yapabilmiş olsaydı hem son üç ayda yaşanan kepazelikler yaşanmaz, demokrasi ve hukuk yara almazdı, hem de Mumcu bir demokrasi kahramanı haline gelir, önümüzdeki yıllarda yapılacak seçimlerde daha iyi bir siyasi kariyer yakalayabilirdi. Maalesef Mumcu ayağına kadar gelmiş kahramanlık şansını teperek hem krizde başrol oynayan elemanlardan biri oldu, hem de seçimlere bile giremeyecek bir hale düşüp siyasi kariyerini berbat etti. Ağarın cezası da az olmadı: bütün iddialı vaatlere ve siyaset mühendislerinin beklentilerine rağmen Ağarın partisi Türk halkından vize alamadı. Böylece sayın Ağar 27 Nisanda Meclise gitmeyerek yaptığı büyük hatanın bedelini ağır bir şekilde ödedi. Her şeye rağmen Ağarın seçimlerin ilk sonuçlarına bakarak Türk halkının mesajını iyi okuması ve hemen istifa etmesi takdire değer bir tavır. Benzer bir vakarlı tavrı sayın Baykalda da görmek isterdik; maalesef mümkün olmadı. Seçimleri kazanamazsa Rodosa kadar yüzeceğini söyleyerek komik duruma düşen Baykal (vatandaşın biri daha Baykal bu sözü söylediği gün pekçok kişinin duygularına tercüman olan bir öngörü ile hemen yüzmeye başla, anca gidersin demişti!), seçimden sonra özellikle kendi partisi ve seçmen tabanının baskısına rağmen istifa etmeyi reddedip, pişkin bir tavırla aldığı sonucu başarı olarak niteleyebildi. Oysa Baykala inanacak olsak bu seçimi CHP kazanacak, CHPnin kazanmasıyla birlikte Cumhuriyet, Halk ve Atatürk kazanacaktı. (Görüyorsunuz ya memlekette din sömürüsü yapmak yasak, ama Atatürk sömürüsü yapmak serbest.) Oysa CHP Baykalın liderliğinde girdiği dört seçimden hiçbirini kazanamadı; son seçimde siyaset mühendislerinin dayatmasıyla girdiği DSP ile işbirliğinden hiçbir sinerji çıkmadığı gibi, iki partinin bir önceki seçimlerde aldıkları oyların aritmetik toplamı kadar bile oy alamadı. Bu da siyasette dayatmacılığın işe yaramayacağını, Türk halkının temel değerleriyle barışmadan ömür billah CHPye iktidar yolunun kapalı olduğu gerçeğini bir kez daha göstermiş oldu. Toparlarsak, 22 Temmuz 2007 Türk siyasi tarihinde yeni bir kırılma noktasıdır. Halk bu seçimlerle siyaset mühendislerine, askeri vesayet peşinde koşanlara, yapay rejim krizi çıkarıp tuzu kuru kesim ile iktidar seçkinlerinin iktidarını tahkim etme arayışlarına ağır bir darbe indirmiş, 27 Nisan sanal bildirisine karşı gerçek bir sivil deklarasyonla cevap vermiştir. Umarız karanlık senaristler, kriz tacirleri, ara rejim özlemcileri, tek parti rejimi heveslileri, cuntacılar bu kez derslerini almışlardır. Dünyanın gidişatını ve Türkiyenin geldiği noktayı iyi okumak gerekir. Bütün dünya küreselleşme süreci sayesinde entegrasyona, sınırları açmaya, dışarıyla kaynaşmaya, serbest ticaret ve karşılıklı yatırımlara, demokrasi ve serbest piyasaya doğru giderken Türkiyeyi içe kapatacak, AB yolundan çevirecek, korumacı ve rantçı politikalara dayalı otoriteryen bir rejimi ülkeye dayatmanın ne imkÜ¢nı, ne de yararı vardır. Bunu yapmaya kalkışan bedelini çok ağır bir şekilde hem kendisi öder, hem bu ülkeye ödetir. Günümüz koşullarında askeri darbeler Türkiye gibi dünya ile entegrasyonda ciddi mesafe almış ülkelerde sürdürülebilir değildir. Herkesin bundan sonra hesabını demokrasi ve piyasa ekonomisini esas alarak yapmasında yarar vardır.