Madem kapatacaklar sorun çözmeye devam '26.03.2008


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı gerek Türkiyede gerekse dünyada pek çok çevreyi şaşkınlığa düşüren, toplumda infial yaratan bir girişime imza atarak, daha birkaç ay önce halkın % 47sinin desteğiyle iktidara gelmiş olan AK Parti aleyhine kapatma davası açtı. Böylece son kırk yılda kırılması güç bir rekorla 24 siyasi partinin kapatıldığı Türkiyede kapatılması istenen partiler kervanına bir parti daha katılmış oldu. Bu dava bir yönüyle komik, bir yönüyle trajik, dolayısıyla, bir bütün olarak bakıldığında traji-komik bir davadır. Komiktir, çünkü bunca deneyime, demokratik dünyada örneği olmamasına rağmen, hala parti kapatarak sorun çözülebileceğine inanan bir bakışı ima etmekte, Cumhuriyet tarihinin en başarılı hükümetlerinden birini devirmeye çalışmaktadır. Trajik, çünkü bunun ülkeye ne büyük bir bedel ödeteceğinin, ülkenin demokrasi sicilini nasıl kötüleştireceğinin, uluslararası imajının nasıl yara alacağının, zenginleşme sürecinde ülkeye kaç yıl kaybettireceğinin, artan belirsizliğe bağlı yükselen faizler ve kurlar, kaçan sermaye, yapılmayan yatırım ve kötüleşen beklentiler nedeniyle ekonominin nasıl bir kaosa sürükleneceğinin farkında değilmiş görünüyor. Genç Siviller, Türkiyenin son zamanlarda adından çok söz ettiren, demokrasi ve özgürlükleri budamak isteyenlere karşı yaptıkları ilginç eylemlerle kamuoyunun dikkatini çeken bir sivil toplum hareketi. Mizahın ne kadar etkili bir silah olduğunu Genç Siviller sayesinde bir kere daha anlamış bulunuyoruz. 22 Mart Cumartesi günü AKP önünde yaptıkları ve sivil itaatsizliğe çağırdıkları son eylem için önerdikleri sloganlardan bazıları esasen Türkiyenin normalleşme sürecine giden yol haritası gibi: "Onlar kapatmadan, 301i kaldır", "Zaten kapatacaklar, sivil anayasa yap", "Zaten kapatacaklar, Kürt sorununu çöz", "Hazır kapatacaklar başörtüsünü çöz", "Hazır kapatacaklar derin devleti çökert", "Zaten kapatacaklar, darbeci generalleri görevden al", "Hazır kötü çocuk olmuşken daha da derine".. Türkiye zamanında darbelere direnebilmiş, derin devletin üzerine gidebilmiş olsaydı, muhtemelen bugün bu sorunlar olmayacaktı. Davanın iddianameye yansıyan gerekçeleri maalesef ikna edici değil, yargının siyasete müdahalesine kılıf bulma türünden gerekçeler: "Ulemaya danışalım", "Kendi çocuklarım da başörtüsü yüzünden Türkiyede okuyamıyorlar." gibi beyanları, birçoğu yalanlanmış gazete haberlerini, Ramazan iftarlarını vs. kapatma gerekçesi yapmak komiktir, Menderese yöneltilen (bebek-köpek davası türünden) suçlamaları andırıyor, ciddiye alınabilir olmaktan uzak. Asıl gerekçeler siyasi ve ekonomik rant, imtiyaz ve iktidar kavgasıyla ilgili; Türkiyenin patronunun kim olduğuyla ilgili, "kenar mahalle çocukları"nın merkezin bahçesinde oynama talebiyle ilgili; dindar-muhafazakar burjuvazinin, yükselen orta sınıfların siyasi ve toplumsal talepleriyle ilgili; asker-sivil ilişkilerinin normalleşmesi, Kürt sorununun çözülme yörüngesine girmesi, Türkiyenin büyük güçlerin yörüngesinden çıkıp kendi yörüngesini bulma arayışıyla ilgili. Bu bağlamda AKPnin kapatma davasına götüren asıl "günahları" şunlar olabilir: Sivil ve özgürlükçü yeni anayasa girişimi, Kürt sorununa siyasi-ekonomik açılımlarla çözüm arayışı, üniversitelerde türban serbestisi, AB yolunda yapılan reformlar, atanmış bürokrasinin gücünün kırılıp seçilmişlerin gücünü artırmaya yönelik düzenlemeler, nihayet, Ergenekon Çetesinin üzerine gidilmesi. Davayı reformların katalizörü yapmak Paniğe kapılmadan, "eyvah yandık, bittik" psikozuna girmeden, çözüme odaklı düşünmek durumundayız; dilimizin döndüğünce tarafları sağduyuya, itidale, ülkenin ve dünyanın gerçeklerini görmeye davet etmek durumundayız. Kapatma davası açan, açtıran veya açılmasına alkış tutan çevrelere şunu hatırlatmalıyız: Parti kapatmak çare değildir, bugüne kadar 24 partiyi kapatmış olmamız hiçbir sorunu çözmemiştir, bundan sonra da çözmeyecektir. Yasaklamakla, yok saymakla, baskı yapmakla düşünceler de, o düşünceleri benimseyen insanlar da ortadan kalkmamaktadır. Türkiyede olan biten şeylerin makro planda iki önemli belirleyicisi vardır: Birincisi, dünyada esen demokrasi ve piyasa ekonomisi rüzgÜ¢rları, bu ikisini de içine alan küreselleşme sürecidir. Bu süreç Türkiyenin tek parti döneminde uyguladığı baskıcı, tektipçi ve içe kapanmacı politikalara izin vermemekte, ünlü iktisatçı Joseph Schumpeterin literatüre kazandırdığı "yaratıcı yıkım" kavramının ima ettiği şekilde, devletçi, tekelci, baskıcı yapıları çözmektedir. İkincisi, Türkiyenin yaşadığı sosyolojik ve iktisadi dönüşüm süreciyle ilgilidir. Türkiyenin tek parti döneminde toplumun dışına düşmüş, yüzyılın başında yaşadığı travmanın etkisiyle içine kapanmış geleneksel-muhafazakÜ¢r çevreleri, 1950 ve özellikle de 1980 sonrası dönemde yaşanan şehirleşme, modernleşme, dışa açılma ve küreselleşme süreçlerinin etkisiyle köyden kente gelmiş, çocuklarını okutmuş, ticaret ve sanayi faaliyetlerine girişmiş, para kazanmaya, zenginleşmeye, bu arada dışarıda olan biteni yakından takip etmeye başlamıştır. Zenginleştikçe yaşam tarzı da geleneksel tarzdan farklılaşmaya başlamıştır. Türban olgusu da, tesettür defileleri de, "Caprice Palace" türü kendilerine uygun dinlenme-eğlenme mekÜ¢nları üretmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Türkiyenin geleneksel iktidar seçkinleri bu süreci ya kavrayamamakta, ya da kavradığı halde, elindeki imtiyazlardan büsbütün mahrum kalacağı endişesiyle, süreci durdurmaya çalışmakta, bunun için baskılara, kapatmalara, yıldırmalara, yasaklara sarılmaktadır. Oysa bu sürecin tek yönetilme biçimi bu değildir. Yükselen toplumsal güçlerin, zenginleşen orta sınıfların toplumsal nimetlerden daha fazla pay istemesi, kendi yaşam tarzıyla kamusal alana girmek istemesi normaldir. Bu zümreler dışlanarak veya yok sayılarak sorun çözülemez. Egemenlerin daha basiretli davranıp, nispeten yumuşak bir değişime izin vermeleri, rıza göstermeleri gerekir. Sivil anayasa da, asker-sivil ilişkilerinin normale dönmesi de, türban serbestisi de bu sürecin parçasıdır. Bu yapılırsa egemenlerin elindeki bütün imtiyazlar gitmez, en üstten en alta düşmezler, toplumsal huzur ve barış bozulmaz. Oysa bu yapılmaz, kontrollü bir değişime izin verilmezse, toplumun daha büyük bir bedel ödemesi riski artar. Suyun akışı tersine çevrilemez: Zaman demokrasiden, sivilleşmeden, piyasa ekonomisinden, dışa açılmadan, dünya ile bütünleşmeden yanadır. Toplumun dinamik güçleri, yeni yükselen orta sınıflardır, dindar-muhafazakar burjuvazidir. Bu zümrelerle toplumsal nimetleri daha adil bir paylaşıma hazır olmak gerekir. Türkiye ve dünya değişimi isterken buna direnmenin ve tek parti dönemine geri dönüş çağrışımı yapan girişimlerin topluma maliyeti ağır olabilir. Sağduyu ile hareket edilmeli, değişime izin verilmelidir. Bu bağlamda artık bize özgü, dini devletin tahakkümü altına almaya ve dinle bağlantılı olan her şeyi toplumsal alandan kovmaya odaklı katı pozitivist laiklik anlayışı gözden geçirilmeli, özgürlüklerin önü açılmalı, düşünce ve ifade hürriyeti tam anlamıyla yerleştirilmeli, sivil anayasa yapılmalı, devleti farklı siyasi ve ideolojik görüşler karşısında tarafsız hakem konumuna oturtan, çoğulcu, kucaklayıcı, çeşitliliğe saygılı bir siyasal ortam yaratılmalıdır. Tekelci ve oligopolcü ekonomik yapıya son verilmeli, serbest piyasa ekonomisi gerçek anlamda yerleştirilmeli; toplum iyilikte, üretimde, kalitede, ucuzlukta ve verimlilikte yarışır hale gelmelidir. Temennimiz bu değişim sürecinin sancısız, mümkün olan en düşük maliyetle aşılmasıdır. Zaman, 26 Mart 2008