Yeni Anayasa Tartışmaları Aynasında Memleketimden İnsan Manzaraları '27.09.2007


Türkiye birçok bakımdan tarihinin en ilginç kırılma dönemlerinden birini yaşıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde başlayan ve halen devam eden tartışmalar memlekette iktidarı elinde tutan güçlerin zihniyeti konusunda ibretlik manzaralar ortaya koyuyor. İktidar odakları derken kastettiğim yalnızca siyasetçiler değil şüphesiz; buna sivil ve askeri bürokrasi, akademiya, medya ve iş dünyası da dahil. Meğer demokrasimizin ne çok kurtarıcısı varmış da haberimiz yokmuş; meğer memleketin ne çok yasa yapıcıları, ne çok asıl sahipleri, ne çok rejim bekçileri, ne çok yol göstericileri varmış da biz bilmiyormuşuz! Yeni anayasa tartışmaları da bu bakımdan ilginç, öğretici, ibret verici. Kimileri, anayasaya sivil anayasa denmesini içine sindiremiyor; kimi anayasada başörtüsü yasağını kaldırıcı hukuki düzenleme yapılamayacağını buyuruyor. Kimi anayasaları ancak kurucu meclislerin yapabileceğinden dem vuruyor, kimileri ise anayasa referandumuyla Özal, Demirel ve Sezerden daha yüksek bir destekle seçilmiş olan ve Sezerden farkını 20 günlük icraatlarıyla göstermeye başlamış olan Abdullah Gülü Çankayadan indirmenin hesaplarını yapıyor Manzara o kadar vahim ki, insan koca koca hukukçularımızın, profesörlerimizin, hocalarımızın, politika uzmanlarımızın ve gazetecilerimizin durumuna üzülsün mü, acısın mı, tepki mi göstersin, üzerinde durmaya değmez deyip yoluna devam mı etsin, memleketin hali-pür-melaline ağlasın mı bilemiyor. İster bu tartışmalara ucundan kıyısından katılmak, ister çorbada tuzu bulunanlar içinde yer almak, isterse tarihe not düşmek olarak alınsın, bu satırların yazarı da bu konudaki düşüncelerini sizlerle paylaşmak niyetinde; sürçü lisanımız olursa, şu mübarek Ramazanın yüzü suyu hürmetine, affola efendim. Öncelikle, Türkiyenin yeni, sivil, demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasaya olan ihtiyacının ekmek kadar, su kadar elzem olduğunun altını çizelim. Bugüne kadar yapılan anayasaların hiçbiri özgür bir ortamda, halkın temsilcileri tarafından yapılmamıştır. 1921 Anayasası kurtuluş savaşının olağanüstü koşullarında yapılmıştır. 1924 Anayasası I. Meclis tasfiye edildikten ve Meclisteki muhalefet jakoben yöntemlerle devredışı bırakıldıktan sonra yapılmıştır. 1961 Anayasası Menderes ve Demokrat Partiden intikam alma hırsıyla, Türkiyeyi yörüngede tutmak isteyen derin dış gücün de işbirliğiyle, gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yapılmıştır. Nihayet sonuncusu olan 1982 Anayasası, liderinin bizzat itirafıyla şartların olgunlaşması beklendikten sonra, görünüşte yine bildik tehlikelerden Türkiyeyi kurtarmak amacıyla, ve yine Türkiyeyi yörüngede tutmak isteyen derin dış gücün desteğiyle, 12 Eylül 1980de gerçekleştirilen askeri darbenin ardından yaptırılmıştır. Özellikle darbelerden sonra yapılan veya yaptırılan anayasalar, bir ara 1961 Anayasası ile ilgili olarak Marksist eğilimli entellektüeller tarafından hararetle savunulduğunun aksine, özgürlükçü ve katılımcı olmamışlardır. Darbe anayasalarının temel özelliği yasakçılık, halka ve piyasaya güvensizlik, atanmışları seçilmişlerden üstün tutmak, iktidarı halk ile paylaşmamak, perde ardında iktidarı kontrol eden oligarşinin iktidarını pekiştirmek olmuştur. Bugüne değin 13 defa tadil edilmiş, 179 maddesinden 71inin değiştirildiği 1982 Anayasası adeta yamalı bohçaya dönmüştür. En son şekliyle bile 82 Anayasası geniş toplum kesimlerinin derdine derman olmaktan uzak olup, toplumsal sorunlara çare bulmak yerine onları daha da azdıran bir yapıya sahiptir. Yargıtay Eski Başkanı Sami Selçukun da birçok konuşmasında ve yazılarında vurguladığı üzere, 1982 Anayasası modern dünyaya ayak uydurmak isteyen, kalkınmak, gelişmek ve ABye katılmak isteyen Türkiyeye yakışmayan, temel haklar ve özgürlükler bakımından evrensel standartların çok uzağında kalan bir anayasadır. Yeni ve özgürlükçü bir anayasa acilen gereklidir, zorunludur. İkincisi , yapılacak yeni anayasaya sivil anayasa denmesinden gocunmaya hiç gerek yoktur. Türkiyede bugüne değin yapılan hiçbir anayasa tam anlamıyla sivil karakterli olmamıştır. Her dördü de olağanüstü koşulların, son ikisi ise doğrudan askeri darbelerin ürünüdür. Türkiye toplumunun Cumhuriyet tarihinde ilk kez yapacağı, gerçekten de darbe ürünü olmayan, halkın seçtiği sivil siyasetçilerin uzman hukukçuların katkısıyla yapacağı anayasaya sivil anayasa denmesi son derece yerindedir. Üçüncüsü, anayasaları sadece kurucu meclislerin yapabileceği iddiası tam bir mavaldır. Evet Türkiyede yapılan son iki anayasayı kurucu meclislerin yaptığı doğrudur. Ama sorun zaten tam da budur: Türkiye darbecilerin kendisine biçtiği deli gömleğine sığmamaktadır. Hak ve özgürlüklerde, refah ve konfor düzeyinde Türk halkı da dünyanın saygın ülkelerinin halkıyla eşit şartlara sahip olmak istemektedir. Fransa Napolyondan beri 5. veya 6. Cumhuriyeti kurmuş, devletin teşkilat yapısını, sistemin kurallarını değiştirmiş, anayasaları tadil etmiş, bunların hiçbirini askeri darbeye ihtiyaç duymaksızın yapmıştır. Amerikan Anayasası o kadar özgürlükçü ve bireyci özellikleriyle öne çıkan bir anayasadır ki, dünyanın en uzun ömürlü yazılı anayasası ünvanına sahiptir. İkiyüz yılı aşkın ömründe Amerikan Anayasası sadece birkaç kez tadil edilmiştir. Bizde ise sadece 25 yıllık ömrüne rağmen 13 kez tadil edilmiş olması, hiç kuşkusuz 1982 Anayasasının yasakçı, özgürlüklere kapalı bir anayasa olmasıyla ilgilidir. Anayasaları sadece darbelerin ardından kurulan kurucu meclisler yapmaz; anayasa yapma hak ve yetkisi, asıl, şayet sonuçta her şey halk adına yapılacaksa, halkın oylarıyla seçilmiş normal meclislerindir. Siyaset teorisinde ve modern demokrasi uygulamalarında öne çıkan kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yasama yetkisi Meclise tanınmıştır. Türk halkı da kendi özgür iradesiyle seçtiği temsilcilerden oluşan TBMMnin yaptığı bir anayasa ile yönetilmeye layıktır. Dördüncüsü, anayasa tartışmalarını başörtüsü sorununa indirgeyip anayasa hazırlığı içinde olan çevrelere gözdağı vermek tam bir Bizans oyunudur. Anayasalarımızın en büyük eksiği özgürlükçü olmamalarıdır. Dolayısıyla yeni anayasadan elbette bu eksiği gidermesi, bu arada çağdaş hukuk normlarıyla da, demokratik uygulamalarla da hiçbir şekilde bağdaştırılması mümkün olmayan başörtüsü yasağını kaldırması beklenmektedir. Yeni, sivil ve özgürlükçü bir anayasada mutlaka yer alması beklenen düzenlemeler arasında YAŞ ve YHSK kararlarının yargı denetimine tabi kılınması, YÖKün yapısında özgür, objektif, bilime odaklı bir üniversite ortamı yaratmaya dönük düzenlemeler yapılması, Türkiyeden başka hiçbir demokratik ülkede olmayan ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan türban yasağının kaldırılması, dünyaya ayak uydurmakta en fazla zorlanan alanlarımızdan biri olduğu anlaşılan yargı alanında köklü değişiklikler yapılması ve seçilmişleri atanmışlar karşısında etkili ve yetkili hale getirecek düzenlemeler yapılması vardır. Askeri bürokrasinin ve Yargı bürokrasisinin kararlarının yargı denetimine tabi olmadığı, başörtülü kızların okula gidemediği, üniversitelerde insanların türlü baskılar ve hak mahrumiyetleri karşı karşıya oldukları, devletin belirli bir resmi ideolojiye yaslandığı ve, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde türlü yasaklar sürdürdüğü bir ülke modern, demokratik, çoğulcu, özgür bir ülke olamaz. Türkiye 20. yüzyılda bu açılardan yeterince zaman kaybetmiştir; 21 yüzyılı da kaybetmemelidir. Nihayet başörtüsü yasağı sorununun AİHMnin de desteğiyle çoktan yasakta karar kılarak çözüldüğü, dolayısıyla bu konuda serbestiyetçi yeni hukuki bir düzenleme yapılamayacağı fetvası da ikna edici bir fetva değildir. Bunun birçok gerekçesi arasında şu beşini saymak mümkündür: 1) Fiili başörtüsü yasağı anayasal veya yasal hiçbir hukuki dayanağa sahip değildir. Anayasada da, yasalarda da başörtüsü yasaktır şeklinde bir hüküm yoktur. Mevcut yasak uygulaması, Anayasa Mahkemesinin bir kararnameyi iptalinden yola çıkarak yasağa dönüştürülmüş zorlama bir yorumdur. 2) AİHM kararı Türkiyedeki yasağı savunmamakta, bu meseleyi Türkiyenin kendi içinde halletmesini önermektedir. 3) AİHM içtihatları uygulamalardaki minimum sınırlara işaret eder; daha iyisine itiraz etmez. Örneğin 4 günlük gözaltı süresini daha kısa bir süre, mesela 1 gün, ile sınırlayan yasal düzenlemelere itiraz etmez. 4) Demokratik bir sistemde anayasayı da, yasaları da seçilmiş halk temsilcilerinden oluşan Meclisler yapar. Meclis gerektiğinde eski devrin sıkıntı yaratan uygulamalarını dikkate alarak her türlü yeni yasal düzenlemeyi yapmaya yetkili tek mercidir. Meclis dışında hiçbir organ kendisini yasa yapıcı organın yani Meclisin yerine koyamaz. Yargının görevi icra organı ve emrindeki idarenin icraatının yasalara, yasaların da yürürlükteki anayasaya uygun olup olmadığını denetlemektir. Yargı yasa yapamaz, yasa yerine geçecek bir düzenleme icat edemez. Yargı şayet bir düzenlemeyi iptal ederse ya (yasama organı tarafından) yeni bir düzenleme yapılır; ya da iptal edilen düzenlemeden daha önce yürürlükte olan düzenleme yürürlükte kalır. 5) Hepsinden önemlisi kılık-kıyafet özgürlüğü bireyin en temel hak ve özgürlüklerinden biridir; insanlar hangi gerekçeyle ister inanç, ister estetik kaygılar, ister kültür ve geleneklerin etkisi, isterse siyasi nedenlerle örtünürse örtünsün, kıyafetine sınırlama getirilemez; getirilmemelidir. Böyle bir yasak insan haklarına da, temel özgürlüklere de, demokratik çoğulculuğa da, inanç özgürlüğüne de, eğitim-öğretimde fırsat eşitliği ilkesine de aykırıdır. Türkiyedeki başörtüsü yasağının asıl sebebi, çoğu kez dile getirildiği gibi başörtülülerin çoğalıp başı açıklara baskı yapma tehlikesi değildir. Böyle bir durum hayali, vehme dayalı, mutasavver, imajinatif, imgelemsel bir korkudur. Böyle bir korkunun haklı olup olmayacağŸı ancak uygulama ile anlaşılabilir. Bu satırların yazarının görüşü, başörtüsü tamamen serbest bırakılsa, sadece üniversitelerde değil, her ortamda, sadece kamudan hizmet alanlar değil, hizmet alan veya hizmet veren herkes kıyafetinde tamamen serbest hale gelse dahi, hiçbir zaman başörtülülerin başörtülü olmayanlar üzerinde dışlayıcı, küçümseyici, hele yasaklayıcı olmayacaklarıdır. Hele bunu en son yapacak olanlar Türkiyedeki yasağın başta gelen mağdurları olan inancından dolayı başını örtenler olacaktır. Kaldı ki, böyle bir ayrımcılık durumunun ortaya çıkması halinde yapılacak şey bellidir: laik, inançlar-dinler-mezhepler karşısında eşit mesafede duran devlet, birilerinin kendi görüşünü ötekilere dayatmaya kalkışması halinde hemen devreye girecek, temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak yasakçılara engel olacaktır. Şu anda devletin yaptığı demokratik ve laik bir devletin en yapmaması gereken şeydir: ideolojik, dini, siyasi konularda taraf olan, resmi bir ideolojiye yaslanan, kendine göre doğruları olan ve herkesi o kalıplara uydurmaya çalışan bir devlet. Bu anlatılanlar ışığında Türkiyedeki başörtüsü yasağının asıl sebebinin iktidar ve ayrıcalık kavgası olduğunu söylemek mümkündür. Türlü dokunulmazlık, sorgulanamazlık, yargılanamazlık, rant, yetki ve ayrıcalıklara sahip iktidar seçkinleri iktidarlarını koruyabilmek için iki bahaneye sarılmaktadırlar: biri başörtüsü üzerinden irtica tehlikesi, diğeri Kürt sorunu üzerinden bölünme korkusu. Bu iki sorunun demokratik ve barışçı yollardan çözümlenmesi Türkiyede iktidar dengelerini esaslı bir şekilde değiştirecektir. Sadede gelelim: Anayasa, cumhurbaşkanlığı, kürt sorunu, başörtüsü, AB ile bütünleşme vb. konular üzerinden sürüp bütün bu kavga cehalet, hazımsızlık, hoşgörü eksikliği gibi boyutları da olmakla birlikte esas itibariyle bir zihniyet sorunu ve iktidar kavgasıdır. İttihat ve Terakki devrinden beri devlet iktidarını elinde bulundurmuş, çıkarlarını ve varoluş koşullarını çevreyi merkezden, halkı iktidardan, yabancıları memleketten, azınlıkları mal ve mülklerinden, dindar-muhafazakar yerli kitleleri de hak ve özgürlüklerden uzak tutmaya endekslemiş bir avuç iktidar seçkini artık iktidarını kaybetmenin telaşı içindedir. Bu ülke taa I. Meşrutiyet günlerinden beri çoğulcu ve özgürlükçü bir sistemi yerleştirmenin mücadelesini vermektedir. II. Abdülhamit-İttihat ve Terakki kavgasından bugüne bu mücadele çeşitli kırılmalara uğrayarak, zaman zaman pörsüyüp zaman zaman alevlenerek devam etmektedir. 2001 krizinden sonra içine girdiğimiz süreçte bu mücadelenin yeni bir evresine girilmiş görünmektedir. İşin hazin yönü, bu kavgada baskıcı, otoriteryen, yasakçı, tektipçi, zihniyetsel açıdan da ortaçağcı ve engizisyoncu olan tarafın bugüne kadar kendisini modernleşmeci, yenilikçi, değişimci ve özgürlükçü olarak lanse edebilmiş, dış dünyayı da önemli ölçüde buna inandırabilmiş olmasıdır. Yoğun laikçi bombardıman altında bugüne değin Türkiyede bir irtica tehlikesine, dindarların bu ülkeyi İrana çevirecekleri masalına inanmış olan Batı dünyası, daha yeni yeni uyanmaya, durumun gerçekte böyle olmadığını, dinci olmakla suçlanan kesimlerin gerçek anlamda laikliğe ve demokrasiye daha bağlı olduklarını görmeye başlamıştır. Oysa Türkiyeyi asıl modernleştirecek, dünyaya entegre edecek, temel halk ve özgürlükleri tanıyacak ve evrensel değerlerle barışık hale getirecek yapısal dönüşüme uğratacak olanlar, gerici olmakla suçlanan kesimlerdir. Son 5 yıllık AKP iktidarı bunun en somut delilidir. Başta AB olmak üzere dış dünya ile iletişim kanallarının açık olması bu süreci daha da hızlandıracak, Türkiyede rejim tehlikesi, irtica tehlikesi masallarına artık kimse kulak vermeyecektir. Türk halkının ezici çoğunlukla desteğini almış olan Hükümet, dış konjonktürün de uygun olmasından yararlanarak, yeni ve sivil anayasa girişiminde sağlam durmalı, gürültüye ve tehditlere pabuç bırakmamalı, Türkiye toplumuna layık olduğu sivil ve özgülükçü bir anayasa hediye etmelidir. Bu konuda sağlanacak başarı Türkiyenin zenginleşme yürüyüşünü ciddi biçimde hızlandıracaktır.