17.06.2003
AB’ye tam üyelik sürecinde dönüm noktası oluşturan kritik 3 Ekim tarihine az bir zaman kalmışken Türkiye, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlanıp başlanılmayacağını hararetli bir şekilde tartışıyordu. Aynı zamanda, bazı kesimlerin kötü senaryoları taraftar bulmuş, çeşitli provokasyon gösterileri yapılıyordu. İşte Türkiye’de bunlar yaşanırken, ben de aklıma takılan birkaç konu hakkında değerli hocam Doç. Dr. Mustafa Acar ile görüştüm. Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkileri üzerine keyifli ve doyurucu bir sohbet yaptık.
Röportaj: Muhsin Doğan*
Türkiye’nin yüzü her zaman Batı’ya dönük olmuştur. Bu hedef, Türkiye’nin iç ve dış politikasına da yön vermiştir. Avrupa’da ortaya çıkan ve büyük bir barış projesi olan AB’nin de bir üyesi olmak aynı zamanda Batı’nın bir parçası olmak anlamına geliyor. Ne yazık ki bu oluşuma karşı Türkiye, istikrarlı bir tutum sergileyememiştir. İrlanda, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkeler AB’ye entegrasyon sürecini hızla tamamlarken, Türkiye’nin zaman zaman geri adımlar atmasının altında yatan nedenleri siz nasıl açıklıyorsunuz?
Türkiye açısından bakıldığında, Avrupa Birliği’ne (AB) üye olma ya da daha genel olarak Avrupalı ülkeler ailesine dâhil olma amacı, Osmanlı’da Tanzimat’tan da önce başlayan bir batılılaşma ve batılı kurumları ithal etme geleneğinin son halkasıdır. Cumhuriyet döneminde bu eğilim biraz daha pekişerek devam etti. AB’ye üye olmak yeni bir gelişme değil. 1959 yılında başvuruyu dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından yapılmıştı yani AB’ye üyelik macerası 40 yılı aşkın bir süredir devam etmektedir. Son yıllara kadar Türkiye, kâğıt üzerinde batılılaşmayı ve AB’ye katılma isteğini beyan etse de, bu konuda üzerine düşenleri yapmamış, ayak sürümüş ve AB üyeliğini ciddiye almamıştır. Türkiye, Özal dönemi ile beraber tam üyelik sürecini ciddiye almaya başlamıştır. Özellikle bir önceki ve şimdiki hükümet Kopenhag Kriterlerinin belirlenmesi ve Türkiye’nin beklentisine ilişkin net bir tavır sergilemiş, meclisten uyum paketleri geçirmek gibi somut adımlar atmıştır. Daha da önemlisi son iki hükümet, tam üyelik için Türkiye’nin üzerine düşeni yapma yolunda samimi girişimlerde bulunmuştur. Bu tavırda, genel olarak batılılaşmanın yanında dünyadaki bölgeselleşme ve küreselleşme eğilimleri de dikkate alındığında, Türkiye’nin dışarıda kalmama ve dünyanın en önemli ticaret bloklarından bir tanesinin parçası olma gibi bir amacı da vardır. Ayrıca, Türkiye’nin içsel dinamiklerinden dolayı gerçekleştiremediği bir demokratikleşme, sivilleşme özgürleşme çabası da smkonusudur. AB’ye giriş süreci bu anlamda birçok şeyi kolaylaştırmakla birlikte bazı iç direnişleri daha kolay kırmayı mümkün kılan da bir olgudur. Türkiye AB’den bağımsız olarak, yapması gereken şeyleri tarihsel, sosyolojik, kültürel ve siyasî nedenlerle ya yapamıyor ya da sınırlı gerçekleştiriyordu. AB, bu değişim sürecini hızlandırıcı bir faktördür.
AB açısından bakıldığında ise, eğer AB dünyada etkin bir güç olmak istiyorsa Ortadoğu’yla, Balkanlar’la ve Kafkaslar’la tarihsel kültürel bağları olan ve önemli bir coğrafyada yer alan bir ülkeyi kolay kolay göz ardı edemez. Bu meselenin birinci boyutudur. İkinci bir boyutu, Türkiye 70 milyonluk genç nüfuslu dinamik bir piyasası olan bir ülke olarak ekonomik açıdan AB’nin pazarını genişletebilecek ve Avrupa pazarına dinamizm kazandıracak bir ülkedir. Son olarak, eğer AB Orta Asya’yla ve Kafkaslar’la güçlü ilişkiler içerisinde bulunarak Ortadoğu’ya açılmak istiyorsa, yine Türkiye’yi göz ardı edemez. Bununla bağlantılı olarak bir diğer boyut, güvenlik meselesidir. Bilindiği gibi, Türkiye içinde bulunduğu coğrafya bakımından radikal akımların güç kazandığı bir bölgededir. Bu sebeple, Avrupa’nın kendisini güvende hissedebilmesi için, Türkiye gibi nispeten istikrarlı bir ülkeyle bir müttefik olarak hatta bir birliğin üyesi olarak işbirliği içinde olması gerekir diye düşünüyorum. AB’nin Türkiye’ye bakışında iktisadî ve siyasî boyutun yanında güvenlik boyutu da var. Uzun vadeli bir perspektifle birlikte bu üç boyuttan ele alındığında, Türkiye’nin AB’ye üye olması, AB’nin menfaatinedir. Son tahlilde, AB’nin Türkiye’yi yanında görmek istemesinin nedeni, dışta tutmasının bedelinin çok ağır olmasından kaynaklanmaktadır.
Peki, AB’den başka alternatif yok mu? Yani bazı kesimlerin iddiasına göre, Türkiye istikametini Batı olarak belirlediği için kendi bölgesindeki olası çeşitli işbirliği oluşumlarını değerlendiremiyor.
Evet, aslında teorik olarak meseleye bakıldığında Türkiye’nin AB’den başka alternatifleri var. Eğer son söyleyeceğimizi en başta söylemek gerekirse, Türkiye’nin önündeki mevcut alternatiflere bakıldığında bunların içerisinde en makul ve ulaşılabilir en olanı bana göre AB’dir. Bunun dışındaki alternatifler neler olabilir diye bakıldığında ilk olarak, Türkiye’de mevcut durumun devam etmesi yani statükonun korunmasıdır. Bu da, AB’nin dışında Amerika’ya yakın duran ve demokratik standartlarını henüz oturtamamış, zenginleşme yolunda epeyce geride kalmış ve gelecekte ne olacağı bilinmeyen istikrarsız bir bölgede marjinal bir üçüncü dünya ülkesi olarak kalmak olabilir. Bu, kabul edilebilir ve içimize sinen bir alternatif değildir. İkinci bir alternatif, eskiden de seslendirilen, İslam ülkeleriyle sıkı ilişki kurarak D-8 veya ona benzer gelişmekte olan Müslüman ülkelerle kurulabilecek bir alternatif bir birliktelik olabilir. Bu seçeneğe biraz daha yakından bakıldığında bunun da kolay gerçekleştirilebilir bir alternatif olmadığı da açıktır. Zira ilk olarak, İslam ülkeleri arasında arzulanan seviyede bir dayanışma ruhu söz konusu değil. Müslüman ülkeler arasında sınır sorunları var. Gerek rejim farklılıklarından gerekse menfaat farklılıklarından dolayı birbirleriyle kavgalılar. İkinci olarak, Müslüman ülkelerin pek çoğunda ya doğrudan askeri ya da sivil ama sonuçta diktatörlük yönetimleri mevcuttur. Müslüman ülkelerin genç kuşaklarının da birbirlerine çok sıcak baktıkları söylenemez. Arap ülkelerindeki genç nüfusun Türkiye’ye bakışı genelde olumsuzdur. Karşılıklı olarak, Türkiye’deki genç nüfusun da Arap ülkelerine bakışında olumsuzluklar görmek mümkündür. En azından benim gözlemlerime göre, Türk halkı I. Dünya Savaşı sırasında Arap dünyasının Osmanlı’yı arkasından vurduğu argümanları sebebiyle olumlu bakmıyor. Yine o yıllardan kalma milliyetçi akımların yükselmesiyle ve Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca Arap dünyasını sömürdüğü ve vergilerle zor duruma düşürdüğü yolundaki argümanlarla orada da tarihsel düşmanlık devam ediyor. Her iki toplumun karşılıklı duyguları olası bir işbirliğini psikolojik olarak zorlaştırıyor. Bir diğer noktada da, teknolojik düzey ve ekonomik güç bakımından maalesef İslam dünyası kendi kendine yetebilen bir yapıya sahip değil ve İslam Dünyası’nın bir blok oluşturulabilme kapasitesi de sınırlıdır. Bizim kadar öteki Müslüman ülkeleri de teknolojik olarak dışarıya bağımlıdır. Biz hâlâ Batı’dan teknoloji ithal etmekle meşgulüz, Petrol zengini birkaç Arap ülkesi dışında Müslüman dünya genel olarak dünyanın alt ve orta gelir grubuna hatta yoksul ülkeler grubuna dâhil; eğitim, sağlık ve altyapı sorunları olan, kişi başına gelirleri oldukça düşük olan ülkelerdir. Dolayısıyla bir anlamda, AB benzeri bir alternatif entegrasyon projesi hayata geçirmenin gerekliliğini teşkil eden ekonomik kaynaklar, sınırlıdır. Halkların birbiriyle ilişkilerinin soğukluğuna ek olarak askeri ve teknolojik güç olmadığından dolayı böyle bir alternatif işlevsel değil. Sonuç olarak, belli sıkıntılar olsa bile gerek ekonomik gerek teknolojik güç açısından gerekse hâlihazırda son yarım yüzyıllık tecrübeye bakıldığında elde başarılı bir uyum projesi olması sebebiyle geriye AB kalıyor. Üstelik Türkiye’nin gerçekten dünyanın büyükleri arasında oynamaya olan ihtiyacından dolayı bence Avrupa Birliği mevcut alternatifler içerisinde en iyisi.
17 Aralık, gerçekten bir kırılma noktasıydı. Benim gözlemlerime göre, tüm olumsuzluklara rağmen halk bu süreci destekliyordu. 17 Aralık ile 3 Ekim tarihleri arasında ne yapılması gerekiyordu, neler yapılabildi?
Evet, 17 Aralık bizim için hakikatten kritik bir dönüm noktası sayılabilir. Özellikle son yıllarda, Kopenhang Kriterlerine uyum çerçevesinde Türkiye’de atılan adımlardan rahatsız olan belirli güç odakları var. Güç, itibar mevki ve imtiyaz kaybına uğrayacağından endişe ettiklerinden dolayı AB sürecindeki gelişmeleri hazmedemeyen bir kesim varlığı artık biliniyor. Bence direnişin kaynağındaki esas sebep hâlen budur. Benim düşüncem şudur ki, 17 Aralık’ta AB’den müzakere için tarih alamamış olsaydık, yani o zirveden bir olumlu karar çıkmamış olsaydı Türkiye 18 Aralık sabahından itibaren karışacaktı. AB sürecini çeşitli sebeplerden dolayı onaylamayan güçler, belirgin bir şekilde ortaya çıkacaklardı. Olumsuz bir senaryo çizeceğim ancak bu güçlü bir ihtimaldir ki, geçenlerde karşılaştığımız sokak gösterileri ve provokasyon girişimleri daha o günden olacaktı ve mevcut hükümeti bir şekilde devre dışı bırakarak Türkiye’yi yeniden eski döneme döndürme gayretleri daha belirgin hale gelecekti.
Türkiye 17 Aralık’ta tarih alarak, istikrarını pekiştirme ve gerçekten de AB üyeliğinin görülebilir, ulaşılabilir bir hedef olduğunu anladı. Bu anlamda pek çok olumlu yansımaları olan bir karar oldu. Gerek siyasî gerekse iktisadî alanda istikrarlı bir gelişme gösterdik, bundan sonra yapılması gereken de yine aynı doğrultuda devam etmek. AB’ye girmek AB gibi istikrar ve güç bloğunun bir parçası haline gelecek olmanın kazançları yanında, Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ile gerçekleştiremediği demokratikleşme, sivilleşme ve özgürleşme ihtiyacını karşılaması açısından çok önemlidir. Son günlerdeki kışkırtma çabalarına aldırmadan ve galeyana gelmeden ancak olan bitenin iyi tahlilini yaparak yolumuza devam etmenin en doğru hareket tarzı olacağını düşünüyorum. Türkiye’nin gerçekten zenginleşmeye, özgürleşmeye, sivilleşme ihtiyacı var. Bunun da yapılabilmesini mümkün kılan en büyük dinamiklerden biri AB’dir ve bu hedeften sapmamak gerekir.
Sizin de belirttiğiniz 3 Ekim öncesi gerginlikler, AB’ye tam üyelik yolundaki Türkiye’yi olumsuz yönde etkiler mi?
Türkiye’nin AB üyeliğinin gerektirdiği değişim ve dönüşümden ve yeni yapılanmadan zarar göreceğini hisseden mevki sahiplerinin prestij kaybına uğrayacağını düşünen çevrelerin olması, son günlerdeki provakasyon olaylarının arkasında yatan temel sebeplerden biridir. Bir süre daha, ilgili çevreler çeşitli gerekçelerle kamuoyunun kolay etkilenebileceği alanlardan girerek Türk milletinin milliyetçi duygularına deşerek Türkiye’yi AB sürecinden koparmayı deneyecekler. Provokasyonlara karşı yapılması gereken şey, AB hedefinden kopmadan soğukkanlı davranmaktır. Çünkü AB hedefinden saparak sadece Türkiye AB’den uzaklaşmakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’deki istikrarı yok edecektir. İstikrarın bozulması ise yabancı sermaye gelmemesi, enflasyon yeniden yükselmesi, kamu finansman dengeleri yeniden bozulması ve nihayetinde Türkiye’nin zenginleşme yolunu terk edip, yeniden hızla yoksullaşma sürecine girmesi anlamına geliyor.
Öncesinde AB, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu olan iktisadî bir birlikti. İktisadî alanda işbirliği iki dünya savaşından çıkmış, yoksullaşmış Avrupa ülkelerine zenginlik getiriyor. Tabiî ki, bunda AB’nin kota ve sınırlamalar yerine uluslar arası ticareti teşvik etmesi, devletçi zihniyetten uzaklaşarak piyasa ekonomisine güvenmesi gibi çeşitli faktörler yatıyor. Aynı şekilde, AB’ye giren ülkeler de hem iktisadi özgürlüklerle hem de büyük bir pazara girmenin avantajıyla kısa sürede yabancı yatırımların çekim merkezi oluyor. Aynı durumun entegrasyon sürecindeki ve ileride de tam üye olacak olan Türkiye’de de gerçekleşmesi, sizce mümkün müdür?
Gayet mümkün. Son bir yıl içerisindeki gelişmelere bakıldığında, zaten tam üyeliğe de gerek olmadan yabancı sermayenin geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin 1993–2003 yılı arasındaki on yıllık dönemde çekebildiği yabancı sermaye tutarı yaklaşık 7-8 milyar dolar yani 10 milyarın altındadır. Sadece son bir yıllık dönemde yani müzakere tarihi alındıktan sonra çektiği sermaye ise on milyar dolar civarındadır yani önceki 10 yıllık dönemle eşit durumdadır. Bu durum çarpıcı bir şekilde gösteriyor ki, istikrar sorunu halledildikçe, daha öngörülebilir piyasa koşullarına eriştikçe Türkiye dış dünyanın gözdesi haline gelecek ve daha fazla yabancı sermaye çekebilecektir. Sadece yabancı sermaye çekmekle kalmayacak, bahsettiğiniz İrlanda, Slovakya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi iktisadî bakımından refaha yükselecektir. İrlanda, 1973 yılında İngiltere’yle birlikte AB’ye üye olduğunda Avrupa’nın en yoksul ülkesiydi yani Avrupa’nın fakir çocuğuydu. Oysa 30 yıllık dönemde en alttan en tepeye geldi. 2003 yılı rakamlarına baktığınızda, İrlanda’nın kişi başına düşen gelir açısından ve gelişme hızı bakımından Avrupa’nın en iyisi olduğunu kolayca fark edersiniz. Benzer gelişmeler terör ve iç güvenlik sorunlarıyla boğuşan İspanya, Portekiz, Yunanistan’da da yaşandı. Bu ülkeler AB’ye girdikten sonra geriye gitmediler ve güvenlik ve terör sorunlarını barışçı yollardan çözdüler. Aynı şeylerin Türkiye için de geçerli olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten birkaç yıllık gelişmeler de bunu doğruluyor. 2003 yılından bu yana Türkiye’nin gösterdiği ekonomik performans dünyada parmakla gösterilecek kadar nadirdir. Son 30-40 yıllık dönem itibariyle enflasyonun düşüşü, ihracattaki gelişme hızı ve diğer birçok bakımdan kendi içimizde rekorlar kırıyoruz. Aynı şekilde, Türkiye’nin gösterdiği performans OECD ülkeleri arasında ve dünya çapında çok az ülke tarafından ulaşılabilmiş bir performanstır.
Eski doğu bloğu ülkelerinden Slovakya ve Slovenya’nın vergi sistemlerinde devrim yaparak tek ve düz bir vergi benimsemeleri ekonomik refah açısından olumlu etkiler yaratmıştır. AB fonlarını kullanarak vergi sistemlerinde reform yapmaları, AB’nin dikkatini çekmiş ve yakın zamanda Birliğe üye olmalarına neden olmuştur. Bu tür bir vergi reformu ile Türkiye aynı performansı yakalar mı? Bu durum, AB tam üyelik sürecini hızlandırıcı etkisi yapar mı?
Evet, şöyle diyelim doğrudan bir etkisi olmayabilir yani bunun sırf Türkiye’deki vergi sistemi değişti diye Avrupalılar bize daha sıcak bakar hale gelmeyebilirler. Ancak bunun dolaylı etkileri dikkate alındığında böyle bir olumlu etki söz konusu olabilir. Zira tek vergi sistemi, Türkiye’nin şu anda kullandığı çok katmanlı, artan oranlı bir sürü muafiyet ve istisna içeren karmaşık sistemine oranla; tercihe değer, uygulaması basit, denetlemesi kolay, sonuç itibariyle vergi hâsılatını da artırma potansiyeli yüksek bir sistemdir. Eğer Türkiye vergi oranlarını düşürüp, istisna ve muafiyetleri kaldırıp sade tek bir düz vergi oranına geçerse hem vergi denetimi konusunda büyük kazançlar olur hem de artık vergi oranları caydırıcı olduğundan dolayı vergi vermekten kaçınan dolayısıyla kayıt dışında kalmayı yeğleyen kesimleri kayıt içine alma imkânı verir. Bunun doğal bir sonucu olarak da vergi gelirleri toplam vergi hâsılatını artırıcı etkisi olur diye bekliyorum. Türkiye Slovakya’nın yaptığına benzer türden vergi oranlarını caydırıcı olmaktan çıkaran, vergi sistemini tabana yayan, kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alan ve daha ciddi vergi denetimini kuran bir vergi reformu yapmalıdır. Böylece hem kendi kamu finansman dengesini daha sağlam temellere oturtacak, enflasyonu kalıcı olarak düşük düzeyde tutacak hem de AB hedeflerini daha kolay gerçekleştirebilme imkânına sahip olacaktır.
Hırvatistan ekonomik istikrarı sağlamasına ve diğer kriterlerin birçoğunu yerine getirmesine rağmen siyasî bir takım kıstasları yerine getirmemek için uzun süre direndi. Ancak, bu direniş Hırvatistan’ın AB entegrasyon sürecini uzatmaktan başka bir işe yaramadı. Türkiye’nin Hırvatistan tecrübesinden alacağı ders yok mu?
Türkiye aslında siyasî kriterleri yerine getirdi. Çünkü, teorik olarak kâğıt üzerinde yasal düzenlemeler düzeyinde Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirdi. Zaten yerine getirmemiş olsaydı, 17 Aralık Zirvesi’nde 3 Ekim 2005 tarihi verilmesi söz konusu olmazdı. Zira bir aday ülkenin müzakere sürecine başlayabilmesi için Kopenhag siyasî kriterlerinin yerine getirmesi ön koşuldur. Bu anlamda bir sorun yok. Sorun nerede? Uygulamada. Türkiye’nin bundan sonra yapması gereken şartlardan birincisi; AB’ye uyum bağlamında yapmış olduğu yasal düzenlemelerden geri adım atmaması yani, verilmiş bir takım özgürlükleri tekrar geri almaması, insanlara tanımış olduğu özgürlükleri imkânları askıya almaması, kısaca mevcut durumdan geriye gitmemesi. İkincisi, yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi konusunda ciddi adımlar atılmalı, bürokrasi de bu sürece dâhil olmalıdır. Uygulama sürecinde uygulayıcılar yani bürokratlar ve toplum AB’ye sıcak bakmaksa, düzenlemelerde tıkanma yaşanması söz konusu olabilir. Bundan sonra, Türkiye’de siyasî iradenin yapması gereken şey, tüm değişikliklerin kamuoyuna mal edilmesi yönünde çalışmalar yaparak bunları daha iyi tanıtmak, gerekçelerini daha iyi izah etmektir.
Müzakere sürecinin en önemli konularından biri, tarım sektörüdür. AB uyum sürecinde Türkiye’de tarım konusunda nasıl reformlar izlenmelidir?
AB müzakere sürecinde bizim başımızı oldukça ağrıtacak en sorunlu sektörlerin başında tarım geliyor. Bu konuda, hemen herkes ittifak ediyor. AB’ne üyelik süreci olsun veya olmasın bana sorarsanız zaten Türk tarımının ciddi bir reforma ihtiyacı var. Zira dünyadaki gelişmeler dikkate alındığında küreselleşme süreci birlikte artan rekabet, uluslararası sınırların aşılması sebebiyle piyasaların birbirleriyle daha entegre haline gelmesi gibi faktörler dikkate alındığında Türk tarımının ayakta kalmasını ve rekabet gücünün olmasını istiyorsak her halükarda tarımda ciddi reformlar yapmamız gerekir. Ayrıca AB sürecinde Türk tarımını ortak tarım politikalarına (OTP) entegre etmek gibi bir sorumluluğumuz var. Bir de Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) çerçevesinde şemsiyesi altında yürüyen çok taraflı müzakereler çerçevesinde tarımsal ticaretin serbestleştirmeye yönelik görüşmelerin yapıldığı turlar var. Dolayısıyla ister DTÖ açısından ister AB açısından isterse Türkiye’nin kendi açısından bakalım Türk tarımı her halükarda ciddi bir reforma ihtiyaç gösteren bir sektör. Türk tarımı ile ilgili ne yapılması gerekir sorusu bağlamında benim aklıma gelen birkaç nokta şunlardır: Her şeyden önce Türkiye’deki tarımsal nüfus çok fazladır. AB gibi gelişmiş ticaret bloklarında gelişmiş ülkelerde tarımla uğraşan nüfus toplam nüfusun %5’ini aşmıyor. Oysa Türkiye’deki duruma baktığınızda nüfusun %35’inin -yaklaşık 7 katı- tarımla uğraştığı köylü tarzı yaşamaya devam ettiği bir toplumun sanayi toplumu olmasına bilgi çağını yakalamasına imkân yok. Bizim yapmamız gereken bu nüfusu oransal olarak azaltmanın yollarını bulmamız gerekir. Bunun için, arazi ölçeğinin büyütülmesi ve çok parçalı olmaktan kurtarılması şarttır. Zaman içerisinde, özellikle de miras hukukumuzun etkisiyle, zaten ölçeği küçük olan tarımsal topraklar daha da küçülmüş çok parçalı hale gelmiş ve ekonomik olarak verimli tarım yapılamaz durumdadır.
Dolayısıyla, Türkiye’nin yapması gereken şeylerden bir tanesi de alacağı önlemler ve vereceği teşviklerle tarımsal arazilerin daha da küçülmesini derhal engellemek ve mümkünse bir adım öteye geçerek çok parçalı arazilerin bölünmesini engellemektir. Bir diğer önlem de, küçük ölçekli arazilerin büyütülerek optimum ölçeğe ulaştırılmasını sağlamaktır. Bunun için komisyonlar kurulabilir, bölgesel araştırmalar yapılabilir, her bölgenin toprak cinsine, iklimine, ürün desenine bakarak o bölgedeki optimum arazi ölçeği tespit edilebilir. Bunlar yapılmadığı takdirde, Türk tarımın yaşama şansı ve rekabet edebilme gücü söz konusu değildir. Verimliliğin düşük olması sadece arazi ölçeği ve çok parçalılıkla ilişkili olamayıp, bilinçsiz tarım yapma, yanlış ilaç kullanma, modern tekniklere aşina olmama, eğitimsizlik gibi nedenlerle de bağlantılıdır. Türk tarımı çiftçilerin bilinçlendirilmesiyle, mekanizasyon girdi kullanımı konusunda yapılacak yardımlarla ve uygulanacak politikalarla tarımsal verimliliğin artırılmasına yönelik tedbirler almalıdır. Ayrıca, AB’ye tam üyelik hedefi ile birlikte, Türk tarımının karşılaştırmalı üstünlüğünün nerelerde olduğunun tespitine yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmalar, ekolojik tarım ya da organik tarım alanında yada Türkiye’ye has tarım ürünlerine özel bir önem vermek şeklinde olabilir. Zira, bildiğim kadarıyla, Türkiye’de ekonomik olarak sulanabilecek toprakların ancak yarısı sulanabilmektedir. Önümüzdeki on yıllık süreçte, bu oranın yaklaşık iki kat artırılarak %90’lara çıkarılması hedeflenmektedir. Sulama tarımsal verimliliği artıran en önemli faktörden biridir. Türkiye de su kaynakları bakımından zengin bir ülke olduğundan dolayı sulamaya önem verilmesi gereken önem aşikârdır.
Son olarak, AB’nin konuşulduğu her sohbette gelinen son noktayı, bir de size sormak istiyorum. Türkiye, size göre AB’ye girebilecek mi?
Bazı kesimlere sorarsanız, Türkiye’nin AB macerası bir hayalden ibarettir ve AB hiçbir zaman Türkiye’yi içine almayacaktır. Ben böyle düşünenlerden değilim. Bana sorarsanız Türkiye, ekonomik ve siyasî standartlarını AB standardına yaklaştırarak üzerine düşeni yapar ve gereksiz polemiklerden kaçınırsa, günün birinde -bu üç yıl olur beş yıl olur on yıl olur ama eninde sonunda- AB’ye üye olacaktır. Farz edelim ki, AB’nin gizli bir niyeti var: Bizi aslında hiçbir zaman içine almayacak, sürekli oyalayacak ve biz, bir engeli aştıkça karşımıza yeni engeller çıkaracak. En kötü ihtimalle gerçek bu olsa bile, AB hedefi bizim için hâlâ önemli bir hedeftir. Zira biz AB’yi bir çıta gibi kullanarak esasen kendi içimizde yapmamız gerektiği halde yapamadığımız şeyleri yapıyoruz. AB, bu yüzden için önemlidir. AB bizi içine alsın veya almasın AB’nin bizden yapmamızı istediği şeyler aslında kendi kendimize yapmamız gereken, yaparsak Türk insanının refahını ve konforunu yükseltecek, zenginliğimizi ve özgürlüğümüzü artıracak şeylerdir. Yapamadığımız için bizi krizden krize sürükleyen nedenlerdir. Bundan dolayı AB’yi bir hedef olarak önümüze koyup, kendimize bir çeki düzen vermemiz gerekiyor. AB’ye girebilir ya da girmeyebiliriz. Önemli olan, kendimizi adam etmemiz, önümüze koyduğumuz hedefleri gerçekleştirmemizdir. Eğer Türkiye, kişi başına düşen gelir, verimlilik, rekabet gücü, ekonomik-siyasî istikrar ve özgürlükler, insan hakları açısından gerçekten gıpta edilebilir bir ülke haline gelirse, AB bizi içine almasa bile, bizi bir öncü olarak görebilecek, yığınla ülke olacaktır. Dolayısıyla, endişelenmeye gerek yoktur. AB bahanesiyle esasen bizim arzuladığımız şey benim “Desizen” diye kısalttığım demokratikleşme, sivilleşme ve zenginleşmedir. Anadolu kahvehanelerinde şöyle bir söz söylenir: “Gönül ne çay ister ne çayhane gönül sohbet ister kahve bahane”. Bu sözü ufak bir değişiklikle şöyle diyebiliriz: “Gönül ne AB ister ne AB’ıhane gönül demokratikleşme, sivilleşme ve zenginleşme ister AB bahane” .
Hocam bu keyifli sohbet için ELMA ekibi adına çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim…
*muhsin@liged.org.tr