Traji-komik Bir Kapatma Davası '28.03.2008

Yargının İktidar Kavgasına Alet Olması Geçtiğimiz Cuma günü basında sekiz sütuna manşet olacak şekilde, yok artık daha neler, bu kadarı da fazla, doktor bu ne?, velev ki kapattın.. dedirten bir gelişmeyle, Yargıtay Başsavcısı AKPnin kapatılması için dava açtı. Gündem bir anda değişti, gece gündüz bu meseleyi konuşur, bu işin sonunun nereye varacağını tartışır olduk. Olay sadece yerli basında değil, yabancı basında da geniş yankı buldu. Gerek AB, gerekse ABD kanadından değişik dozlarda tepkiler geldi. Bu girişimi yargının siyasete müdahalesi olarak görenler, yargının siyasete karışmamasını isteyenler, seçimle yenemediler, yargıyla alt etme peşindeler.. yorumu yapanlar oldu. Bu yazıda söz konusu kapatma davasının ardında yatan muhtemel nedenler irdelenmektedir. Uzun vadeli tarihsel bir perspektiften bakıldığında bu davanın Türkiyede yüzyılı aşkın süredir devam eden iktidar kavgasının bir devamı olduğu söylenebilir. İlk belirgin şeklini İttihat ve Terakki (İ&T) ile II. Abdülhamit arasındaki kavgada almış olan mücadele, izleyen dönemlerde de çeşitli şekillerde varlığını devam ettirerek bugünlere gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında en genel ifadesiyle bu kavga Batılılaştırmacılarla yerliler, pozitivist laikçiler ile karşıtları, modern ile geleneksel, halk ile iktidar seçkinleri, kenar mahalle çocukları ile merkez mahallenin çocukları, İstanbul kökenli devlet destekli büyük sermaye ile Anadolu kökenli kendi imkanlarıyla palazlanan dindar-muhafazakar sermaye arasındaki kavgadır, bir iktidar kavgasıdır. Bu kavga İttihatçı-Abdülhamit faslından sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında ilk Mecliste I. ve II. Gruplar arasında, daha sonra CHP ile Demokrat Parti arasında, daha sonra bir yandan darbecilerle siviller, bir yandan da CHP ile sırasıyla AP, ANAP arasında devam etmiştir. Şimdi de CHP-bürokrasi ittifakı ile AKP arasında devam etmektedir. Bu kavgada ilericiliği, halkçılığı, değişimi, özgürleşmeyi ve modernleşmeyi, demokratikleşmeyi daha çok, rahmetli İdris Küçükömerin yıllar önce Düzenin Yabancılaşması adlı önemli eserinde yaptığı çarpıcı tespitle, İ&T-I. Grup-CHP-merkezi bürokrasi kanadı değil, Abdülhamit-II. Grup-DP-ANAP-AKP kanadı temsil etmiştir. Bugün CHP AKPye kıyasla çok daha muhafazakar, tutucu, statükocu, özgürlük karşıtı, devletçi ve militarist bir çizgiyi temsil etmektedir. Son dönemde AKPnin kapatma davasına konu edilmesine sebep olan icraatları neler olabilir sorusu bağlamında akla gelen bazı icraatlar aşağıda sıralanmıştır. Bu satırların yazarının kanaatine göre asıl sebepler asla, iddianamede yer alan sözde laiklik aleyhtarı beyanlar veya pek çoğu sonradan yalanlanmış abartılı gazete haberleri değildir. Bunlar işin kılıfıdır. Merkez bürokrasiyi, iktidar seçkinlerini asıl rahatsız eden eylemler başkadır. Bu eylemlerden biri, bütün direnişe vetoplumsal bir kaosa sebebiyet verme pahasına engelleme girişimlerine rağmen, istenmeyen adamlardan birinin Cumhurbaşkanlığına oturmuş, milletle daha barışık, üstelik eşi başörtülü bir başarılı siyasetçinin Çankaya Köşküne taşınmış olmasıdır. Bu, hiçbir siyasi sorumluluk taşımadan devlet bürokrasisini belirleme, devleti milletten bağımsız yönetme hesaplarını altüst etmiştir. İkincisi, yine bütün engelleme gayretlerine rağmen yapılan referandumla bundan sonra cumhurbaşkanlarını halkın seçmesinin karara bağlanmış olması, dolayısıyla, türlü Bizans oyunlarıyla ve tehditlerle cumhurbaşkanı seçtirme yolunun kapanmış olmasıdır. Üçüncüsü, bütün dolduruşa getirme ve Kuzey Irak bataklığına Türkiyeyi saplayıp içerde inisiyatifin silahlı bürokrasinin eline geçtiği bir olağanüstü hal yaratılması çabalarına rağmen hükümetin daha sağduyulu ve dengeli bir yaklaşım sergileyerek, Kürt sorununu daha makul yollardan çözmeye yönelmiş olmasıdır. Kürt sorunu Türkiyenin yumuşak karınlarından biri olup, cumhuriyet tarihi boyunca sürekli askeri çözüm peşinde koşulmuş olmasının sonucu olarak giderek kangren halini almış, ülkeye hem can kaybı, hem de ekonomik kaynak açısından çok pahalıya malolmuş bir sorundur. Sorunun ancak bataklığı kurutarak, yani gençleri militanlaştırıp dağa çıkaran, terörü besleyen ekonomik ve siyasi koşulların değiştirilmesiyle mümkün olacağı çok açıktır. AKP yarı çekingen de olsa Kürt sorununu çözme konusunda ekonomik ve siyasi bazı açılımlar yapma niyetinde görünmektedir; bu sorunun aşılması ise Türkiyede olağanüstü gerginlikten beslenen imtiyaz ve rant erbabını rahatsız etmektedir. Dördüncüsü, sivil anayasa arayışlarıdır. Türkiye bugüne kadar tek bir defa normal koşullarda, sivil ve özgürlükçü anayasa yapamamış, askeri darbelerin ardından gelen ısmarlama, yasakçı yönü ağır basan anayasalarla yetinmek zorunda kalmıştır. Oysa modern dünyaya ayak uydurabilmek, toplumsal huzuru sağlamak ve kalkınma yolunda hızla ilerlemek için sivil, özgürlükçü, çoğulcu, demokratik, bir anayasaya ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız vardır. AKPnin bu yöndeki girişimleri, yine Türkiyede sürekli gerginlik ve vesayet rejimi isteyenleri rahatsız etmiştir. Beşincisi, yıllardır üniversitelerimizde sürdürülen, hiçbir anayasal ve yasal dayanağı olmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi öyle buyurmadığı halde ısrarla ve inatla, zorlama yorumlarla sürdürülen, kadına karşı ayrımcılığı açık olan, eğitimde fırsat eşitliğine, din ve vicdan özgürlüğüne, kanun önünde eşitliğe aykırılığı tartışma götürmez türban yasağının kaldırılması girişimidir. Bu yasağın kaldırılması da, (Kürt sorunu ve yoksulluk sorunu gibi, cumhuriyet tarihi boyunca bir türlü aşılamamış, aşılmasına izin verilmemiş bir sorun olan) irtica sorununu aşma, laikliği aslına uygun şekilde din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olarak uygulama, dolayısıyla, iktidar seçkinlerinin olağanüstü uygulamalar için sürekli bir silah olarak kullandıkları bir aracı artık kötüye kullanılamaz haline getirme potansiyeli taşıdığı için malum çevreleri rahatsız etmiştir. Altıncısı, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi ve tam üyelik yolunda ev ödevlerinin yapılması kapsamında azınlık vakıflarına ait gayrimenkullerin iadesi, Ruhban okulunun açılması, azınlık haklarının tanınması gibi konular birilerini rahatsız etmiştir. Buna devlet desteğine dayanmadan, piyasa ekonomisi ve küreselleşmenin sunduğu olanaklar sayesinde gelişip serpilen dindar-muhafazakÜ¢r Anadolu sermayesinin, devlet eliyle zengin edilmiş, piyasada bütün köşebaşlarını tutmuş, serbest rekabetten hazzetmeyen büyük sermaye çevrelerinin gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı da eklemek gerekir. Nihayet belki bardağı taşıran son damla, yıllardır bir sürü karanlık dolap çevirdiği, Susurluktan Şemdinliye, Danıştay saldırısından Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasına, Hrant Dink suikastından Rahip cinayetine kollarının uzanmadığı yer kalmadığı anlaşılan Ergenekon Çetesine yapılan baskın ve tutuklamalar olmuştur. Söz konusu çetenin toplumda infial yaratan, kaosa davetiye çıkaran, darbelere gerekçe teşkil eden, istikrarı bozan ve Türkiyeyi sürekli içine kapanmaya zorlayan ve krizden krize sürükleyen eylemlere karışan, Soğuk Savaş koşullarında oluşturulmuş, Soğuk Savaş bittikten sonra öteki NATO ülkelerinde tasfiye edildiği halde Türkiyenin hala tasfiye demediği, devlet içinde güçlü bağlantıları olan bir tedhiş örgütü olduğu anlaşılmaktadır. Bu çetenin bütün uzantılarıyla birlikte çökertilmesi belki de Türkiyeye rahat bir soluk aldırtacak, herkesin işiyle gücüyle meşgul olduğu normal bir ülke haline getirecek, neticede dünyanın saygın ülkelerinden ve en büyük ekonomilerinden biri haline gelme yolunda ülkenin yürüyüşüne ivme kazandıracak bir adım olacaktır. Çetenin dağıtılması girişimlerinin yine gerginlik ve kaostan beslenen çevrelerin hiç hoşuna gitmediği açıktır. Sevindirici olan, gerek Türk kamuoyunun, gerekse dış dünyanın olan bitenin farkında olması, yargının siyasete müdahalesi anlamına gelen son girişimi şiddetle eleştirmesi, II. Dünya Savaşından bu yana koskoca Avrupa kıtasında (ikisi Almanya, biri İtalya ve biri İspanyada olmak üzere) toplam dört parti kapatılırken 24 parti kapatmanın bir demokrasi ayıbı olduğunun vurgulanması, kapatma girişimine maruz kalan AKPnin, aynen 27 Nisan bildirisine karşı durduğu gibi, dik durmasıdır. Hükümet, yargıya egemen olan zihniyeti bir kez daha tartışmaların odağına yerleştiren bu girişimi fırsat bilerek, AB yolunda yapması gereken reformlara hız vermeli, sivil anayasanın bu yıl içinde mutlaka çıkarılması için gerekli adımları tez atmalı ve Türkiyeyi daha demokratik, daha sivil ve daha özgürlükçü bir ülke yapma yolundaki girişimlerine bütün hızıyla devam etmelidir.