Kuzey Iraka Operasyon, Acılar Çektirmek ve Mahalle Baskısı Üzerine.. '07.11.2007


Son günlerde gündem yine ısındı, savaş tamtamları yükseldi, dolduruşa getirme gayretleri tamgaz gidiyor. Göz göre göre sonu belirsiz bir toplumsal bir maceraya sürüklenmek üzereyiz. Son söyleyeceğimizi en baştan söylemek gerekirse, Türkiyeyi Kuzey Irak bataklığına çekme ve ülkedeki demokratikleşme ve sivilleşme gayretlerini sekteye uğratma çabalarına karşı inadına temkin, inadına itidal diyenlere katılıyoruz. Sağduyunun galip gelmesini, diplomasinin kazanmasını, terörün savaş seçeneği dışında yöntemlerle yenilmesini, anaların daha fazla gözyaşına boğulmamasını, ülkenin bütün ekonomik dengelerini alt-üst edecek, mali disiplini dinamitleyecek, bütçe açığını ve enflasyonu azdıracak, demokrasi ve sivilleşme sürecini sekteye uğratacak, son tahlilde Türkiyeyi daha fazla ABD ve İsrail güdümüne sokmaya yarayacak bir maceraya girişilmemesini temenni ediyoruz. Bu çerçevede son günlerin sıcak gündem konuları arasında yer alan terör meselesi ve mahalle baskısı ilgili bazı noktaların altını çizmekte yarar görüyoruz. Büyük devlet acı çektirmez, acıları dindirir Genel Kurmay Başkanı Büyükanıtın Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle yayımladığı mesaj çok talihsiz ifadeler içeriyor.  Bize bu acıları yaşatanlara kat kat fazlasını yaşatacağız diyor Büyükanıt. Sayın Büyükanıta veya kendisi için bu bildiriyi kaleme alanlara hatırlatmak gerekir ki, büyük devlet intikam hissiyle yanıp tutuşmaz; büyük devlet suç işleyenlerin bile şefkatine, merhametine ve en önemlisi adaletine sığınabildiği devlettir. Devlet acı çektirmek için değil, acıları dindirmek için vardır; işkence etmek için değil, işkenceye son vermek için, zulmetmek için değil, zulmün önüne geçmek için, acı çektirmek için değil, çekilen acılara son vermek, acı çektirenleri etkisiz hale getirmek için vardır. Büyük devlet gözyaşı döktürmez, dökülen gözyaşlarını dindirmeye gayret eder. İnsanlar, acı çektirmeye ve intikam almaya ant içmiş bir devlete nasıl güvensinler? Evet, terörün yol açtığı acımız büyüktür; ama bu acıyı dindirmenin yolu karşı tarafa daha büyük acı çektirmek değildir; bu yöntem asla terörü bitirmeyecek, son tahlilde acıları da dindirmeyecektir. Bu bakımdan, mesajda yer alan bu intikamcı ifadeler eğer bir kalem sürçmesi ise düzeltilmeye muhtaçtır. Yok, bir kalem sürçmesinin değil, doğrudan doğruya bir düşünüş biçiminin eseri ise, bu düşünüş biçimini değiştirmeye ihtiyacımız vardır. Einsteinin kulaklara küpe olması gereken bir sözü vardır: Sorunlar, onları doğuran düzlemde kalarak çözülemez. Kuzey Iraka operasyon PKKyı bitirmez, Türkiyeyi istikrarsızlaştırır Son günlerde belirli mahfillerden sürekli pompalanan Kuzey Iraka sınırötesi operasyon, bizim kanaatimizce siyasi, ekonomik ve stratejik bir hatadır. PKK sorununun kaynağı sınırın ötesinde değil, berisindedir. Unutmayalım ki PKK belasını doğurup büyüten ve bu kadar kangren hale getiren nedenler arasında devletin veya hükümetlerin yıllardır sürdürdüğü ayrımcılık, Kürt halkıyla sağlıklı bir iletişim kuramama, görmezden gelme, kimliği inkar, zorla belirli bir kalıba sokma çabası, etnik temelde ulus-devletçi dışlayıcılık gibi hatalı politikalar vardır. İçeride kaşınmaya elverişli bir ortamı kendi ellerimizle yaratınca, dış güçler de bu yarayı sürekli kaşımaktadırlar. PKK aslında Marksist-Leninist, zaman zaman Zerdüştle kendisini ilişkilendiren bir örgüt olup, hiçbir şekilde, ezici bir çoğunluğu Sünni-Şafii-Müslüman olan Kürt halkını temsil etmemektedir. Zaten geçim sıkıntısının ve işsizliğin vurduğu bölgede Kürt halkı bir yandan eşkiyanın tehdidi, bir yandan da köy boşaltmalar gibi askeri tedbirlerden başka çözüm aklımıza gelmemesinin verdiği öfke ve kafa karışıklığıyla PKKya kısmen sempati ile bakar hale gelmiştir. Oysa olağanüstü hal kalktıktan, köy ve mezralara dönüş serbest bırakıldıktan, demokratik ortama geçildikten sonra PKK hızla toplumsal desteğini kaybetmeye başlamıştır. Bölgede demokrasi ve zenginleşme PKKnın asla işine gelmemekte, PKKnın ortadan kalkmaya yüztutması ve ülkenin normal, sivil ve özgürlükçü bir demokrasiye dönüşmesi de bazı iktidar elitlerinin işine gelmemektedir. Buna bir de demokratikleşen ve zenginleşen Türkiyenin yörüngeden çıkması tehlikesinden rahatsız olan dış güç ayağı eklenince, PKK terörünün azmasının ve ülkeyi galeyana getirerek bir savaş ortamına sürüklemenin kimlerin işine geleceğini tahmin etmek zor değildir. PKK ve terör sorunu sınır ötesi harekatla çözülemez; çözülebilecek olsaydı şimdiye değin 24 kez yapılan sınırötesi harekatlar sırasında çözülürdü. Üstelik 1998de Aponun yakalanmasıyla ele geçirilen PKKyı bitirme şansının o zaman neden değerlendirilmediği de hala cevaplanmamış bir soru olarak ortada durmaktadır. Terörün sürekli gündemde kalmasının kimlerin ekmeğine yağ süreceği üzerinde düşünmek manidar olabilir: Türkiyede terörün bitmesi Türkiyeyi yörüngede tutmak isteyen dış güçlerin, PKKnın ve sivil bir demokraside kendilerine pek ihtiyaç kalmayacak olan iktidar seçkinlerinin işine gelmez. Sorunların diplomasi ve siyasi yollardan çözümlenip terörün bitmesi ise demokratikleşme, sivilleşme ve zenginleşme isteyenlerin, AB ile bütünleşme ve istikrarın devamını isteyenlerin ise işine gelir. Hiç kimse kendi iktidarını tahkim uğruna ülkenin geleceğini riske atmaya hakkı yoktur; bu, ülkeye yapılabilecek kötülüklerin en büyüğüdür. Mahalle Baskısı mı dediniz, afedersiniz? Geçenlerde tanınmış sosyolog Şerif Mardin Hürriyet gazetesinde yayımlanmış röportajında mahalle baskısı diye bir deyim kullandı; başörtüsü yasağı için olmadık yerlerden destek arayan müzmin anti-türbancı çevrelerin işine geldiği için de bu lafın üzerine balıklama daldılar, günlerce mahalle baskısı tehlikesi nedeniyle başörtüsü yasağının sürmesi gerektiği üzerine argümanlar ürettiler. Gerçi Mardin hoca açıkça üniversitelerdeki türban yasağına karşı olduğunu belirtmiş olsa da, röportajın bu kısmı üzerinde pek duran olmadı. Bu vesileyle Mardin hocanın görüşleriyle ilgili iki önemli noktanın altını, biraz gecikmeli de olsa, çizmekte yarar var. Birincisi, artık herkesin diline düşmüş olan mahalle baskısı ile ilgilidir. Hocaya göre başörtüsünün serbest bırakılması başörtülülerin sayısı arttıkça başını örtmeyenler üzerinde bir psikolojik baskı, yazılı olmayan bir mahalle baskısı oluşturabilirmiş. Hocanın şu anda başını örtmeyenlerin birgün içine düşebilecekleri bir olası durumu düşünüp bunu eleştirmesi güzel de, kendisinden aynı zamanda şu anda başı örtülü olanlar veya okula devam edebilmek için başını açmak zorunda kalanlar üzerindeki yıllardır sürüp giden envayi çeşit baskılara da işaret edip onları da şiddetle eleştirmesini beklerdik. Ne yazık ki Mardin hoca bunu yapmamış. Sadece üniversitede türban yasağına karşı olduğunu belirtmekle yetinmiş. Sayın hocaya hatırlatmak isteriz ki, türban yasağının kalkmasıyla başı açıklar üzerinde oluşabileceği ileri sürülen baskı muhayyel, henüz olmamış, olma ihtimali bulunan, belki de hiç olmayacak olan hayal ürünü bir baskıdır. Oysa başörtülüler üzerindeki baskı fiili, olgusal, halen devam eden, hayal ürünü olmayan, gerçek bir baskıdır. Bu ülkede başörtülüler yıllardır üniversiteye alınmıyorlar, kamu kurumlarında işe giremiyorlar, bazı kamu kurumlarından hizmet bile alamıyorlar; girdikleri kapılardan yaka-paça çıkarılıyorlar, çocuklarının mezuniyet törenlerine, yemin törenlerine alınmıyorlar; bayram kutlamalarına hasbel kader girebilmiş olanlar askeri bir yetkilinin talimatıyla tören alanından çıkarılıyorlar. Okumak isteyenler bazen ikna odalarında, bazen başka mekanizmalarla başını açmaya zorlanıyorlar. En temel hak olan eğitim ve öğrenim hakkından, anayasanın amir hükmüne rağmen fırsat eşitliğinden mahrum bırakılıyorlar. Başörtüsü ile okul arasında bir tercih yapmaya zorlanıyorlar. Bunun sonucunda kişilik bölünmesine uğramış, çift kişilikli, okulda başka evde başka türlü giyinen ve davranan, iç dünyasında fırtınalar kopan, devlete ve topluma küsmüş, morali bozuk, verimliliği düşük insanlar olmaya mahkÜ»m ediliyorlar. Eşi başı örtülü insanlar eşiyle birlikte üniversite kampüsüne gelemiyor, çoluk çocuğuyla kampüste gezip eğlenemiyor, sosyal faaliyetlere eşi ve çocuklarıyla katılamıyorlar. Eşi başörtülü olan veya olduğundan kuşkulanılan insanlar üniversitelerde kadro alamıyor, ünvanları tanınmıyor, idari makamlara getirilmiyor, Dr. Araştırma Görevlisi olarak bekletiliyorlar. Bilimsel araştırma amacıyla bile olsa bazı ülkelere gitmelerine, bazı konularda araştırma yapmalarına izin verilmiyor. Bu insanlar yurtdışında, elin gÜ¢vur memleketlerinde eşi ve çoluk-çocuğuyla yaptıkları etkinlikleri kendi ülkesinde, kendi öz yurdunda yapamıyorlar. Mardin hocaya sormak gerekmez mi: Sayın hocam, eğer başörtüsü yasağı kalkarsa ortaya çıkabilecek olası bir baskıya mahalle baskısı deyip lanetleyeceksek, lütfen söyler misiniz, halen başörtülüler veya eşi başörtülü olanlar üzerinde yukarıda sıraladığım baskılara ne diyeceğiz? Kamusal alan baskısı mı, sokak baskısı mı, meydan baskısı mı, kampüs baskısı mı, açık alan baskısı mı, devlet baskısı mı, laikçi baskı mı?... Sadede gelelim: muhayyel bir mahalle baskısını vurgulayıp fiili bir kamusal alan baskısını görmezden gelmek hiçbir insaf ölçüsüyle bağdaşmaz; ikisi de kötüdür, ikisi de savunulabilir değildir, ikisi de eleştirilmeli, ikisine de meydan verilmemelidir. Son tahlilde insanların ne giyeceklerine ve ne giyemeyeceklerine devlet karışmamalıdır. Bu çerçevede sorunun düğümlendiği nokta olan katı pozitivist laikçi, jakoben-dayatmacı devlet anlayışı terk edilmeli, örtünme bireysel tercih meselesi olarak kabul edilmeli, kıyafet özgürlüğühizmet alan veya veren ayrımı yapılmaksızın tanınmalıdır. Özgür bir ülkede insanlar, şayet olur da, günün birinde bizce ihtimal sıfıra yakın olsa da mahalle baskısından sıkılırlarsa, gidebilecekleri başka mahalleler mutlaka olacaktır. Anahtar kelime, özgürlüklerin önünün açılmasıdır. Mardin hocanın sözlerinde dikkati çeken ve şiddetle eleştirilmesi gereken bir fahiş hata da, şehirlerde giderek daha görünür hale gelen maneviyatçı-muhafazakar-dindar kesimleri tasvir ederken kullandığı kovuklarından çıkan insanlar terimidir. Bu, ne yandan bakılırsa bakılsın, muhataplarından özür dilenmesini gerektiren fahiş bir hatadır. Hocanın bu sözleri, kendisinin bu insanları adeta mağara devri insanları olarak gördüğünü ima etmektedir. Oysa hatırlatmak isteriz ki, bu insanlar mağaradan gelmiş değillerdir, köylerde veya küçük kasabalarda, bildiğimiz normal evlerde dünyaya gelmişler, her bakımdan bir kabus devri olan tek parti dönemi kapanır kapanmaz başlayan toplumsal hareketlilik kervanına katılarak şehre gelmişlerdir. Zamanla şehir hayatına alışmışlar, ticaret yapmayı ve para kazanmayı öğrenmişler, çocuklarını okutmuşlardır. Bugün de toplumsal zenginliğin yaratılmasına yaptıkları katkı oranında ondan pay istemekte, bu çerçevede siyaset mekanizmasıyla iktidara da talip olmaktadırlar. Şayet bu durum sizin de hep oy verdiğiniz cumhurbaşkanlığı seçiminden referanduma, genel seçimlerden sivil anayasaya her şeye karşı çıkıp duran, tek bilinen özelliği her şeye karşı olması gibi görünen partinin ileri gelenleri veya onları sözcü olarak kullanan çevrelerin hoşlarına gitmiyorsa, bu, onların sorunudur. Sevgili Hilmi Yavuz hoca Şerif Mardinin bu fahiş hatasını muhterem pederlerinin büyükelçi olması hasebiyle Türkçenin inceliklerine yeterince vakıf olmama gibi hafifletici bir gerekçeye bağlama eğilimindedir. Öyle olsa bile, bu ölçüsüz hakaret teriminden dolayı Mardin hoca kendileri hakkında bu terimi kullandığı kesime özür borçludur. Şayet dil sürçmesi değil de, Türkiyenin sosyolojik değişimini betimlemek için bu ifadeler ve bunu tamamlayan argümanlar bilinçli seçilmişse, akla daha vahim bir olasılık gelmektedir: yıllardır gözümüzde büyüttüğümüz, analizlerine itibar ettiğimiz, kendilerine saygıda kusur etmemeye çalıştığımız bazı insanlar belki de bizim sandığımız kadar büyük, sandığımız kadar saygıya layık, Türkiyeyi ve dünyadaki gelişmeleri doğru okuyup analiz edebilen insanlar değildirler; belki de büyük şair Nedimin dediği gibi bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş bize.. demektir.