Yasakçı mısınız, Üzgürlükçü mü? İşte Bütün Mesele Bu! '11.02.2008


Başörtüsü yasağını kaldırıp kaldırmama tartışmaları gündeme oturunca, yasakçılık-özgürlükçülük ekseninde Türkiyede kimlerin hangi safta yer aldığı daha net görülmeye başlanmıştır. Başörtüsü aynasında memleketimden insan manzaraları esasen sağcı-solcu, şu partici-bu partici, Türk-Kürt, dinci-ateist ayrımlarından ziyade asıl önem taşıyan ayrımın özgürlükçülük-yasakçılık ayrımı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bir kanatta özgürlüklerden korkmayan, tam demokrasi, hukukun üstünlüğü ve değişimden yana olanlar, diğer yanda özgürlüklerden korkan, yasaklardan yana, statükoya sımsıkı yapışanlar. Tarihin eski devirlerinden beri hemen her toplumda birçok ayrışma, kutuplaşma, saflaşma olagelmiştir: eski-yeni, şu kabile-bu kabile, Katolik-Protestan, Alevi-Sünni, yenilikçi-gelenekçi, Arap-Acem, Müslim-gayriMüslim, Türk-Kürt, statükocu-devrimci¦ Bunlardan bazıları dini, bazıları mezhebi, bazıları kan bağını, bazıları etnik kökeni, bazıları statükoyu, bazıları değişimi referans almaktadır. Ancak bütün bu ayrımlaştırmalardan çok daha önemli, çok daha anlamlı ve açıklayıcı bir ayrışma özgürlükçü-yasakçı ekseninde yapılacak ayrıştırmadır. Özgürlükçülük ve yasakçılık arasındaki kutuplaşma, saflaşma veya ayrışma bütün kültürler, bütün ideolojiler, dinler ve mezheplere uyarlanabilir, çok daha kapsamlı bir ayrışma gibi görünmektedir. Üzgürlük, özgürlükçü kanatta yer alanlar için en üst değerdir; her şey özgürlükle anlam kazanmaktadır. Eşyada aslolan serbestliktir: eğer bir şey açıkça yasaklanmamışsa onun serbest olduğuna hükmedilir. Güvenlik dahil öteki bütün değerler özgürlükten sonra gelir. Özgürlük olmadan öteki hiçbir şeyin anlamı yoktur. İnsanın başka insanlara kölelik ettiği, eylemlerinin keyfi biçimde kısıtlandığı, iradesi üzerine ipoteklerin konduğu yasaklarla örülü bir dünya içinde yaşamaya değer bir dünya değildir. Özgürlüğün kaynağı ister herkesin özgür yaratıldığı ve özgür iradesiyle yapacağŸı tercihlerin insanın akıbetini belirleyeceği Allah ve Ahiret inancıyla açıklansın, ister Kantçı anlamda mutlak iyinin başka türlü gerçekleşmesinin imkansızlığıyla, veya başka argümanlarla açıklansın, özgürlükçü için dünya, şayet düşüncede ve eylemde serbestiyet varsa anlamlıdır. Yaşama, düşünme, ifade, seyahat, örgütlenme gibi, giyim veya kıyafet de bireysel özgürlüklerin bir parçasıdır. Açıkça başkasının özgürlüğünü ihlal etmedikçe, başkası üzerinde zor ve şiddet kullanmaya yönelmedikçe de hiçbir özgürlük sınırlanamaz, kısıtlanamaz, kayıt altına alınamaz. Aksi, yani hangi gerekçeyle olursa olsun özgürlüklerin birileri tarafından kısıtlanmaya başlaması köleliğe giden yoldur, birilerinin yeryüzünde tanrıcılık oynamaya başlamasıdır, dünyanın eninde sonunda cehenneme çevrilmesine götüren bir süreçtir. İster hayat hakkına, ister düşünceye, ister ifade hürriyetine, isterse kılık-kıyafete yönelsin, her türlü yasakçılık birbirinin ikiz kardeşidir, biri kaçınılmaz şekilde diğerine götürecektir. Buna karşılık yasakçı zihniyet güvenliği önceler; güvenlik ile özgürlük arasında zorunlu bir çelişki görür; güvenlik aşkına çeşitli yasaklara, kısıtlara ve baskılara cevaz verir. Bu zihniyetin kendince doğruları vardır, herkes için zorunlu olarak geçerli olması gereken doğrulardır bunlar. Bunları kabul etmeyen, önerilen kalıba girmeyi reddeden cezalandırılmayı hak ediyor demektir. Aynı zihniyete göre eşyada aslolan serbestlik değil, yasak oluştur, yapılamazlıktır: Bir şey açıkça serbest bırakılmamışsa, bilinmelidir ki yasaktır. Bunun için de bir şey yapmak, edip eylemek için mutlaka birilerinden, sistemin ağa babalarından, patronlardan, güvenlik güçlerinden, kısaca otoriteden izin almak gerekmektedir. Huzur ve sükun için, düzen için, nizam-ı alem için yasaklar zorunludur. Gerekçeler farklı olabilir; ama hepsinin üstünde en sık tekrarlanan gerekçe, toplumun iyiliğidir; bütün yasakların toplumun iyiliği için konduğu ileri sürülür. Oysa çoğu kez gerçekte olan, iktidar sahiplerinin, kendi imtiyaz ve iktidarlarını sürdürmek için bu yasakları bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmalarıdır. Türkiye toplumu bu ayrımın istisnası değildir. Türkiyede de aydınları, siyasetçileri, bürokratları, akademisyenleri, etkili ve yetkili makamları dolduranları etnik köken, dini-mezhebi tercih değil de özgürlükçü-yasakçı ekseninde bir ayrıma tabi tutmak çok daha anlamlı görünmektedir. Her devirde birileri topluma yasaklar ve tabular dayatmakta, çoğu kez güvenlik gerekçesiyle bu yasaklar ve tabular mantığa büründürülmektedir. İnançları, dünya görüşleri veya önemsedikleri değerlerle çelişen, çatışan veya uyuşmayan tercihlere zorlanan bireyler ya uysal uysal yasakları kabullenmeye, ya da hapislere, eziyetlere ve hatta işkencelere maruz kalabilmektedirler. Son başörtüsü tartışmalarında da öyle olmuş, kimin gerçekte özgürlükçü, kimin yasakçı kanatta yer aldığı bu kritik tartışma ışığında belli olmuştur. Başka zamanlarda demokratlığına, liberalliğine toz kondurmayan, AB standartlarından, bireysel hak ve özgürlüklerden dem vuran kimi çevreler, iş başörtüsü yasağının kaldırılmasına gelince hemen yasakçı, statükocu bir pozisyona bürünmüşlerdir. Yasağın kaldırılmasından yana tavır koyan MHPyi yerden yere vuranlar, başörtüsünün serbest hale getirilmesinin gerginliği tırmandıracağından, laikliğin elden gideceğinden söz edenler olmuştur. Yasakçı cenahta yer alanlar arasında sözüm ona aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler, bürokratlar, yargı mensupları, sermaye sahipleri ve akademisyenler de vardır. Çoğu insana koca koca profesörlerin yasakçılıktan yana tavır almaları yadırgatıcı gelse de, acı gerçek budur: okumak, çok okumak, diploma sahibi olmak, bir mesleğin uzmanı olmak maalesef özgürlüklerden yana tavır koymanın garantisi değildir. Ünlü liberteryen iktisatçı Rothbard, iktidar sahiplerinin yasakçı uygulamalarına çanak tutan saray entellektüellerinin veya devlet aydınlarının varlığının bu tür despotik uygulamaların sürdürülmesinin önemli bir dayanağı olduğunu vurgularken ne kadar da haklı görünmektedir. CHP liderinin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanının ve bazı üniversite profesörlerinin 27 Mayıs ve Menderesin akıbetini hatırlatan, bu memlekette kendilerinin istemediği hiçbir şeyin uygulamaya konamayacağı tehdidi savuran, toplumda olmayan gerginliği varmış gibi gösteren, hatta bizzat ortalığŸı germeye çalışan beyanları ibretle izlenmesi gereken manzaralardır. Toparlamak gerekirse, başörtüsü tartışmaları bağlamında Türkiyede yaşanan çatışma özgürlükçü zihniyet ile yasakçı zihniyet arasındaki çatışmadır; dün Atilla Yayla üzerinden yürütülen kavga bugün başörtüsü üzerinden yürütülmektedir. Bu çatışma esas itibariyle statükonun devamından yana olanlar ile değişimden yana olanların çatışmasıdır. Tehlikede olan toplumsal barış ve huzur değil, ayrıcalıklıların ayrıcalıklarıdır; tuzu kuruların hegemonyasıdır. Bilim, laiklik, Atatürkçülük, çağdaşlık,.. gibi kılıflar, argümanların ardındaki yasakçı, özgürlük düşmanı, kendinden başkasına hayat hakkı tanımayan, toplumsal nimetlerden kenar mahalle çocuklarına pay vermek istemeyen despotik zihniyeti gizlemeye yetmemektedir. Başörtüsü yasağının kaldırılması kimsenin özgürlüğünü elinden alacak bir düzenleme değildir. Özgürlüğü elinden alınmış bir kesimin özgürlüğünü iade etmekten ibarettir. Belki ilerı, ne de hukuki bir temeli olabilir. Başı açık-başı örtülü çatışması toplumda reel bir karşılığı olmayan, sadece gerginlik ve korkulardan beslenen yasakçı iktidar seçkinlerinin kafalarında yarattıkları bir evhamdan ibarettir. Türkiyenin içinden geçtiği bu zor zamanlarda doğru yerde saf tutmak, yasakçıların yanında değil, özgürlükçülerin safında yer almak önemlidir.