Mustafa Acar'la küresel kriz üzerine '02.04.2009

Dünya, ABD merkezli çıkarak kısa sürede dünyaya yayılan krizin etkileriyle boğuşurken bir yandan da krizin sebepleri ve çözüm yollarına ilişkin akademik mahfillerde yoğun bir tartışma yaşanıyor. Marksistler, sosyalistler, Keynesyenler ve bilumum devlet fetişistleri krizin sebepleriyle ilgili derinlemesine inceleme yapmaktan imtina ederek kapitalizmi suçlarken; serbest piyasa savunucuları krizin sebepleri ve çıkış yolları hakkında önemli ipuçları gösteriyor. Biz de medyada yalan yanlış yazılan-çizilenler nedeniyle küresel krizle ilgili oluşan dezenformasyondan kurtulmak amacıyla serbest piyasanın yılmaz savunucularından Mustafa ACARla görüştük. 1929 büyük buhranı ile şu an sürmekte olan küresel kriz arasında temel ayrım nedir? Benzerdir diyebilir miyiz? Öncelikle her ikisinde de benzer olan; karşılıksız para basma yolu, piyasalardaki parasal genişleme, bazı sektörlere aşırı kaynak aktarımı, bunun sonucu olarak da borsaya olmak üzere hisse senetlerine aşırı talep ve fiyatlarda müthiş bir şişkinlik ve bunun sonucunda da oluşan balonun patlaması her ikisinde de ortaktır. Ayrıştığı taraf ise 1929 bunalımında küreselleşme bu boyutta değildi. Bugün küreselleşmenin etkisi ile ülkeler arasındaki duvarlar aşıldı. Öncelikle para ve sermayenin, daha sonra mal ve hizmetlerin hızlı dolaşımı söz konusu oldu. Yani dünya ekonomileri eskiye oranla şimdi daha fazla içiçe girmiş durumdadır. Bu açıdan dünyanın her tarafında çıkan bir olumsuzluk kolaylıkla yayılabilir hale geldi. Yani 29da süreç daha yavaş işlerken bugün olası bir kriz eskiye oranla daha hızlı yayılır oldu. Kimi ekonomistler; dün olduğu gibi bugün de piyasaları serbest bırakırsanız olacağı budur diyorlar. Sizce haklılar mı? Kesinlikle değiller. O gün de, bugün de krizin ana sebebi devletin enstrümanlar ile piyasaya müdahale etmesi, karşılıklı para basarak likidite bolluğu yaratarak piyasayı şişirmesidir. Yani temel sorun finansal genişlemedir. Peki buna sebep olan ne? Devlettir. Parasal genişlemenin başlangıç noktası devlettir. Hepimizin kulağına hoş gelen ekonomiyi canlandırma gibi söylemlerle devlet piyasaya müdahale ediyor. Örneğin bütçe açık veriyor, devlet açığı finanse etmek için para basıyor. Parasal genişleme, kredi mekanizmasını tetikliyor. Kredi genişlemesi belli sektörlere aşırı talep yaratıyor. Kısa dönemde insanlar paradan para kazanıyor. Talep canlanıyor. Kısa yoldan köşeyi dönme hevesi ile bunlar katlanıyor. Sürü psikolojisi ile birilerinin yaptığını herkes yapıyor. Kısa dönemde bir cennet yaratılıyor. Daha sonra bazı sektörlere aşırı talep olması fiyatları şişiriyor, tabi bu sahte cennet sonuna kadar gitmeyeceği için devlet günün birinde bu parasal genişlemeye bir fren yapmak zorunda kalıyor. İşte o gün bu saadet zinciri kopuyor. Ne yapılması gerekirdi? Eğer piyasa kendi haline bırakılmış olsaydı, bazı sektörlerdeki bu aşırı yoğunlaşmayı piyasanın kendi kendini düzenleyici mekanizmaları aracılığıyla bazı balonları erken patlatacaktı. Ve de hesabını yanlış yapan şirketler batacağı için geriye kalan piyasanın diğer aktörleri daha dikkatli davranıyor olacaktı. Oysa o gün de bugün de devletlerin yapmaya çalıştığı şey piyasaya müdahale etmektir. Bu da yetmiyormuş gibi hem kendi hatalarını hem de şirketlerin başındaki yöneticilerin hatalarını bütçeden karşılayarak vergi mükelleflerinin sırtına yüklemektedir. Bu da hesabı yanlış yapan insanlarda ahlaki yozlaşmaya sebebiyet vermektedir. Yani devletin vermiş olduğu banka batırmama, mevduata ve krediye verdiği garantiler, insanları ve şirketleri hesapsız kitapsız işlere yönlendiriyor. Nasılsa devlet beni kurtaracak anlayışı insanları yanlış kararlar almaya yönlendiriyor. Hesabı da kendilerine ödetilmediği için benzer hataları tekrar yapıyorlar. Mesela ABDdeki kriz nerden kaynaklandı derseniz; Mortgate kredisine gidersiniz. Piyasalara baktığımızda batan ilk şirketler devlet destekli şirketlerdir. Bunun birisi 1930lu yıllarda 29 bunalımından çıkalım diye devletin kurmuş olduğu Mortgate kredisi şirketidir. Diğeri de 70li yıllarda kurulmuş olan Mortgate kredi şirketidir. İktisadi yasaların gereği olarak ekonomisi zayıflayan ülkenin parası da zayıflar. Fakat ABDde ekonomi zayıflamasına rağmen dolara olan talep hala devam ediyor ve dolar değerini koruyor. Bunun sebebi nedir? 2. Dünya Savaşından sonra Bretton Woods sisteminin bir gereği olarak dolar, dünya rezerv parası olarak deklare edildi. Bütün dünyadaki paralar da dolara endekslendi. Dolar da altına endeksli idi. İsteyen istediğinde elindeki doları, belirlenmiş olan kurdan altına dönüştürebilirdi. Oysa 70li yıllarda çeşitli sebeplerle dolar ile altın arasındaki bağlantı kopartıldı. Buna rağmen dolar rezerv para olarak devam etti. Yani ülkeler kendi dış ticaretlerini kendi paraları üzerinden değil de dolar üzerinden finanse etmeyi sürdürdüler. Merkez bankaları dolar biriktirmeye devam ettiler. İthalat ve ihracatın yanında petrolün de fiyatı dolar üzerinden yürütülmeye başlandı. Bunun sonucu olarak da dolaşımdaki paranın yüzde sekseni, merkez bankalarının rezervlerinde tutulan yabancı paranın da yüzde altmışını dolar oluşturmaktaydı. Ekonomide işler ters gitmeye başladığında ülkeler kendi paralarına değil de dolara sığındılar. Bunun sonucu olarak da doların değeri arttı. Bugün de aynı şey devam etmektedir. Peki bu böyle gider mi? Gitmez, gidemez. Bunun için ülkelerin uyanmaları ve ABDye boşu boşuna senyoraj vergisi vermekten vazgeçmelerinde fayda var. Ticaretlerini ya kendi paraları üzerinden ya da başka paralar üzerinden yapmaları gerekir. Eğer böyle olursa ABD bütçe açığı verdiği zaman, dış açık verdiği zaman bu açıkları karşılıksız para basarak finanse edemez hale gelir. Şu an ABD canı sıkıldığında karşılıksız dolar basıp dünyaya vererek kendi iç piyasasını etkilemeden dünyayı haraca kesmektedir, senyoraj vergisi toplamaktadır. Buna son vermemiz gerekir. Öbür türlü ABD ekonomisi kötüye giderken dolar yükselmeye devam edecektir. Krizle birlikte kimi ülkelerde sosyal devletin ağırlığının arttığını görüyoruz, refah devletine doğru bir yönelim var, piyasaya müdahale gittikçe artmaya başladı. Pure-liberal modelden uzaklaşılıyor sizce bunun sebebi nedir? Marxın öngörüleri gerçekleşiyor diyebilir miyiz? Hayır gerçekleşmiyor. Marxist, kolektivist, sosyalist buna İslamcı, radikal dinci, ulusalcı çevreler de dahil olmak üzere zihniyet olarak dünyaya kolektivist bir pencereden bakan çevreler Marxın öngörülerini adeta bir peygamber kehaneti gibi algılamışlardır. Komünist Manifestodan bu yana müzmin bir şekilde kapitalist sistemin sonunu bekleyen insanlar var. Maalesef 150 yıldır bekliyorlar. Sanırım yıllarca da bekleyecekler. (gülüyoruz) Marxın kapitalist sistemin sonunun geleceği, devrimlerin hangi ülkelerde çıkacağı, sınıfsal topluma geçiş gibi öngörülerinin hiç biri tutmadı. Üstelik tersine sonuçlar çıktı. Örneğin Sosyalist sisteme geçişin kapitalist ülkelerde olacağını söyledi. Gördük ki Sovyetler, Çin gibi köylü toplumlarında ortaya çıktı. İkincisi kapitalist sistem 1850li yıllardan bu yana çok kez krize girdi, yine gördük ki bir şekilde yeni modeller geliştirerek yoluna devam etti. Aynısını şimdi de yaşamaktayız. Bu kapitalizmin kıyameti değildir. Çeşitli önlemlerle yine yoluna devam edecektir. Peki niye piyasacı çözümler değil de piyasaya müdahale eden Keynesci çözümler? Bu biraz insanın doğasından kaynaklanıyor. Eğer siz bataklıktaki sinekleri tek tek avlamaya çalışırsanız olmaz. Bataklık orda oldukça yeni sinekler ortaya çıkacaktır. Bunu ekonomiye uyarlarsak eğer siz krizi ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırmazsanız, yapay tedbirlerle kısa vadede bir rahatlama getirebilirsiniz; fakat sebepler orda durdukça başka bir kriz kaçınılmazdır. İnsanoğlu geçmişten ders almamaktadır. 1600lü yıllarda, 30 yıl savaşlarının ardından çıkan krizlerde, Hollanda lale soğanına yapılan aşırı yatırımlarda da, hisse senetlerine yapılan aşırı yatırımlarda da dünya hep benzer sonuçlarla karşılaşmıştır. Cinnet, panik ardından çöküş yaşanmıştır. İlginç olanı her defasından bir şekilde kurtuluş umudu olarak devlet görülmüştür. Genişletilmiş maliye ve para politikaları ile bunlara çözüm aranmıştır. Oysa bu tedbirler ile talebi canlandırmak demek fiyat şişkinliği yaratmak demektir. Eğer bu mekanizmaya başlangıçta kapı aralarsanız eninde sonunda geleceğiniz yer aynı yer olacaktır. Bu nedenle Keynesci önlemler hiçbir zaman başarılı olamamıştır. Krizi ötelemekten başka bir şeye yaramamıştır. Önemli olan sebepleri ortadan kaldırmaktır. Peki nedir bu sebepler? Parasal genişleme, gevşek kredi standartları, borçlu ile alacaklı arasındaki zinciri koparan finansal türev araçlarının varlığı, spekülatif alım-satımlara göz yummak. Bunlar olduğu sürece krizler devam edecektir. Karşılıksız para basmanın bireyler yaptığında adı kalpazanlıktır, cezai müeyyidesi de hapis yatmaktır. İşte devletlerin de karşılıksız para basmakla yaptığı özü itibari ile aynı şeydir. Yani emek harcamadan, mal ve hizmet üretmeden hazırdan gelir yaratmaktır. Enflasyon vergisi ile insanları ve özel sektörü haraca bağlamaktır. İşte bu fiyat şişmesine yol açan başlangıçtaki tetikleyici unsurdur. Sebepleri ortadan nasıl kaldırabiliriz? Öncelikle karşılıksız para basma yetkisi devletlerin elinden alınmalıdır. Yeni bir dünya parası yaratılarak, ABD gibi büyük güçlerin karşılıksız para basarak dünyayı haraca bağlamaları engellenmelidir. Modern finansal sistem baştan sona gözden geçirilerek spekülatif hareketlere izin verilmemelidir. Birilerinin yaptığı hatanın bedeli vergi mükelleflerine yüklenmemelidir. Devlet destekli, piyasayı bozucu şirketlerin doğrudan alım-satım piyasasına girerek manipülasyon yapmaları engellenmelidir. Devlet sırtından banka kurtarmak ya da şirket kurtarmak yanlış politikalardır, bunlardan vazgeçilmelidir. Siyasal iktidarın krize karşı tutumunu kimi çevreler çok liberal buluyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Bugün Türk hükümeti dahil ABD ve diğer ülkelerin hükümetleri kriz karşısında çözüm olarak gördükleri yol Keynesci, müdahaleci politikalardır. Yani sanıldığı kadar piyasacı değildir. Hükümetin yapmaya çalıştığı şey kamu harcamalarını artırmak veya vergileri indirmek sureti ile piyasayı canlandırmaktır. Bu ise eninde sonunda talep artışının sonucu olarak fiyatlarda şişkinliğe yol açacaktır. Bu da bizi sonunda aynı yere getirecektir. Maalesef tüm ülkeler bunu uygulamaya çalışmaktadır. İnsanların istediği tek şey işlerinden çıkarılmamak, bankacının istediği bankasının ne olursa olsun batmamasıdır. Şirket sahibi aynısını düşünmektedir. Siyasetçi ise eninde sonunda şirket sahibinden para isteyecektir. Bu anlamı ile hiç kimse piyasayı kendi haline bırakmaktan yana değildir. Bu yüzden karar alıcılar yapay çözümler peşinden koşmaktadırlar. Türk hükümetinin aldığı önlemler eğer zamanında tekrar müdahale edilerek piyasa da oluşan şişkinlik geri çekilmez ise bu süreç bir patlama ile sonuçlanacaktır. Türkiyenin kamu finansmanı dengesi ne durumda? Genel kamu dengesini koruyabiliyor mu? Kimi çevreler kamu borç yükü ve bütçe açığının fazla olduğunu dile getiriyor, Avrupa Birliği Mali Kriterlerine uymadığını söylüyorlar siz düşünüyorsunuz? Bugün itibari ile kamu mali disiplininde ve makro göstergelerde durum oldukça iyidir. Bu nedenle Türkiye krize karşı hazırlıklı yakalanmıştır. Avrupa, ABD ve Japonyadaki kadar tahribat yaşamamıştır. Fakat iş çevrelerinin baskıları, önümüzdeki yerel seçimler yüzünden siyasal iktidar kesenin ağzını açmış durumdadır. Yani kamu mali disiplininden sapma söz konusudur. Bütçe açığı 2007deki düzeyine göre yüzde beşlere çıkmış durumda. Bu anlaşılabilir bir sapmadır. Fakat işler yoluna girdikten sonra kamu mali disiplinine geri dönmelidir. Çünkü Türkiyenin iki yakasının bir araya gelmesini sağlayan şey kamu mali disiplinidir. Eğer tekrar aynı uygulamalara dönmez ise bütçe açığı, enflasyon, Türkiye ekonomisinin içeride ve dışarıda daha kırılgan hale gelmesine neden olacaktır. Bu da istenen sonuç değildir. TÜSİADIN IMF ile antlaşma konusunda tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Öncelikle büyük sermaye sahiplerinin dünya finansal krizin kaynağı Türk hükümetiymiş gibi göstermesi çok yanlış ve haksızlıktır. Krizin kaynağı bellidir, ABDdir. Türkiyenin Morgate kredilerinde batığı yoktur, bankası batmamıştır, makro dengeleri iyi durumdadır. Peki neden iş dünyası bu konuda baskı kurmaktadır? Dövizin ucuz olduğu, Türk parası ile borçlanmanın pahalı olduğu dönemlerde, dövizin sürekli bu durumda kalacağını düşündüklerinden gidip bol miktarda döviz cinsinden borçlanmışlardır. Elindeki doların büyük bir kısmını da batırmışlardır. Tabi haliyle Türk iş dünyasının geleneksel hastalığı tekrar ortaya çıkmıştır. Kar yaparsam kendi cebime, zarar edersem devlet zararımı karşılasın anlayışı ile bir an önce hükümetin IMF ile anlaşmasını, gelen paraları ceplerine atmayı beklemektedirler. Türkiye IMF ile anlaşmak zorunda mıdır? Zorunlu değildir. Türkiye ekonomisinin eskisi kadar kırılgan olmaması ayrıca Türk hükümetinin dış politik açılımları ile durumunu rahatlatması hem de makro ekonomik dengelerin iyi durumda olması, antlaşma yapmasak da yolumuza devam edebileceğimizi gösteriyor. IMFye olan borcumuz 8 milyar dolar, isterse bir çırpıda bu hesabı kapatabiliriz. Yalnız IMF ile ilişkilerimizi koparmamamızın faydaları var. Dünyada Türkiyeye yatırım yapmayı düşünen sermaye sahipleri ve Türkiyenin geleceğinden endişesi olan uluslar arası yatırımcı, Türkiyenin IMF ile anlaştığını görünce parasını biraz daha güvenle yatırmak isteyecektir. Bu anlamı ile önemlidir. Geçtiğimiz günlerde G-20 toplantısında altı başlıkta toplanabilecek kararlar alındı. Birincisi, korumacılığa karşı durulacak, serbest ticaret ve serbest yatırımın devamı sağlanacak. İki, banka borçları yeniden yapılandırılacak. Üç, ülkeler ekonomik büyümeyi ve istihdamı destekleyen ekonomik paketler açmayı sürdürecekler. Açılan bu paketleri IMF izleyecek. Dört, düşük faiz politikası sürecek. Beş, gelişmekte olan ülkelere yardım edilecek. Altı, IMFnin ihtiyaç duyduğu fon desteği sağlanacak. Alınan kararlardan siz tatmin oldunuz mu? Hayır olmadım. G-20 radikal kararlar almaya cesaret edememektedir. G-20nin yapması gereken; ABD dolarının egemenliğine son vererek dünya finansal sisteminde yeniden bir yapılanmaya gitmelidir. Dünya merkez bankası gibi bir kurumun kurulması, dünya parasının yaratılması, buradan elde edilecek senyoraj gelirlerinin ülkelerin dünya gayri safi hasılalarına katkıları oranında paylaştırması gerekir. Dolayısıyla doların egemenliğine son veren adil bir düzen yaratması yönünde adımlar atması gerekir. Yukarıdaki tedbirler kısa vadede durumu düzeltmeye yeter, fakat uzun vadede işe yaramayacaktır. Hocam ayrıca sizin tarımla ilgilendiğinizi biliyoruz. Bütün dünya ülkeleri tarıma destek vererek çiftçiyi ayakta tutmaya çalışıyor. Biliyoruz ki gıda insanlığın olduğu sürece bir pazar, çiftçilerin böyle bir pazardan desteksiz ayakta kalamamaları kendi beceriksizlikleri mi yoksa devletin işgüzarlığı mı? Gelişmiş ülkeler bu konuda ikiyüzlü davranmaktadırlar. Bir taraftan teorik olarak serbest piyasayı savunurlarken diğer taraftan tarıma ciddi müdahalelerde bulunmaktalar. Gelişmiş ülkeler sanayi sektöründe karşılaştırmalı üstünlüğe dayalı serbest ekonomide tam gaz giderken tarım alanında bunun aynısı görünmemektedir. Gelişmekte olan ülkelerin karşılaştırmalı üstünlük alanında önde olduğu tarım alanında çifte standart uygulanmamaktadır. Bu da söylemlerinden samimi olmadıklarını göstermektedir. Avrupa ülkelerinde ve ABDde bunu daha çok görmekteyiz, devletlerin işgüzarlığı vardır. Olması gereken hizmette, sanayide, tarımda gerçek anlamda karşılaştırmalı üstünlük kimde ise ona bırakılmalıdır. Böylelikle başta Afrika ülkeleri olmak üzere Türkiye de dahil tarıma elverişli iklime sahip ülkeler ekonomiden daha fazla pay alacaklardır. Aynı zamanda AB ve ABD tüketicileri yüksek bedel ödeyerek mal tüketmekten vazgeçecek ve tüketici refahı artacaktır. Bize zaman ayırdığınız çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Foto-Röportaj : Mahmut Kaya, Şeyma Muşlu, Medine Evci Düzenleme : Mahmut Kaya, Emrah Korkmaz, Ramazan Aksoy