02.03.2007
Geçtiğimiz aylarda Türk Ceza Yasasına zinanın bir suç olarak dahil edilip edilmemesi gerektiği konusunda görsel, işitsel ve yazılı basında ilginç tartışmalar yapıldı. Kimileri "çağdaş değerler" adına "cinsel özgürlüğü" savunup zinanın suç sayılmaması gerektiğini öne sürerken, bunun aksine kimileri de "aile değerleri" ve Türk toplumunun geleneksel ve dini değerleri adına zinanın suç sayılması ve ceza yasasında bu suçu işleyenlere belirli cezalar öngörülmesi gerektiğini savundular.
Yapılan yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla, AKPnin zina suçunu ceza yasasına dahil etme girişimini partinin "gerici tabanına şirin görünme" ya da "şeriatçı eğilimlerini yasalara sokma" çabası olarak gören "çağdaş" aydınlar ve siyasetçilerimiz olduğu gibi, enteresan bir şekilde, yine solcu ve "çağdaş" bir perspektiften bakıp da, resmi nikah dışındaki-daha açıkçası, dini nikaha dayalı-tüm kârı-koca ilişkilerini zina olarak değerlendirip savcıların resen, yani herhangi bir şikayete bağlı olmaksızın kendiliklerinden harekete geçerek, resmi nikahlı olmayan çiftlerin de cezalandırılmasının kapısını aralamak isteyen "ilerici" aydınlar ve siyasetçilerimiz vardır. Bazı liberal aydınlar "aileyi korumak adına devleti büyütmeyelim" gerekçesiyle bu konudaki düzenlemelere karşı çıkarken, "demokrat zihniyet" merkezli bir perspektiften olayları değerlendiren aydınlarımız da "Aile neden kutsal olsun ki?" diyerek itirazlarını en başta aile kurumunun kutsallığını sorgulamaya yöneltmektedirler.
Meselenin esas itibariyle biri ilkesel, diğeri Türk toplumundaki resmi nikah olmadan kurulan aileler ve aldatılma sorunlarıyla ilgili pratik olmak üzere iki boyutu vardır. Bu yazıda önce zina konulu yorumların üzerine bina edildiği çağdaşlık, cinsel özgürlük, zina eyleminin niteliği ve aile kurumu üzerinde durulmaktadır. Daha sonra ise meselenin Türk toplumunda yaşanan sorunlarla ilgili boyutuna değinilerek, zinanın kanunla suç sayılmasının ne gibi yarar ve sakıncaları olabileceği tartışılmaktadır.
Öncelikle Türkçe yazında modernleşme-çağdaşlaşma-Batılılaşma-laiklik-irtica eksenli hemen bütün tartışmalarda sık sık müracaat edilen, kendisine bütün iyi ve tercihe değer niteliklerin izafe edilebileceği âdeta mistik bir öz yüklenen "çağdaşlık" kavramını biraz irdelemekte yarar var. Çağdaşlık kavramındaki gerçekte varolmayan, ama Türk entelijansiyasının ve bürokrasisinin Türkiyenin nev-i şahsına münhasır modernleşme sürecinde ona empoze ettiği mistik öz ayıklanmadan üretilecek argümanlar düşünce derinliğinden yoksun birer sloganik ifade olmaktan öteye gidemeyecektir. Kısmen kasıtlı, kısmen de bilinçsizce çabalar sonucu ürkütücü boyutlarda bir kavram kargaşasının yaratıldığı Türkçede kavramların iyi tanımlanması ve muğlak olmayan zeminlerde düşünce üretilmesinin önemi ne kadar vurgulansa azdır.
"Çağdaş" İngilizcedeki "contemporary" kavramının karşılığıdır ve "aynı dönemi paylaşan, aynı dönemde yaşayan veya ortak bir dönemde beraberce varolan" anlamına gelir, bugünlerde unutulmaya yüztutmuş "eski" Türkçedeki karşılığı "muasır"dır; yani aynı asrı paylaşan, asırdaş, asra uygun. Dolayısıyla çağdaş kavramının bizde çoğu kez imâ edildiğinin aksine "iyi, olumlu, özenilmesi ya da tercih edilmesi gereken" değerlerle yüklü bir mistik içeriği yoktur. Bu bağlamda örneğin, 19. yüzyılda yaşamış, doğum ve ölüm tarihleri tıpatıp aynı olmasa da ömürlerinin belirli bir dilimi çakışan iki düşünür birbirinin "çağdaşı"dır; belirli bir dönemde öne çıkmış anlayışlar ve değerler de benzer şekilde o dönemin "çağdaş değerleri"dir. Bu anlamda örneğin 19. yüzyılda öne çıkmış Jakobenizm, ayrılıkçı milliyetçilik, pozitivizm ve ultra sekülarizm gibi değerler o yüzyılın "çağdaş değerleri" idi; aynı şekilde 20. yüzyılın ilk yarısında moda olmuş Hitler ve Mussolini faşizmi, Lenin ve Stalin komünizmi, yine 20. yüzyılın büyük bölümüne egemen olmuş içe kapanmacı, planlamacı, katı devletçi, açık finansmanına dayalı Keynesçi iktisadi politikalar da revaçta oldukları dönemlerin "çağdaş" ideolojileri veya çağdaş iktisat politikalarıydı. Oysa bu değerlerin, ideolojilerin ve iktisat politikalarının hemen hepsi daha 20. yüzyıl sona ermeden revaçtan düştü, cazibesini, derde deva olma gücünü yitirdi. Faşist ideolojiler 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde miadını doldurmuştu; komünist ideoloji ise 1980lerin sonuna kadar direnebildi. 1930lardan 1970lere kadar yaygın olarak benimsenmiş olan katı devletçi, merkeziyetçi, planlamacı, korumacı, içe kapanmacı sosyalist ve Keynesçi iktisat politikaları da sanayileşmiş dünyanın stagflasyon (enflasyon ortamında durgunluk) olgusuyla baş etmekte zorlandığı 1970lerden itibaren gözden düştüler; yerlerini ademi merkeziyetçi, dışa açılmacı, serbest ticaretçi ve piyasacı politikalara bıraktılar. Yani bir dönemin "çağdaş" değerleri, ideolojileri ve politikaları bir zaman sonra gözden düşüp, "çağdaşlık" yanlısı entellektüellerin yüklediği mistik anlamıyla "çağdaş" olmaktan çıktılar.
Bu olgunun da imâ ettiği gibi, özetle söylersek, "çağdaşlığın" "dönemdeşlik" veya "asırdaşlık" dışında, zamandan ve mekandan bağımsız bir ilahi-mistik-felsefi özü yoktur. Dolayısıyla belirli bir ideolojinin siyasi, iktisadi, dini ve kültürel tercihlerini "çağdaşlık" kavramı içine doldurmak suretiyle, sözkonusu kavramın toplum mühendisliğine soyunanların toplum için uygun gördükleri kalıplara uygun düşmeyen herşeyi ve herkesi "çağdışılığa" mahkûm edecek bir giyotin, bir Demokles kılıcı olarak kullanılmasının hiçbir kabul edilebilir tarafı yoktur. Kısaca "çağdaşlık" kavramının ardına saklanan, bazı şeyleri "çağdaş" olduğu için alkışlayan, bazı şeyleri de "çağdaş olmadığı" ya da "çağdışı" olduğu için mahkûm eden bütün argümanlar boştur, ciddiye alınabilir değildir.
Öte yandan "çağdaş" kavramını zaman zaman yapıldığı üzere "modern" karşılığı olarak kullanmak da, başlıca iki nedenle, yanlıştır. Bunlardan ilki, modern sözcüğünün Batı dillerinden aynen Türkçeye de geçmiş olması ve toplumun her katmanında yaygın bir şekilde kullanılmasıdır; çağdaş diye ayrı bir karşılık uydurulmasına gerek yoktur. Daha önemli olan ikincisi ise, modern kavramının Orta Çağların Kilise, Tanrı ve geleneğe dayalı toplumundan köklü bir kopuşu simgelemesi, bu anlamda sadece 20. yüzyılın değil, aklı ve bilimi öne çıkaran, insanı değerlerin kaynağı gören seküler-hümanist öğretilerin egemen olduğu son üç-dört yüzyıllık dönemi betimler bir içerik taşımasıdır. Kısaca çağdaş kavramı modern kavramının da karşılığı değildir.
Aile kurumuna gelince… İnsanoğlu canlılar içinde kendine özgü ve onu öteki canlılardan üstün kılan belirli değerlere, özelliklere ve kurumlara sahiptir: düşünme, muhakeme etme, konuşma, ömrü kurucularının yaşam süresiyle sınırlı olmayan kurumlara vücut verme gibi. Aile kurumu da bunlardan biridir. Bazı hayvan türlerinde insanınkine benzer özellikler bulunsa da eşine sadakat, çocukların terbiyesi, eğitimi, evlendirilmesi, iş yaşamı ve akrabalık ilişkileri bakımından aile kurumunun pek çok boyutuyla insana özgü olduğu ortadadır. Öte yandan cinsel arzuların varlığı ve bu arzuların tatmin edilmesi ihtiyacı da inkâr edilmez bir olgudur; doğamızın ya da yaratılışımızın bir parçasıdır. O halde tartışmaya konu olan sorun cinsel isteklerin varlığı veya bunların tatmin edilmesi gereği değil, sözkonusu isteklerin nasıl bir çerçevede tatmin edilmesi gerektiğidir.
Cinsel arzular herhangi bir sınır gözetmeksizin, herkesin gözü önünde, akla gelebilecek her yerde "serbestçe" tatmin edilebileceği gibi, belirli sınırlar, kurallar, yaptırımlar ve nimet-külfet dengesi içinde de tatmin edilebilir. Bu konuda çeşitli ideolojilerin, dinlerin ve ahlâk sistemlerinin insanlara belirli telkinleri vardır. Bunların bazıları "cinsel özgürlük" ve "çağdaşlık" argümanları çevresinde serbest ilişkiler telkin ederken, bazıları da "nikah," "haram-helal" ve "aile" gibi kavramlar çevresinde nikaha ve sadakate dayalı, tatmin şekli belirli sınırlar içine alınmış ilişkiler telkin ederler. Bu açıdan bakıldığında da yapılacak tercih bir "dinin boyunduruğuna girmek veya girmemek" tercihi değil, "hangi ideolojinin veya öğretinin yolundan gidileceği" konusunda yapılacak bir tercihtir. Bu bağlamda serbesti telkin eden görüşlerin sınırlama telkin eden öğretilere ontolojik, epistemolojik, pragmatik ya da ideolojik hiçbir üstünlüğü sözkonusu değildir.
En başta "zina" evlilik dışı ilişkiye cevaz vermeyen semavi dinlerin, bu arada Türk toplumunun ezici çoğunluğunun dini olarak İslâmın, haram saydığı bir eylemi betimlediği için dinsel içerikli bir kavramdır; dolayısıyla din-dışı ideolojilerin argümanlarını savunurken bile dini çerçeveye atıfta bulunma gereği vardır. Semavi dinlerin aileyi kutsal sayan ve evlilik dışı ilişkileri yasaklayan buyrukları olmasaydı belki de bugün böyle bir sorunu tartışıyor olmayacaktık. Bunun yanısıra zina ve aile değerleri konusu sadece bizim toplumumuzda tartışılan bir konu değildir; "çağdaşlık" argümanına yaslanan görüş sahiplerinin imâ ettiklerinin aksine bu mesele "çağdaş dünyada" çoktan çözülmüş bir mesele de değildir; her dönemde, hele dinin 19. ve 20. yüzyılda aydınlanmacı-pozitivist ideolojiler karşısında kaybettiği mevzileri yeniden kazanmaya başladığı son dönemlerde gerek ABD, gerekse AB gibi "çağdaş dünya"nın somut temsilcisi olan ülkelerde giderek daha fazla ilgi ve tartışma konusu haline gelmektedir. Bu anlamda aile ve zina tartışması bize özgü de değildir.
Bu çerçevede bu satırların yazarına göre evlilik dışı cinsel ilişki olarak zina, nimet-külfet dengesi gözetmeyen, geçici bir tatmin isteğine dayalı, "bedelini ödemeden nimetinden yararlanma" ilişkisidir. Oysa evlilik kurumu sadece cinsel arzuların tatmini ile yetinilen bir kurum değildir: eşlerin birbirine sadık kalması, iyi ve kötü günde birbirlerinin yanında olmaları, topluma yararlı, sağlıklı ve dengeli nesillerin yetiştirilmesi, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, fedakârlık, iyilik ve cömertlik gibi değerler üzerinde yükselen bir kurumdur. Aile kurumunun neden kutsal sayılması gerektiğini sorgulayan görüş sahiplerine cevap olarak aslında pekçok argüman sıralanabilir, ben bunlardan yalnızca üçüne yer vereceğim.
Birincisi, dindar olsun dinsiz olsun hiçbir insanın kutsalları olmadan yaşayamadığı, hangi dine ve ateizm dahil hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun her insanın belirli kutsallara sahip olduğudur. Bir şeyin kutsal sayılması için ille de "Tanrı buyruğu" olması gerekmez. İnsanın sorgulasa bile son tahlilde boyun eğdiği, uğruna fedakarlıklar yaptığı, canını tehlikeye attığı her şey aslında birer kutsaldır: kadın, iktidar, şan, şöhret, siyasi lider, ideoloji, pop şarkıcısı, film sanatçısı, bir ideologun bir öğretisi veya bir sanatçının bir eseri,... Bazıları için Tanrı buyruğu veya Peygamber tavsiyesi olan şey ne kadar kutsal ise, başka bazıları için de gayet dünyevi birtakım şeyler o kadar kutsal olabilir. Bazılarımızın gözünde Kuranın konumu neyse, bazılarımızın gözünde Marksın Kapitalinin konumu da odur. Hattâ kutsalları sorgulamaya epey açık kapı bırakan "demokrat zihniyet"in bizatihi kendisi de bir kutsal haline getirilebilir. Bu bağlamda öteki kutsallar ne kadar sorgulamaya açık ya da kapalıysa, aile kurumu da o kadar açık veya kapalıdır; ne bir eksik, ne bir fazla.
İkincisi, aile kurumu büyük dinlerin tümünde kutsaldır. Yeryüzündeki toplam nüfusun ezici bir çoğunluğunu peşinden koşturan üç semavi dinin her üçü de aileye ve aile değerlerine büyük önem verir. Müslümanlık, Hristiyanlık ve Museviliğin kutsal kitapları arasında aileye atfedilen önem ve cinsel ilişkilere getirilen sınırlama bakımından ciddi bir fark yoktur. İster dini bütün bir Müslüman, ister Hristiyan veya ister Yahudi olsun dinini ciddiye alan her insan aileyi ve aile merkezli ilişkileri de ciddiye almak, onların saygınlığını koruma konusunda duyarlı olmak durumundadır.
Üçüncü olarak, ailenin kutsallığı ya da saygınlığı tamamen din-dışı faktörlerle de temellendirilebilir: aile daha başarılı ve daha üretken bireylerin yetiştirilmesine olanak verdiği için değerlidir, kutsaldır. Bütün başarılı toplumlar çalışkan ve üretken bireylerin omuzları üzerinde yükselmektedir; tembel, asalak, başkasının sırtından geçinen veya suç işleme eğilimi yüksek bireylerden kurulu hiçbir başarılı toplum yoktur. Dünyaya gelen bir çocuğun üretken ve nitelikli işgücünün bir parçası haline gelebilmesi ancak eğitim ve terbiye yoluyla dürüstlük, çalışkanlık, kendi emeğiyle geçinmenin önemi, başkalarına yük olmanın ve hırsızlığın kötülüğü gibi değerlerin kendisine kazandırılmasıyla mümkündür. Bu eğitim, terbiye ve nitelik kazandırmanın en iyi yapılabileceği ortamların başında aile gelir. Dolayısıyla aile yalnızca dinler öyle buyurduğu için değil, dünyevi rahatımız, zenginliğimiz ve refahımız için de önemlidir. Esasen radikal-selefi zihniyetli ideologların elinde yozlaşıp birer kan dökme aracı haline getirilmemiş haliyle bütün semavi dinlerin buyruklarıyla insanın yeryüzündeki rahatı, mutluluğu ve zenginliği arasında bir uyumsuzluk sözkonusu değildir; ahlaklı olmak, dürüstlük, çalışkanlık, cömertlik, iyilik, israftan kaçınma, dolayısıyla tasarrufa yönelme, vb.. gibi son tahlilde zenginlik üreten bütün değerler semavi dinlerin ortak değerleri arasındadır.
Zinanın neden kötü ve kaçınılması gereken bir eylem olduğuna gelince,.. Bu sorunun cevabı da kişinin meseleye ne yönden baktığıyla ilgilidir. Pek çok dindar insan için kutsal kitabın böyle buyurması yeterli bir cevaptır. Aklı ve bilimi putlaştıran bir aydınlanma zihniyetinin, katı pozitivist-seküler bir ideolojinin gölgesinde yetişmiş biz nesiller için bu pek ikna edici görünmeyebilir. O zaman iktisadi bir argüman deneyelim.
Toplumsal hemen bütün kurumlara olduğu gibi aile kurumuna ve zina fiiline de iktisadi kavramlar ve araçlarla yaklaşmayı denemek öğretici olabilir. Bu çerçevede aile kurumu bir "fayda-maliyet" ya da bir "nimet-külfet" dengesine göre oluşturulur ve bu denge gözetildiği sürece ayakta kalabilir; aksine bu denge gözetilmediği zaman bireyler arası cinsel ilişkiler birer tatmin kaynağı değil, kullanılmışlık duygusundan beslenen bir stres kaynağına; yine bu dengenin gözetilmediği aile de bir sevgi ve mutluluk kurumundan çıkıp bir işkence kurumuna dönüşebilir, yıkılması da kaçınılmaz olur. Aile kurmanın beklenen faydaları arasında cinsel ihtiyaçların tatmini, yalnızlıktan kurtulma, kimlik ve kişiliğimizin parçası olarak toplumsal rollerimize alışma, hastalık ve yaşlılığımızda çevremizde bizimle ilgilenecek birilerinin bulunması, sevgi ve şefkat ortamında mutluluğu arama ve hayatımızı eşimiz ve çocuklarımızla birlikte daha anlamlı kılmaya, annelik-babalık gibi tarifi imkânsız duyguların yaşanmasına imkân tanımasıdır.
Buna karşılık her nimetin bir külfeti, her mal ve hizmetin bir bedeli olduğu gibi, aile kurmanın da bir bedeli vardır. Bu bedelin çeşitli yüzleri arasında başlangıçtaki evlilik masrafları, daha sonra ailenin geçimini temin etmek için daha çok çalışma zorunluluğu, eşimize sadakat, gece hayatından uzak durma, aile nüfusumuza yeni bireyler eklendikçe onların yetiştirilmesi, eğitim ve terbiyesi, onlara iyi bir gelecek hazırlanması sorumluluğunu üstlenme,..gibi maliyetler gelir. Listenin gerek fayda, gerek maliyet ekseninde daha da genişletilmesi mümkündür. Üstelik maliyet kalemleri arasında sayılan bir çok eylemin insanı olgunlaştırıcı ve şahsiyet kazandırıcı özelliği dikkate alındığında bunların salt "eziyet ve külfet" anlamında maliyet olmadığını da vurgulamak gerekir.
Oysa özü itibariyle zina, yukarıda da vurgulandığı gibi, bedelini ödemeden nimete konma ameliyesidir. Zina ile yapılan şey, kendisine sadakat yükümlülüğümüz olmayan, hastalık ve sağlığında yanında olma, gerektikçe çeşitli fedakarlıklarda bulunma sorumluluğunu üstlenmediğimiz biriyle cinsel arzularımızın geçici olarak tatmin edilmesidir. "Sevmek bir ömür boyu sürer, sevişmek beş dakika" dizesinde veciz ifadesini bulduğu üzere, aile bir ömür boyu süren değerlerin mekânıdır, zina ise beş dakikalık geçici heveslerin tatmin yeri, sorumluluk almadan, bedel ödemeden, ama başkalarına belki bir ömür boyu sürecek ağır bedeller ödeterek.
Evli olup da eşinin kendisini aldattığını fark eden her insan yıkılır, ondaki insana güven duygusu yerle bir olur, evin iç huzuru darmadağın hale gelir. Sevgi ölür, fedakârlık duygusu törpülenir. Ekonomik bağımsızlığı varsa aldatılan çoğu eşin kafasında ilk çakacak şimşek, bir fırsatını bulup eşinden intikam alma duygusudur. Çoğu durumda bunun anlamı kendisinin de ilk fırsatta eşini aldatmaktır. Karşılıklı olarak birbirini aldatan insanların birbirine saygısı ve sevgisi de yoktur; bunlardan çocuklara da, topluma da pozitif değil, negatif enerji yayılır.
Aynı fiil bekâr gençler arasında işlendiğinde belki sonuçları evli çiftler için olduğu kadar yıkıcı değildir; ancak bu ilişkilerin de türlü yıkıcı sonuçlarından sözetmek mümkündür: istenmeyen hamilelikler, kürtajlar, buna bağlı depresyonlar, babasız doğan, ya ölüme terkedilen, ya cami avlusuna bırakılan, ya da hasbel kader büyüyecek olurlarsa tinerci, ayyaş, uyuşturucu müptelası, hırsız, gaspçı, mafya fedaisi veya katil olarak toplumun başına bela olma riski çok yüksek çocuklar,... gibi istenmeyen sonuçlar bunlar arasında yeralır. Yine bu ilişkilerin daha sonra evlenmekte zorluk çeken bakireliğini yitirmiş genç kızlar; insanlara ve özellikle de karşı cinse nefretle bakan tipler; evliliği sırasında evlilik öncesi ilişkilerinin öğrenilmesi durumunda bunalım yaşayan eşler; boşanmalar, parçalanan aileler,.. gibi bir çırpıda sayılamayacak kadar çok zararı ve yıkıcı etkisi vardır.
Türk toplumunun pek çok bakımdan özellikle gelişmiş medeni toplumlara kıyasla geride kaldığı bir gerçektir: trafik kazaları, iş ahlâkı, doğal felaketler karşısında acziyet, altyapı eksikliği, demokrasi ve insan hakları standartları, kişi başına gelir, doktor başına hasta, hastanelerde hastaya yapılan muamele, sokakların ve öteki umumi mekânların temizliği, sağlıklı beslenme vb. konularda maalesef arzu ettiğimiz düzeyde değiliz, gelişmiş ülkelerin de epey gerisindeyiz. Ancak bu kötümser tablonun ortasında bize umut verebilecek, onlara oranla daha sağlam durumda olan bir tek kurum vardır: son yıllarda endişe verici bir yıpranma sürecine girmiş olan aile kurumu. Türkiye üzerine yapılan gözlemlerin hemen dikkatini çektiği üzere, Türk toplumu denince akla ilk gelen kurum ailedir, her şey aile çevresinde döner, bu anlamıyla gerçekten de aile Türk toplumunun temelidir. Bunca zaafımıza, yaşadığımız krizlere, başımıza gelen felaketlere, içeriden ve dışarıdan yıpratma gayretlerine rağmen Türkiyenin dimdik ayakta oluşunun belki en başta gelen sebebi güçlü aile kurumu ve dayanışma ruhudur. 20 yıl süren terör eylemleri sırasında yaşanan göç dalgasına, tarihimizin en ağır ekonomik krizlerine ve son derece yıkıcı deprem ve sel felaketlerine karşı ciddi bir toplumsal çözülme yaşamadan dayanabilme gücümüzün temel kaynağı, yine aile kurumudur.
Son onyıllarda biraz katı ideolojik modernleşme-çağdaşlaşma-Batılılaşma politikalarının, biraz görsel medyanın çıplaklığı öne çıkaran, aldatmayı ve zinayı normalmiş gibi gösteren paparazzi programları, biraz İnternetin pornografi kültürünü yaygınlaştırması ve bu tür ilişkiler için kolay "partner" bulabilmeyi mümkün kılması gibi nedenlerle maalesef aile kurumu epey yara almış durumdadır. Nitekim artan boşanma oranları, gençler arasında evlilik öncesi cinsel ilişkilerin yaygınlaşması, psikoloji kliniklerinde gündeme gelen sorunlar, zaman zaman yaşanan aile faciaları ve intiharlar hep aile kurumunun yıpranmasının sonuçlarıdır. Bu anlamda aile kurumunu temelinden dinamitleyen zina eylemi "tercihe değer" anlamında "çağdaş" değer falan değil, "çağdaş" diye tepemize koyduğumuz Batı toplumlarının da yakındıkları, yıkıcı sonuçlarının bedelini yüksek boşanma oranlarıyla, psikolojik rahatsızlıklarla, artan suç işleme, uyuşturucu bağımlılığı ve intihar oranlarının yüksekliğiyle ağır bir şekilde ödemekte oldukları bir rahatsızlık kaynağıdır. Buna karşılık "aile değerleri" Avrupada ve özellikle ABDde seçim kampanyalarında, siyasi tartışmalarda ve Kiliselerin faaliyet programlarında ağırlıklı bir yeri olan, hararetle tartışılan ve pek çok toplum kesiminin yeniden sağlamlaştırılması gereğine inandıkları değerlerdir.
Dolayısıyla cinsel özgürlük veya çağdaşlık adına kontrolsüz, başıboş, kimin eli kimin cebinde belli olmayan cinsel ilişkilere, evliler için olsun bekârlar için olsun zinayı özenilecek bir şeymiş gibi bakmanın, bütün bunları kimseye zarar vermeyen nötr eylemler olarak varsaymanın savunulabilir tarafı yoktur. Türk toplumunu ayakta tutmanın, toplumsal bütünlüğü korumanın ve ülkeyi bireyleri daha üretken, daha zengin, refahı daha yüksek bir ülke haline getirmenin gözardı edilmemesi gereken koşullarından biri aile kurumuna sahip çıkmaktır.
Diyelim ki aile kurumunun yararına, gereğine, hattâ kutsallığına inanıyoruz, zinayı özenilecek bir ilişki biçimi olarak benimsemiyoruz, hattâ lanetliyoruz. Bu durumda ne yapmak gerekir? Başka bir şekilde sorarsak, devlet zinayı suç sayıp üzerine gitmeli midir, gitmemeli mi?
Bu noktada bu satırların yazarı kimi liberal aydınların aileyi korumak adına devleti büyütmemek gerektiği görüşüne katılmaktadır. İlke olarak devlet bireylerin özel yaşamından ne kadar uzak tutulabilirse o kadar iyidir. Devletin bir resmi ideoloji benimseyip bunu topluma dayatmasının nasıl son derece kötü sonuçları varsa, birçok yönden belirli bir din-ahlâk anlayışı benimseyip bunu herkese dayatmasının da benzer kötü sonuçları olabilir. Aslında savunma-iç güvenlik-adâlet ve kısmen sağlık ve eğitim dışında işlere karışmayan, bütün dinler, mezhepler ve ideolojiler karşısında eşit mesafede duran bir devlet olmuş olsa "devlet bireylerin hayatından tümüyle elini çekmelidir, bu bağlamda isteyen evlenir, isteyen de evlilik dışı ilişki kurar, devletin üstüne vazife değildir" denebilirdi. Oysa bugün tarihsel ve ideolojik nedenlerle çok hukukluluğa karşı çıkan, dini nikâhı nikâhtan saymayan, resmi nikâh dışı yapılan evlilikleri geçersiz sayan, belirli kıyafetleri okuldan içeri sokmayan, birden fazla kadınla evliliği suç sayan bir devletle karşı karşıyayız. Ayrıca bir Fransız için iltifat kabul edilen "karınız çok güzel" sözünü cinayet sebebi sayan, "namus cinayetleri"nin neredeyse "vakayı adiye"den sayıldığı, erkeğin nikâh dışı ilişkisini "çapkınlık," kadının bu tür ilişkilerini "fahişelik" ve "orospuluk" sayma eğiliminde olan geleneklerimiz var. Bu durumda zina karşısında ne yapmalı meselesi ister istemez karmaşık bir hâl almaktadır.
Öte yandan, zina fiilinin suç sayılarak kanun kapsamına alınmasına karşı yöneltilen belki de en güçlü itiraz, ahlâken kötü olan bir eylemin hukuken de suç sayılmasının, hukukun kaynağının ahlaka indirgenmesinin yanlışlığı itirazıdır. Bu itirazın ikisi haksız, biri haklı üç önermesi vardır. Birincisi, ahlâken kötü olan şeylerin hukuken suç sayılmaması gerektiğidir, ki yanlıştır. Pozitif hukukun da suç saydığı hırsızlık, tecavüz, kap-kaççılık, cinayet, gasp, şiddet kullanma,… gibi sayısız eylemin hiçbiri de ahlâken iyi kabul edilen eylemler değildir; aksine bunlar ahlâka aykırı görülen, yerilen ve lanetlenen şeylerdir. O halde ahlâken kötü olan bir şeyin hukuken de suç sayılması pek çok durumda gayet anlamlıdır. İkincisi, hukukun ahlaka indirgenmesinin yanlışlığıdır. Hukukun tamamen ahlaka indirgenmesi belki tümüyle doğru olmayabilir, ancak hukukun en esaslı kaynaklarından birinin de ahlâk olduğunda kuşku yoktur. Esasen hukuk kuralları insanlar için vardır; bunların nihai amacı insanın mutluluğu, toplumun huzuru, temel hakların korunmasıdır. Toplumda yaşayan bireylerin ahlâk anlayışından bağımsız, onların iyi ve kötü algılamalarına duyarsız hukuk kuralları problem çözmekten çok problem yaratıcı olabilirler; dolayısıyla hukuki düzenlemelerin toplumun ahlâk kodlarını dikkate almasından daha doğal bir şey olamaz.
Yukarıdaki argümanın üçüncü ve haklı olabilecek tek önermesi ise, hırsızlık vb. hem ahlâken kötü, hem de hukuken suç sayılan eylemlerin "rızaya dayalı olmadığı," "bir hakkın veya sözleşmenin ihlâli"ni içerdiği, buna karşılık zinanın iki kişi arasında rızaya dayalı bir ilişki olduğudur. Zinayı sadece iki kişiyi ilgilendiren bir eylem kabul ettiğiniz zaman bu önerme doğrudur; ancak evli eşlerden birinin işlediği zinada taraflar yalnızca ilişkiye giren iki kişi değildir, bir de kendisi aldatılan, ihanete uğrayan, mağdur edilen bir eş de sözkonusudur. Herhalde hiçbir evli bireyin eşinin başkasıyla ilişkiye girmesine razı olduğu söylenemez; yani burada da bir "rızaya dayalı olmama" durumu sözkonusudur. Hukuk terimleriyle söylersek reşit ve mümeyyiz bekâr kişilerin gönüllü ilişkisi için belki bir şey söylenemez; ama evli eşlerden birinin aldatılmasının bir hakkı çiğnenmeye konu olduğu açıktır. Anadoluda kadınların eğitim durumu, işgücüne katılma oranı, ekonomik bağımsızlığı, kadını ikinci plana iten katı gelenekler de dikkate alındığında bu durumun mağdurlarının daha çok kadınlar olduğu açıktır. Hele bir de nikâh sözleşmesi bu konuda açık hükümler içeriyorsa bu takdirde "sözleşme ihlâli" unsuru da var demektir.
Bütün bu anlatılanlar dikkate alındığında, uzun hikayeyi kısa keserek, Türk toplumunun kanayan yaralarından biri olan aile kurumunun yıpranması ve zina sorununun nasıl hâl yoluna konulabileceğine ilişkin olarak benim önerim şudur:
En başta devlet klasik liberal öğretinin önerdiği biçimde "sınırlı devlet" haline getirilmeli, savunma-adâlet-polis hizmetleri, kısmen sağlık ve eğitim hizmetleri ve nihayet ekonomi ve siyasette rekabetin kurallarını koyup bunların empoze edicisi olmak dışındaki işlerden mümkün mertebe uzak durmalıdır. İkincisi, belirli bir resmi ideoloji dayatmaktan, halkın büyük çoğunluğunun inançlarına saygı duymayan ve dini tahakküm altına almayı öngören katı pozitivist bir laiklik anlayışından, bütün dinler, mezhepler ve ideolojilere eşit mesafede duran gerçek laiklik anlayışına yönelmelidir. Üçüncüsü, dini nikah ile resmi nikahı birleştiren veya isteyenlerin resmi nikahın yanında dini nikâh da kıydırabilecekleri bir formül bulunarak Türk toplumunda fiilen kurulmuş olan veya bundan sonra kurulacak olan pek çok aile devlet gözünde gayrimeşru bir konumda olmaktan çıkarılmalıdır. Nihayet, nikâh ya da evlenme olayı şahitler huzurunda "falancayı eş olarak kabul ediyor musunuz?" sorusuna verilmiş bir "evet" olayından kurtarılarak, tarafların hak ve yükümlülüklerinin ne olduğunu, bunların ihlâl edilmesi halinde ihlâl eden tarafın nasıl bir bedel ödemesi gerektiğini hükme bağlayan bir "evlilik sözleşmesi"ne dayandırılmalıdır. Bu sözleşmeye zina halinde nasıl bir yaptırımın olacağını öngören, bizzat evlilik hazırlığındaki müstakbel eşlerin karşılıklı uzlaştıkları maddeler konmalı, bu akit ihlâl edildiği zaman ticari akitlerin ihlâl edilmesi halinde ne yapılıyorsa bu durumda da aynısı yapılmalıdır. Evlilik halinde zina eyleminin pozitif hukukun kapsamına daha sağlam biçimde girebilmesi için eksik olan "sözleşme ihlâli" de böylece tamamlanmış olacaktır.
Öte yandan evlilik dışı ilişkilerin toplumda yolaçtığı (istenmeyen hamilelikler, namus cinayetleri, psikolojik travmalar vb.) sıkıntıları enaza indirmenin bir yolu da, bu fiili işlemeye teşvik eden özendiricilerle mücadele etmektir. Bu ise meseleye ceza yasasına buna yönelik maddeler eklemekten daha geniş kapsamlı düşünmeyi gerektirir. Bu konuda okullarda aile değerlerinin işlenmesinden başlayıp, birinci işlevleri özel hayatları röntgenleyip elde ettikleri yasak görüntüleri yayınlamak olan paparazzi programlarına yaş ve yayın saati gibi belirli sınırlamalar getirilmesine; özel hayatın mahremiyeti ilkesini çiğneyerek "kimin eli kimin cebinde"yi deşeleme, röntgenleme, gizli kamera çekimleri, gizlice dinleme ve yargısız infaz gibi fiilleri caydırıcı yaptırımlar uygulanmasına; evliliği teşvik edip aile değerlerini sağlamlaştırma amaçlı etkinlikler yapacak sivil toplum kuruluşlarının özendirilmesine uzanan, daha pozitif mücadele yolları bulunabilir. "Devlet böyle şeylerle uğraşmasın" denecekse bu kez bunu yapmak isteyecek sivil toplum kuruluşlarına engel çıkarılmamalıdır. Ergenlik yaşı ile evlilik yaşı arasındaki mesafenin giderek açılmasının da bu tür ilişkileri davet etmesi dikkate alındığında, aile sorumluluğu yüklenebilecek yaşa ve olgunluğa erişen gençlerin evlenmeye teşvik edilmesi, maddi imkansızlık yüzünden evlenemeyenlere (gerek aileler, dernekler ve vakıflar arasında dayanışma yoluyla özel, gerekse "evlilik kredisi" gibi kamusal yardımlarla) yardımcı olunması gibi önlemlerin de sorunun hafifletilmesine ciddi katkılar yapacağı kuşkusuzdur.
Sonuç olarak, aile kurumu içeriği her türlü şekilde doldurulabilecek muğlak bir "çağdaşlık" kavramına ya da referanslarının ikna ediciliği tartışma götürür "cinsel özgürlük" çağrılarına kurban edilmemeli, bu konuda toplumdan yükselen taleplere kulak verilerek, evlilik akdinin ihlâliyle mağdur duruma düşen eşlerin haklarını koruyucu önlemlere sıcak bakılmalı, aile kurumunun güçlendirilmesine yönelik adımlar iktisadi ve sosyal öteki araçlarla desteklenmelidir.
Burada önerilen şeyin "devletin yatak odasına sokulması"yla, ya da "bireysel özgürlüklere darbe vurulması"yla ilgisi yoktur: önerilen şey, evlilik akdine sadık kalmayan kişilerin, mağdur olan kişinin şikayetine bağlı olarak ve kadın-erkek arasında her hangi bir ayrım yapılmaksızın sözleşmede öngörülen yaptırımın işletilmesidir. Türk toplumunda kadınların eğitim ve iş hayatına katılma olanaklarının düşüklüğü, ekonomik bağımsızlıktan yoksun oluşları ve evlilik dışı ilişkiyi kadın yaptığında lanetleyip erkek yaptığında çapkınlık sayılması gibi kadın aleyhine geleneklerin varlığı dikkate alındığında, bu tür bir yasal düzenlemenin daha çok kadınların hakkını koruyacağı açıktır. ABnin baskısıyla konunun bugün için kapanmış görünmesi bizleri aldatmamalıdır. Hukuk kuralları insanlar içindir ve dinamik bir yapıya sahiptir; ABnin hukuk anlayışı ve kurallarının gelinebilecek son nokta olduğunu düşünmek de abestir. Toplum nezdinde birtakım rahatsızlıklar kendini dışa vurdukça bu tür sorunlar da, Türkiye AB içinde olsa da dışında olsa da, tartışılmaya devam edecektir.