Demek ki Neymiş? Yargıda Reform Şart! '06.06.2008

Anayasa Mahkemesi (AYM) uzun süredir gündemi meşgul eden türban kararını dün açıkladı: Türbanı üniversitelerde serbest bırakan Anayasa değişikliği iptal, yapılan düzenleme yok hükmünde. Böylece başladığımız yere geri dönmüş olduk, yazık. Sizi bilmem; ama ben bu karara hiç şaşırmadım; esasen AYM'nin ve Türkiye'nin siyasal-hukuksal sisteminin bugünkü yapısı dikkate alındığında, başka türlü—mesela türbanı serbest bırakan—özgürlükçü bir karar çıksa, sürpriz olurdu. Karara katılmak mümkün mü? Elbette hayır. çıkan kararı hukuî bulmak mümkün mü? Elbette hayır. Bu kararı doğru, isabetli ve hukukî bulmamanın bazı önemli gerekçelerini şu şekilde sıralamak mümkün: Her şeyden önce, Anayasa, AYM'ye Anayasa değişikliklerini yalnızca şekil yönünden denetleme yetkisi vermekte, esas bakımından denetleme yetkisi vermemektedir. Bu bakımdan AYM'nin yaptığı, tanınmış anayasa hukukçusu Prof. Dr. Ergun özbudun'un deyimiyle bir yetki gaspıdır; olmayan bir yetkiyi varmış gibi kullanmaktır. Kurallara uyma ve yetkisi dahilinde hareket etme konusunda örnek olması gereken hukuk organlarının bizzat kendilerinin kötü örnek olması demokratik sistemin ve iç barışın geleceği açısından hiç de olumlu şeyler ima etmemektedir. İkincisi, bu karar, bir temel insan hak ve özgürlüğünün kullanılmasını engellemektedir. Oysa hukukun özü hak ve özgürlüklerin iptali değil, bunların garanti altına alınmasıdır; hak ve özgürlükleri ihlâl edenlere engel olmaktır. Mahkemeler, hakimler ve savcılar, adına karar verdikleri milletin hakları çiğnendiğinde devreye girsinler, hakkı hukuku korusunlar, adalet dağıtsınlar, haksızlığı önlesinler diye vardırlar; halkın bir kesiminin toplumsal hayata katılımını engellesinler diye değil. üçüncüsü, kararın, çoğu kişinin beklediği gibi 9-2 bir oyçokluğuyla çıkması, mahkeme üyelerinin karar verirken hukukî mülahazalardan çok siyasî mülâhazaların ağır bastığının bir göstergesidir. Serbestiyetten yana oy kullananlar, daha önce benzer bazı davalarda olduğu gibi, muhtemelen rahmetli özal'ın atadığı üyeler; diğerleri ise Demirel ve Sezer'in atadığı üyelerdir. Bu ise Türkiye'nin bugünkü temel sorunlarının nasıl aşılacağŸı konusunda ortaya çıkan önemli bir zihniyet ayrışmasının yansımasıdır. Temel ayrışma özgürlüklerden yana olmak ile, özgürlüklere karşı olmak, özgürlükleri bir tehdit olarak algılamaktır. Dördüncüsü bu karar, kamu vicdanını yaralayan, yüksek mahkemenin adına karar verdiği halkın büyük bir bölümünü memnun etmeyen, referanduma götürülse aksi sonuç çıkacağı kesin bir karardır. Evet, mahkemeler her zaman halkın ne düşüneceğine bakmayabilir; ola ki halkın çoğunluğu temel hakların ve özgürlüklerin iptalini istese, mahkemeden buna uymasını beklemek doğru olmaz. Ama burada söz konusu olan bunun tam tersidir. Yapılan şey azınlığın çoğunluğa karşı korunması, veya bir hakkın gaspedilmesinin önüne geçilmesi değildir. Tam tersine, başörtüsü, defalarca yapılan kamuoyu yoklamalarının gösterdiği üzere, Türkiye'de kadınların çoğunluğunun fiilen benimsediği, halkın ezici bir çoğunluğunun okullarda ve her yerde serbest bırakılmasını istediği bir giyim tarzıdır. Daha özelde Türk toplumunun modernleşme sürecinde geçirdiği sosyolojik değişimin, kadının toplum hayatına katılma arzusunun bir yansımasıdır. Dolayısıyla, bu yasak, demokrasilerde teorik olarak egemenliğin “kayıtsız şartsız sahibi” olan millete rağmen, evrensel hukuk prensiplerine aykırı, yasal dayanaktan yoksun, kadınların bir kısmına karşı negatif ayrımcılık yapan, fırsat eşitliğine, demokratik laikliğe, din ve vicdan özgürlüğüne aykırılığı apaçık olan bir yasaktır. Bu haliyle AYM'nin yasakta devam kararı alması, gelecek kuşaklara Türkiye'nin çok kolay izah edemeyeceği bir karardır. Peki ne yapmalı? Bağırıp çağırmalı, sövüp saymalı mı? Asla. Eminim bugünlerde kamuoyunda oluşan hayal kırıklığını, infiali kullanmak isteyecek kışkırtıcılar, ajan-provokatörler, ortalığı karıştırmak isteyecek karanlık niyetli kişiler olacaktır. Bu konuda asla dolduruşa gelmemeli, sağduyuyu elden bırakmamalı, “usuletle ve suhuletle,” demokratik yollarla özgürlük mücadelesini sürdürmelidir. Aşırı, naif, fevri, çocukça ve ölçüsüz tepkiler tam da ülkeyi kaos ortamına sürüklemek, darbeye giden yolların taşlarını döşemek, Türkiye'yi yeniden içine kapamak, uluslararası sistemin ağababalarının tam kontrolünde bir güçsüz ülke yapmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek olacaktır. Bu bir maraton koşusu, uzun soluklu bir özgürlük mücadelesi olarak düşünülmelidir. Köleliğin kaldırılması, siyah-beyaz ayrımına son verilmesi ve bugün doğuştan hazır bulduğumuz bazı daha pek çok temel hak ve özgürlüklerin elde edilmesi yüzyıllar süren bir mücadelenin sonunda başarılmıştır. 1960 darbesini yapanların, ardından AYM'yi kuranların, milletin egemenliğini belirli kurumlarla paylaşmak zorunda kalmasını isteyenlerin belirli bir vizyonu, belirli menfaatleri ve tehdit algıları vardır; bugün yargının parti kapatma davalarıyla, türban yasağıyla, siyasi mülahazalarla dolu bildirilerle gündemi belirlemesi bu vizyona uygundur. Ancak, gerek dünya, gerekse Türkiye başka bir yöne, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, seçilmişlerin egemenliğine, temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alındığı bir yöne doğru gitmektedir. Sağduyunun korunması ve krizin iyi yönetilmesi bu geçiş sürecini kolaylaştıracaktır. Bu sürecin önemli bir unsurunun da, yaşanan tecrübelerin ışığında, yargıda esaslı bir reform olduğu anlaşılmaktadır. Yargının temel işlevinin devleti, resmi ideolojiyi veya statükoyu bireylere ve sivil topluma karşı korumak değil; bireyleri, güçsüzleri, temel hak ve özgürlükleri hak gaspçılarına, ceberrutlara, çetelere, darbecilere, işkencecilere ve bilumum diktacılara karşı korumak olduğunu özümsemiş; özgürlüklerin önünün açılmasının, yaratıcı ve yenilik peşinde koşan bireylerin yaşadığı daha barışçı, daha istikrarlı ve daha müreffeh bir toplum yaratmanın olmazsa olmaz koşulu olduğunu kavramış hukuk adamlarına; bu bağlamda bağımsız olduğu kadar da tarafsız bir yargıya her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Bunun için hukuk fakültelerindeki müfredatın tepeden tırnağa gözden geçirilmesinden, yargı mensuplarının mutlaka belirli bir süreliğine yurtdışına gönderilmesine, yasaların gözden geçirilmesinden devletin ve yargının din-mezhep-ideolojiler konusunda tarafsız hale getirilmesine varıncaya kadar esaslı reformlar yapılmalıdır. Devlet-vatandaş ilişkilerini, yargı-temel hak ve özgürlükler ilişkisini yeni bir anlayış temeline oturtmadan bazı kronik sorunlarımızın aşılması zor görünmektedir. Bu bağlamda iktidar partisinin arkasındaki halk desteğini ve uluslararası konjonktürün uygunluğunu dikkate alarak daha cesur, daha reformcu, daha atak davranması gerekir. Parti kapatmanın zorlaştırılması, AB'ye uyumun gerektirdiği reformlar, sivil anayasa ve çetelerin üstüne gitme konusunda gösterilen ve bundan sonra gösterilecek zaafiyetin bedelini sadece Ak Parti değil, bütün Türkiye toplumu ödeyecektir.