Bir anketin ardından '09.12.2007


Milliyet Gazetesinin 3 Aralık 2007 tarihinde manşetten verip tefrika etmeye başladığı "Gündelik Yaşamda Din, Laiklik ve Türban" başlıklı yazı dizisi vesilesiyle başörtüsü ve türban tartışması yeniden alevlenmişe benzemektedir. Tarhan Erdem yönetiminde Konda araştırma şirketinin yaptığı araştırmanın türbanlı kadınların sayısının dört katına çıktığı yönündeki bulgusunun, bekleneceği gibi, laiklik konusunda hassas çevrelerde alarm zillerinin çalmasına yol açtığı veya birilerinin bu konuda kamuoyunun teyakkuza geçmesini arzu ettiği anlaşılmaktadır. Bu yazıda bu vesileyle kamuoyu araştırmalarının bulguları ve başörtüsü meselesine nasıl bakmak gerektiği üzerine bir değerlendirme yapılmaktadır. Seçim anketi başarısı tartışılmazlık getirir mi? Öncelikle, toplumun genelini ilgilendiren ve kamuoyunun hassas olduğu meselelerde kafadan atıp tutmak veya fildişi kuleden ahkam kesmek yerine bilimsel yöntemlerle yapılmış, dürüstlük ve objektifliği gözeten kamuoyu araştırmalarına müracaat etmek, daha tercihe değer olup, son yıllarda bu yönde Türkiyede olumlu gelişmeler görmek sevindiricidir. İkincisi, Tarhan Erdem, daha önce imza attığı araştırmalar ve özellikle seçim anketlerindeki isabet derecesinin yüksekliğiyle öne çıkmış, saygınlığı olan bir araştırmacıdır. Milliyet için son yaptığı araştırma da 41 ilde 5.289 kişiyle görüşülerek yapılmış kapsamlı bir araştırmadır. Araştırmanın sonuçlarını daha baştan sorgulamak için ciddi bir neden yoktur. Üçüncüsü, öteki bütün araştırmalarda olduğu bu araştırmada da "objektif veri" ile "subjektif yorum"u birbirine karıştırmamak gerekir. Derlenen verilerin ortaya koyduğu rakamları okumak başka, o rakamların ne anlama geldiğine ilişkin yorumda bulunmak tamamen başka bir şeydir. Örneklemin temsil gücü, objektiflik, dürüstlük ve bilimsel yöntemlerin kullanılması bakımından hiçbir sorun olmasa bile, insanlar ortaya çıkan rakamların ne anlama geldiğini yorumlarken doğal olarak kendi zihniyetlerinin kırınımından geçirmekte, siyasi, dini ve ideolojik referanslarına göre sonuca bir anlam vermektedirler. Dördüncüsü, yukarıda sayılan bütün inandırıcılık kriterleri yerine getirilmiş olsa bile, bir tek araştırmanın sonuçlarına bakarak "dolduruşa gelmemek," sakin ve soğukkanlılığı muhafaza etmek ve toplumu anlama çabasını sürekli hale getirmek gerekir. Aynı konuda başka araştırmaların sonuçlarına da göz atmak, karşılaştırmalar yapmak, farklı kanallardan aynı sonuca gidilip gidilemeyeceğini de test etmek gerekmektedir. Kaldı ki toplum sürekli bir değişim halindedir. Bugün geçerli gibi görünen bir eğilim yarın devam etmeyebilir, hatta tersine dönebilir. Dolayısıyla, kendi subjektif tercihlerimize kulak verip de bugün "alarm verici" bulduğumuz bazı gelişmeler zamanla yön değiştirerek bizi ters köşeye yatırabilir. Dahası bize "alarm verici" görünen bir bulgu, bakış açısını hafif değiştirdiğiniz zaman gayet makul, mantıklı, normal, toplumsal değişimin doğal bir sonucu olarak da görünebilir. Bu noktalar ışığında Kondanın araştırmasının en çarpıcı görünen sonucu, 2003-2007 arası dört yıllık dönemde başını örtenlerin oranının 5,2 yüzde puanlık artışla, % 64,2den % 69,4e; türbanla örtünenlerin oranının 12,7 yüzde puanlık artışla, % 3,5ten % 16,2ye yükselmiş olmasıdır. Eğer bir çarpıtma, ihmal, gözden kaçırma veya bilmeyerek yapılan bir hata yoksa, objektif bilgi budur. Bundan sonrası, yorumcunun subjektif tercihlerine ve hayal gücüne kalmıştır. Buradan laikçi kesimin çoğunlukla yaptığı gibi "AKP döneminde türbanlıların dörde katlanması"ndan başlayıp, Türkiyenin nasıl bir karanlığa doğru götürülmekte olduğu"na (!) varıncaya kadar türlü karamsar yorumlar çıkarılabileceği gibi, Türkiyede son on yıllarda başlayan hızlı sosyolojik değişimin tezahürlerinin, AKP gibi geleneksel-muhafazakar değerlerle barışık bir iktidar döneminde daha görünür hale geldiği, bunda anlaşılmayacak, gizemli ve ürkülecek bir durum olmadığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak Türkiyede olay bu kadarla bitmemektedir. Aynı dönemde yapılan başka araştırmaların aynı sonuçlara işaret etmemesinden başlayıp, Kondanın araştırmasının sonuçlarının manşete çıkarılmasının zamanlamasına varıncaya kadar sorgulanmayı gerektiren bir dizi husus vardır. Bu çerçevede örneğin yine eylül ayında 32. Gün programı için A&G adlı kuruluş tarafından 1.863 kişi üzerinde yapılmış ve Radikalde yayımlanmış olan araştırmanın sonuçları türban takanların sayısında bir artış değil, azalma olduğunu göstermişti. Aynı dönemde, aynı düzlemde, aynı konuda yapılan iki araştırmanın bu kadar farklı sonuçlar ortaya koyması ister istemez bazı soru işaretleri ortaya koymaktadır. Yine aynı dönemde, MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından yapılmış bir başka araştırma da üzerinde durmaya değer bazı bulgulara ulaşmıştır. MetroPOLLün 26 ilin merkez ilçe, diğer ilçe ve köylerinde 28-30 Eylül 2007 tarihleri arasında toplam 1.566 kişi ile cinsiyet, yaş, eğitim ve mekan kotaları uygulanarak yapılmış olan araştırmanın sonuçlarına göre, başını örten kadınların oranı % 59,8, örtmeyenlerin oranı % 40,2dir. Kondanın % 69,4lük sonucu ile MetroPOLLün %59,8lik sonucu arasındaki yaklaşık 10 yüzde puanlık fark, ciddi sayılabilecek bir farktır. Benzer şekilde, Konda "çarşaf ve peçe kullananlar"ın oranını % 1,3, MetroPOLL ise % 0,6 olarak vermektedir ki, Kondanın oranı diğerinden iki kat daha yüksektir. MetroPOLLün araştırmasında dört yıl önce türban takanların oranına referans verilmediği için son yıllarda bu konuda bir artış olup olmadığı belli değildir; ancak örtünen kadınların % 26,3ünün türban kullandığı bilgisinden yola çıkarak, türbanlıların toplam kadınlar içindeki oranının yaklaşık %15,7 olduğu hesaplanmaktadır ki, bu da yine, yakın olmakla birlikte, Kondanın verdiği rakamdan (% 16,2) düşüktür. Kısaca bu rakamlar, birileri bizi bu araştırmalardan hangisinin sonuçlarının neden ötekinden daha güvenilir olduğuna ikna edecek bir açıklama ile gelinceye kadar, Kondanın sonuçlarına ihtiyatla bakmamız gerektiğine işaret etmektedir. Anketin yayınlanma zamanı üzerine Milliyetin tefrikasının zamanlaması ile ilgili olarak da akla bazı kuşkular gelmektedir. Eylül ayında yapılmış bir çalışma, neden aralık ayının başına kadar yayımlanmamıştır? Nitekim gerek A&Gnin gerekse MetroPOLLün araştırmaları, yapılmalarından kısa süre sonra hemen yayımlanmış, kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bir yandan terörle mücadele konusunda belirli bir mesafe alınmış, Kürt sorunu konusu daha salim kafayla tartışılmaya başlanmışken, muhtemelen -artan terör eylemleri yüzünden bir süredir rafa kalkmış görünen- sivil anayasa tartışmalarının yeniden ısınmaya başlaması beklenirken, bütün bunların üstüne, tam da yeni YÖK başkanının atanmasının arifesinde yayımlanması, ister istemez işin içinde, gündem saptırmaya yönelik başka hesapların olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Yoksa kasım ayı sonu gerçekleşen askeri şura toplantısından bir gerginlik ya da gerilim mi umut edilmiştir? Bunun Tarhan Erdemin veya araştırmasının güvenilirliğinden tamamen ayrı, yayıncıyı ilgilendirir bir konu olduğuna dikkat çekilmelidir. "Türkiyede birilerinin statükoyu korumak, mevcut yasakları sürdürmek, mümkünse yenilerini eklemek, halka korku vererek psikolojik harekat yapmak için belirli araçlara yaslandığı, bu çerçevede tÜ¢ İttihatçılardan beri irtica korkusunun kullanıldığı iyi bilinen bir gerçektir. Başörtüsü ve türban İttihat ve Terakki zamanından günümüze uzanan çalkantılı süreçte bizzat yasakçılar ve değişime direnenler tarafından siyasi sembol haline getirilmiştir. Yine türban konusu, okullarda başörtülülerin görülmeye başlanmasının Türkiyede muhafazakÜ¢r dindar kesimin kız çocuklarını okutmaya karar vermesi ve Müslüman kadının modern kent hayatına katılmasıyla ilgili olduğunu bir türlü göremeyen, görmek istemeyenlerin, eski düzenden getirdiği ayrıcalıkları korumak için kamuflaj arayanların elinde en önemli koz olmayı sürdürmektedir. Bu bağlamda sivil anayasa yapılmasını engelleme, YÖKte alışılmış baskıcı sistemi devam ettirme, AB reformlarına engel olma, Kürt sorununu terör sorununa indirgeyip çözüm yollarını tıkama girişimleri ile, türbanın sembol haline getirilmesi ve başörtülü kadın sayısındaki -şayet varsa- artışı AKP iktidarının gizli gündemiyle irtibatlama ve kamuoyuna korku salma girişimleri çoğu kez aynı kaynaktan beslenmektedir. Çözüm, sembol mü değil mi konusuna takılıp kalmadan, türban kimileri için sembol olsa bile -bıyığın, favorinin, parkanın, amblemin, rozetin, fuların vs.nin sembol olmasında bir sakınca görülmediğini hatırlatalım- devletin vatandaşına kıyafet dayatmasını içeren tek tipçi ceberut anlayıştan vazgeçilmesi, bireylerin -siyasi, dini, kültürel, ideolojik, ne olursa olsun- tercihlerine karışılmamasıdır. Başörtüsü yasağı kaldırıldığı gün, bu konuyu rant kaynağı veya baskıların meşrulaştırıcı gerekçesi yapanların elinden önemli bir koz alınmış, toplum rahatlatılmış olacaktır. Türbanlıların mahalle baskısından korkanların her şeyden önce onlar üzerinde fiilen yürütülen kamusal alan baskısına karşı çıkmaları gerekir. Siyasi hesaplardan ve imtiyaz koruma kavgasından uzak, sahici bir şekilde "Acaba sayıları artarsa yaşam tarzımıza müdahale olur mu?" endişesi taşıyanların da yapması gereken, mevcut yasakların ve ayrımcılığı savunmak değil, özgürlüklerin herkes için gerekli olduğu gerçeğinden hareketle, Türkiyede devleti tarafsız bir hakem konumuna getirecek, hukukun üstünlüğünü tam olarak tesis edecek, kimsenin kimseye tercih dayatmayacağı, dayatmaya kalkıştığında karşısında devletin hukuk ve adalet gücünü bulacağı bir sistemin yerleştirilmesi çabalarına destek vermektir. Zaman, 09.12.2007