Siz de bilimperestlerden misiniz? '12.02.2008


İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendin bilmezsin, Bu nice okumaktır!... (Yunus Emre) Birbiriyle anlamsal zıtlık, ya da doku uyuşmazlığı olan nesnelere ve kavramlara İngilizcede oksimoron (oxymoron) adı verilir. Örneğin, ihtiyar delikanlı gibi. Hem ihtiyar hem delikanlının bir arada olmasının tuhaflığına böylece işaret edilmiş olur. İlk gördüğümde hemen dikkatimi çekmişti: Hristiyan bilimadamı da oksimoron listesinde yer alan kavramlardan biridir. Anlaşıldığı kadarıyla Batılı aydının kafasında Hristiyan ile bilimadamı kavramları yanyana getirilmesi zor, aralarında doku uyuşmazlığı olan kavramlardır. Demek isteniyor ki, Hristiyandan bilimadamı olmaz. Yani? Yanisi şu: bilimadamı olmak istiyorsan Hristiyan kimliğini terk edeceksin, zira aynı anda hem Hristiyan hem de bilimadamı olunmaz. Bu, en azından bir dönem Batı düşüncesinin hakim çevrelerinde din ile bilim ilişkisine nasıl bakıldığını, Batılı insanın din-bilim algısını yansıtması açısından oldukça manidar bir gözlemdir. Bu örneği şunun için verdim: AKP ile MHP el ele verip yıllardır üniversitelerde kuvvet zoruyla ve zoraki yorumla sürdürülen çağdışı, hukuksuz ve anlamsız başörtüsü yasağını kaldırmaya kalkışınca üniversitelerimizin birçoğundan koca koca profesörlerimiz mektup yazmaya, toplantılar ve gösteriler düzenlemeye, bu arada bol bol bilimperest nutuklar atmaya başladılar. Üniversitelere dini sembolleri, türbanı veya başörtüsünü sokmanın bilime ve bilimselliğe ne kadar aykırı olacağına dair evlere şenlik inciler döktürdüler. Açıkça anlaşıldığı üzere, din ile bilim arasında bir zıtlık, bir karşıtlık ve bünyesel uyuşmazlık olduğu algısı Batıya özgü değil. Türk bilim, bürokrasi ve siyaset dünyasında egemen çevrelerin din-bilim algısı da oksimoron perspektifiyle biçimlenmiştir. Bu anlamda bilim uzunca bir süredir ateizmin tasallutunda olup, kendisini bu esaretten kurtaracak cesur sesler beklemektedir. Batıdaki bu algıyı, kısmen anlaşılabilir şekilde, Ortaçağdaki Kilise tahakkümüne, İncili okuma ve yorumlama tekelinin dinadamlarında olmasına, Ruhban sınıfının egemenliği altında toplumun bunalmasına, bu taifenin bilimsel arayışlara şiddetle karşı çıkmasına, dünyanın döndüğünü ileri sürenleri engizisyon mahkemelerinde idama mahkÜ»m etmesine, ve bu bağlamda özgürlükten dem vuranları aforoz etme tavrına karşı Aydınlanma filozoflarının öncülüğünde Batı toplumunun doğal tepkisi olarak görmek mümkündür. Batı toplumu kendi karanlık çağından Kiliseye isyan ederek, İncili yeniden yorumlayarak, akıl ve bilimin rehberliğinde özgürlüğe yelken açarak çıkmıştır denebilir. Oysa Müslüman dünyanın böyle bir problemi hiç olmamıştır. Müslüman dünyada akıl ve bilgiyi bir sır gibi insanlardan saklayan, Olimpos Dağının zirvesinde oturan mağrur ve cimri Tanrı efsanesi yoktur; bu cimri Tanrının elinden bilgi ateşini çalarak insanlara dağıtan bir masal kahramanı Promete, böylece Tanrıya isyan ettiği ölçüde özgürleşen bir toplum efsanesi yoktur. İslamın vazettiği Tanrı aklı da, özgür iradeyi de insana daha baştan bahşetmiş, düşünmesini, akletmesini, etrafında olup bitenleri gözlemlemesini ve bütün bunların ardında bir Kurucu İrade olarak Allahın varlığını kavramasını, böylece insanın evrende kendi aciz konumunun da farkına varmasını istemiştir. İslam dünyasında dünya dönüyor dedi diye, bazı dinadamlarının dünya yorumunu kabul etmedi diye aforoz edilen, işkence edilen, idama mahkÜ»m edilen bilim adamları olmamıştır. (Evet, dünyanın her tarafında olduğu gibi, iktidarını sağlama almak isteyen ceberrutların özellikle siyasi çekişmelerde baskı ve eziyete başvurduğu olmuştur, ama bu din-bilim zıtlığıyla ilgisi olmayan, başka bir hikayedir.) Hz. Peygamberin tavsiyesiyle ilim müminin yitiğidir, onu gördüğü yerde alır. Yine Hz. Peygamber ilim o zamanın ölçüleriyle dünyanın en uzak köşelerinden biri sayılan Çinde de olsa arayınız diyerek Müslümanları ilim öğrenmeye, ilim peşinde koşmaya, ilmi faaliyetlerle meşgul olmaya teşvik etmiştir. Kısaca İslamda din-bilim zıtlığı diye bir olgu yoktur, bilim adamı olmanın Müslüman olmaya halel getiren bir tarafı bulunmamaktadır. Aksine ilimle uğraşmak insanı Allaha yaklaştıran, Yunuz Emrenin başta alıntıladığım dörtlüğünde nefis bir şekilde betimlediği üzere, insanı kendisini bilmesine vesile olan bir faaliyettir. Dolayısıyla, din ile bilim, Müslümanlar için bir aksimoron değildir. Müslüman bir ülkede koca koca üniversite profesörleri hala Batılı ağzıyla din-bilim zıtlığından, inancı yaşamanın bilime aykırı olacağından söz ediyorlarsa bunun açıklaması, söz konusu akademisyenlerin sadece Batıyı bilip kendi dünyalarından haberdar olmamaları, dünyaya ve bilim tarihine ancak Batının aklı ve bilimi putlaştıran Aydınlanma geleneği içinden bakıyor olmalarıyla izah edilebilir. Evet Aydınlanma geleneği aklı ve bilimi putlaştırmıştır. O geleneğin izlerini süren 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl pozitivistleri, özellikle de Mantıksal Pozitivistler, fiziksel alemde karşılığı olmayan, elle tutulup gözle görülemeyen her şeyi inkÜ¢r etme, bilimin ve bilimselliğin kapsamı dışına taşımaya kadar aşırı bir noktaya işi taşımışlardır. Onlara ve onların izinden gidenlere göre bilim bütün kapıları açacak bir maymuncuktu, metafizik yoktu, bilimin dışında bir bilgilenme aracı olamazdı; bilim bugün olmasa bile günün birinde bütün sorulara mutlaka bir cevap bulacak, böylece insanoğlu dinin hurafelerinden kurtulacaktı. Cumhuriyet Türkiyesinde etkili ve yetkili çevrelerin çoğunda egemen olan, işte bu, semavi dinlerin karşısına adeta alternatif bir din gibi oturtulan, bütün dertlere deva olacağı ileri sürülen, katı pozitivist bilim anlayışıydı. Aradan geçen zamanda Batı hızla kendisini toparlar, yaptığı aşırılıkları törpüler ve yeni bir bilim yorumuna kavuşurken, bizimkiler ne yazık ki 1920lerin mağrur Viyana Çevresinin vülger Mantıksal Pozitivistlerine taş çıkartacak ateit-pozitivist bilim yorumuna takılıp kaldılar. Devir teslim törenleri ve bayramlarda bürokrasi erkÜ¢nından işittiğimiz beyanların satır aralarında arzı endam eden, işte bu aklı ve bilimi putlaştıran anlayıştır. Batıda geçtiğimiz yüzyıl boyunca, özellikle de 20. yüzyılın ikinci yarısında bilim tarihi ve bilim felsefesi alanında yapılan tartışmalar çok şeyi değiştirdi: zamanla Mantıksal Pozitivizm öldü, onların bilimi putlaştıran önermelerine pek itibar eden kalmadı. Bu doğrultuda Karl Popper, Thomas Kuhn, Paul Feyerabend, Imre Lakatos gibi bilim tarihçisi, filozof ve bilim felsefecileri sonraki kuşakların önünü aydınlatan önemli katkılara imza attılar. Mantıksal Pozitivizme öldürücü darbeyi Karl Popper vurdu. Mantıksal Pozitivistlerin bilimin doğruların birikmesiyle ilerlediğini öne süren, doğrulanabilir olmayanı bilim-dışı sayan doğrulanabilirlikilkesini reddedip, yerine bilimin yanlışların ayıklanmasıyla ilerlediği görüşüne dayalı yanlışlanabilirlik ilkesini ikame etti. Bilim ve bilimselliğin sınırlarını Mantıksal Pozitivistlerin sıkıştırdığı cendereden kurtardı. Popperin açtığı çığırdan ilerleyen Kuhn, Feyerabend ve Lakatos gibi düşünürler bilime nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda çığır açıcı yeni görüşler ortaya koydular. Kuhn bilim tarihini açıklamaya yönelik olarak geliştirdiği, daha sonra birçok başka alanda da kullanılan paradigma teorisi ile belirli bir zamanda bilim denen şeyin, o çağda yaşayan bilim adamları arasında varsayımlar, kuramlar, doğrular, ve çıkarsama yöntemleri konusunda bir uylaşımdan ibaret olduğu; uylaşımın dışında kalan önermelerin itibar görmediği, bu çerçevede bilimsel bilgi üretiminin, kabul görmüş doğruların sınırları içinde bir bulmaca çözmekten ibaret olduğunu öne sürdü. Çözülemeyen sorunlar biriktikçe bir noktadan sonra bilimsellik anlayışının, bulmaca çözme yönetiminin toptan değiştiğŸi, paradigmanın değişmesiyle bazı soruların anlamını kaybettiği, çözülecek başka sorunlarla ve başka yöntemlerle uğraşılan yeni bir döneme girildiği, bilimin de bu şekilde devrimsel dönüşümlerle ilerlediği tezi savunuldu. Konumuz açısındanbilimin göreli konumunun saptanması ve aşırı abartılmaması gerektiğibu literatüre belki daha önemli katkıları Feyerabend yaptı. Feyerabende göre günümüzde bilim Ortaçağda Kilisenin konumuna oturmuş, adeta bir Bilim Kilisesi doğmuştu. Doğruların ölçüsünü o belirliyor, engizisyon görevini artık bilim görüyordu. Oysa bilim, öteki bilgilenme yolları gibi, alternatif bilgilenme yollarından sadece biriydi; silahlı iktidar güçlerini arkasına almak dışında Batılı bilimin öteki dünyaların biliminden veya öteki bilgilenme biçimlerinden bir üstünlüğü yoktu. Batılı bilim sadece bilimler içinde biri idi, ve bilimde ne olsa giderdi. Hala bilimin yegÜ¢ne doğrular üreteceğiine ve insanı doğru yola ileteceğine iman etmişlerin kulağı çınlasın. Anlaşılacağı üzere, son günlerde bazı akademisyenlerin bildiri, mektup ve beyanlarına yansıdığı gibi, bizdeki akademik camianın önemli bir bölümünün Mantıksal Pozitivistlere taş çıkartacak bir katı pozitivist bilim anlayışına sahip olduğu, satır aralarına adeta bilim tanrısına iman etmiş bilim müminlerinin haleti ruhiyesinin yansıdığı, bu haliyle de bilimperest bir görüntü sergilediği söylenebilir. Toparlamak gerekirse, yaşanan tecrübelerin ışığında denebilir ki, bilimin bütün kapıları açan bir maymuncuk olduğu bir efsanedir. Aydınlanma geleneğinin aklı ve bilimi putlaştıran söylemi çok eskimiş, Batının konuyla ilgili ciddi mahfillerinde çoktan itibardan düşmüş bir anlayıştır. İslam dünyasının Batıdaki gibi bir din-bilim karşıtlığına sahne olmadığı, İslamın her zaman bilimi ve bilimsel etkinlikleri teşvik ettiği, bilimin insanı Allaha yaklaştırma vesilesi olarak kabul edildiği bilinmelidir. Ancak bilim, kendi başına bir amaç gibi algılanıp tanrılaştırılmamalı, putlaştırılmamalıdır. Bilim alternatif bir din değildir; hayatın anlamı ve amacı nedir gibi ancak dinlerin ve felsefi geleneklerin cevap aradığı sorulara bilim cevap veremez. Bilim, dış dünyada gözlem ve deneye konu olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya, etrafımızda gelişen olaylar hakkında sistemli bilgiler üretmemize olanak tanıyan bir bilgilenme yoludur, o kadar; hayata anlam ve amaç yükleyemez; etik doğrular üretemez; doğru yolu da gösteremez. Bu anlamda din ile bilimi birbirine alternatif, rakip, oksimoron kavramlar olarak sunma çabası, erbabı mütalaayı ancak bıyık altından güldürecek bir beyhude girişimdir. Bilimin kendine ait bir iradesi olmadığ, buna bağlı olarak da kendi başına doğru üreten, doğru yola kılavuzlayan bir rehber olamayacağı için de, bilimsel bir kıyafet, doğru bir kıyafet, çağdaş kıyafet gibi terimler birer hurafeden ibaret olup, üniversite kampüslerini belirli kıyafetlere açıp diğerlerine kapatma tavrının bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu tavır olsa olsa iktidar kavgasıyla, yerleşik imtiyazları ve birikmiş menfaatleri koruma güdüsüyle, olağŸanüstü uygulamalardan nemalanma arayışıyla açıklanabilir. Yasakçı zihniyetin bilimsel kılıf altında sunulması onun yasakçılığını ve dayatmacılığŸını ortadan kaldırmaz. Üniversitelerin inançların yaşanacağı yer değil, inançların tartışılacağı yer olduğu görüşü bir kandırmacadan ibaret olup, bilim adamı olmak ateist, yasakçı, din düşmanı, başörtüsü karşıtı olmayı tazammun etmez. Sonuç olarak Türk bilim camiasının bilim anlayışının esaslı bir sorgulamaya ihtiyacı vardır. Mevcut ateist-pozitivist-laikçi bilim anlayışı gözden geçirilmeli, onlarca yıldır oluşmuş kabarık bilim felsefesi literatürü iyi incelenmeli, bilimin bulgularına ancak kendi cevaplayabileceği sorular alanında ve yanlışlanıncaya kadar itibar edilebileceğŸi, bilimin olası bilgilenme yollarından sadece biri olduğu, cevap veremeyeceği alanlarda bilimden medet ummanın bir safdillik olduğŸu akılda tutulmalıdır. Sayın Profesörlerimize, hocalarımıza ve bu konularda nutuk çekmeye hevesli öteki siyaset ve bürokrasi erkÜ¢nına, şayet işin içyüzünü biraz bilenler karşısında gülünç duruma düşmek istemiyorlarsa, şu eserleri mümkünse daha fazlasını öncelikle, okumalarını veya danışmanlarına okutmalarını ve bu eserlerde ortaya konan ufuk açıcı görüşler üzerinde düşünmelerini tavsiye ediyoruz: K. Popper: The Logic of Scientific Discovery (Bilimsel Keşif Mantığı), Objective Knowledge (Objektif Bilgi), Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları-Türkçeye çevrildi), Unended Quest. An Intellectual Autobiography (Bitmeyen Arayış: Bir Entellektüelin Yaşam ÖyküsüTürkçeye çevrildi). T. Kuhn: The Structure of Scientific Revolutions (Bilimsel Devrimlerin Yapısı Türkçeye çevrildi). P. Feyerabend: Against Method (Yönteme HayırTürkçeye çevrildi), Science in A Free Society (Bilim Kilisesi: Üzgür Bir Toplumda BilimTürkçeye çevrildi).Hepsine vaktim yok, özet isterim diyenler için, geçtiğimiz günlerde YÜK üyeliğine atanan çiçeği burnunda YÜK üyesi Ömer Demirin Bilim Felsefesi adlı eseri de oldukça yararlı olabilir. Taraf, 12 Şubat 2008